YAZILARINDAN

  Geri Dön

 
  Cemaat Kaçkını

 

    YILMAZ ODABAŞI

    “İnsan kendi içindeki evrensel büyüklüğü gördüğünde, artık acı çekmeyen, yorgunlukların ve yoksullukların üzerinde bir başka kendi taşıdığını hisseder (...) İnsan köstebek yığınlarından dağ yapmaktan sakınmak için dünyayı olduğu gibi görmelidir; ağlayıp sızlayarak insanları küçük dertlerinden kurtarmaktan çok, onları güçlendirmek gerekir (...) İnsanın önünde sonunda bir ot ya da bir çiçek olduğunu bildikten sonra hangi boş şey canını sıkabilir onun?”

                                                                                          -W. Whitman’ın J. Marti’ye bir mektubundan.-

 

                                                                             

     Vicdanın üşütmesi

      Bazı aidiyetlere tükürme hakkı! Bunu kimseler vermez size, kendiniz alırsınız... Bu, adamın, kabulleri gibi itirazlarının da adamı olabilme hakkıdır...Hakları ihmal etmemeli,ihlal ettirmemeli. Çünkü bu da bir yürüyüştür!

     Her yürüyüş, niteliği, ereği ne olursa olsun her oturuşa yeğdir ve herkes kendi yürüyüşündedir... İnançları için, başkaları için yürürken de aslında herkes kendi yürüyüşündedir...

    Ama bazen, “yerlerinde sayanlar, yürüyenlerden daha fazla patırtı çıkarırlar”; buna da aldırmamak gerekir...

     Benim yürüyüşüm de daha çok vicdanımı üşütmemden besleniyor.Bizden daha kötü durumda birinin elini tutarken, üşüyen birine rastladığımızda ona bir ceket giydirirken, tuttuğumuz, üzerini örttüğümüz aslında kendi vicdanımızdır...

     ZALİMLERİN, ÇOĞU KEZ GALİPLERİN HANESİNE YAZILDIĞI ŞU SOĞUYAN DÜNYADA HER SUÇ MAHALLİNDE VİCDANINI ÜŞÜTMEK...BEDELİNİ ÖPE ÖPE VİCDANINI ÜŞÜTMEK...

  BİLİNCİN BELİRLENMİŞ SINIRLARININ ÖTESİNDE VİCDANINI ÜŞÜTMEK.. Evet, ben de ne yazdıysam, ne söylediysem ve ne çektiysem vicdanım üşüdüğü içindi... Bu yüzden, işte bu yüzden cezam neyse hep razıydım...

.

       Hayata yakışmak için bize cüret gerekir

       Sartre, “Zenciler eziliyor demedikçe zenciler ezilmiyordur” diyerek, düşüncenin ancak ifade edilerek, dahası yazı ile somutlanabileceğini ne güzel vurgulamış… 

     “Düşler ve düşünceler için koca bir zindan! Zorbaların en büyük düşü ve düşüncesi bu olmalı” diye yazmış Ferit Edgü de 1977’de; aradan geçen çeyrek yüzyıla rağmen, düşler ve düşünceler için zorbaların düşleri, düşünceleri yeni bir şey düşleyebilecek, düşünebilecek kadar gelişmemiş olmalı  ki, hâlâ aynı düşte, aynı düşüncedeler.

     Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğünü yasaklayan yasa maddelerinden önce, statükoyu koruyan muhafazakâr insanların değişmeleri, dönüşmeleri gerekir. Yasalar değişse de, farklı şeyler söyleyen birilerine rastlayınca, “sallandıracaksın bunları” diyebilen bir mentalite bu topraklarda barındıkça, gerçek bir aydınlanmadan söz etmek her zaman güç olacaktır.

     Düşüncenin, söz ve yazının onurunu korumak içinse bize cüret gerekir; çünkü cüret olmadan bilincin, söz ve yazının onuru korunamaz...

     Yalnız söz ve yazının onurunu korumak için mi gerekir cüret? Bir insanın aşkını koruması için, hatta evini, çocuğunu koruması, çıkarıp almak isteyen birine karşı gömleğini koruyabil- mesi için bile cüret gerekir!

      Demek hayata katılmak, hayata yakışmak için bize cüret gerekir!

  

     Umudu sevmek, umutsuzluğu da...

     Uzun zamandır umudun umutsuzlukla kesiştiği bir kavşakta oturuyorum; sık sık ikisiyle de yürek yüreğe geliyor, ama ne umutla ne umutsuzlukla tam bir içsel barışı sağlayamıyorum.Yoksa eğer, olmayan bir umudun tellalı olmak istemiyorum; ama umutsuzluğun da... Burada, şimdi, bugün kanatan, acıtan ne varsa öğreten değil, gösteren bir yazar olmak istiyorum...

    “Öğreten” değil, gösteren ve “olan” değil, hep “olmak isteyen” olmak istiyorum. İnsanların kalplerine küçük kancalar atmak istiyorum; bir gün, uyuyuncaya kadar...

     Umuda bir gün yeniden, eskisi kadar güvenip güvenmeyeceğimi bilmiyorum; ama umutsuzlukla uzlaşmamın hiçbir zaman tam olmayacağını rahatlıkla söyleyebilirim...

     Umudun çocuklarına gelince, sanırım şimdi kendileri için bile umut değiller;üstelik onlar, benim bugündeki umutsuzluğumun da bir nedenidirler...Ama ben umudu seviyorum,umutsuzluğu seviyorum;çünkü ikisini kardeş kılan hayatı seviyorum!

 

     Cehennem:Yeterli sözcük

    “Cehennem” sözcüğünü, genellikle “cennet” sözcüğüne yeğlemişim; hatta bir şiir kitabımın adına “Cehennem Bileti” diyebilecek kadar sevmişim bu sözcüğü... Hayatlarımız, bana öyle geliyor ki en çok bu sözcükte buluyordu karşılığını...

     Benim imgelemim: Hayatlar: Cehennem, günler: Çarmıh, final: Kül... “Günlerin Çarmıhında”, “Kül Aşklar”, bazı kitaplarıma seçtiğim adlardan...

    (Aşklarda da büyük cehennemler vardır aslında; ama ne gam, herkes bir cennetmiş gibi koyulur aşka... Sonra “Kül”e varılır, ona kalınır...)

     Cehennem, en ilginç paradoksları bile açıklamak için bir anahtar sözcük gibidir: Örneğin, mazlumların cehenne-mini çoğu kez zalimler kurar, zalimlerin cennetini ise mazlumlar, diyebilirim.

     Cehennem, dibe vurmuş acının “beni tek sözcükle” anla diye bağıran özetidir. “Asef'in Dağları" adlı hikayemde, yıllar sonra Seydali ile karşılaşan Asef’in dudaklarından iki sözcük dökülür:

     “Cehennemi...Cehennemi gördüm Seydali...”

      Yeterli bir açıklamadır bu.

      Sartre, “cehennem biziz” demiş; iki sözcükle tam on ikiden vurmak diye buna derim ben... Bütün gerçek yazarların kendilerine ait, büyük birer cehennemleri olmalıdır. Bütün insanlığı oraya taşımışlardır da, aslında kimsenin orada, onlarla olduklarından haberleri yoktur...

     Yüzlerimiz gülümserken kalplerimizde bir cehennem taşıdığımız çok olur... Bu yüzden cehennem derindedir, sığlıkta göremezsiniz...Herkesin cehennemi kendisi kadardır da diyebiliriz.–

      Bana gelince, kalemimi, sanal cennetlere bir cehennem kapısı da açsın, göstersin diye taşıyorum... Kim demiş edebiyatın işi göstermek de değildir diye?

 

     Herkesin bir kimsesi bir de kimsesizliği

 

    “Herkesin bir Feride’si vardır ben bilmez miyim/Herkesin bir ayakkabısı gibi bir de şarkısı/Herkesin bir kimsesi vardır ben bilmez miyim/Bir de kimsesizliği...” diye yazmıştım Feride adlı şiir kitabımda. “Sahi, herkesin bir kimsesi var mıdır? Benim yok” diye sormuştu bir okur da yanıtlayamadığım mektubunda.

     Bütün gelenlere, gidenlere, insandan yana pişmanlıklara, yalnızlıklara rağmen, herkesin “biri” ya da “birileri” kalır... Herkesin “birileri”, “kimseleri” olmalı ve kalmalıdır ki, herkes kendi ıssızlığında avunsun; insan kendini avutan bir şeydir...

     Bir zamanlar kendime: “Hayatı anlamak mı, hayatı yaşamak mı?” diye sormuş ve anlamayı, dahası anlamaya çalışmayı ve anladıklarımı da yazmayı seçtiğimde, orada kimsesizliğimin, kimselerimden hakiki olduğunu bütün çıplaklığıyla görmüştüm; ben aslında o gün bugündür kimsesizim... Bu yüzden birileri, olsa olsa  kimsem değil, kimsesizliğim oluyor benim…

      Hayat ve ilişkiler, kimsesizliğinizi kavramanız için çok fırsat sunar size; gerisi size kalmıştır...Ya inanır ya da avunmayı sürdürürsünüz.Bu konuda gerçekten özgürsünüzdür.

      Hayatı yaşamayı -veya hem anlamayı hem de yaşamayı- birlikte yeğleyen biri için, kimsesizliğin ıssızlığına yer açabilmek, buna inanmak, bunu kabullenmek doğrusu katlanılır gibi değildir. Bu yüzdendir ki, bütün gelenlere, gidenlere rağmen “herkesin bir kimsesi” kalır; kalmalıdır ki herkesin yaşamı hem yaşanabilir, hem anlaşılabilir, hem de katlanılabilir bir şey olsun...

     Belki bu yüzden Dünya’nın yarısı, öbür yarısının kimsesidir...

     Dünyanın yarısı, öbür yarısını öper.

     Dünyanın yarısı, öbür yarısını dolandırarak yaşar.

     Dünyanın yarısı mazlumdur, yarısı zalim.

     Bunlar, çatışmak zorundadırlar; çatışma hep sürer…

     Deliler, şizofrenler, filozoflar ve şairler dışında herkesin bir “kimsesi” vardır; tabii bir de genellikle yok sayılan kimsesizliği... Çünkü insan, hep kimsesine bakan, kimsesizliğini ise inadına yadsıyandır... Bu yüzden “derdini söy- lemekle ona çare bulmanın aynı şey olmadığını” anlayıncaya dek, hep ağlaya sızlaya koşar dururlar kimselerine; çünkü insan, sürekli avunması ve avutulması gereken bir varlıktır.

     Evet, herkesin bir kimsesi bir de kimsesizliği vardır; hangisini seçmek, hangisini görmek ve hangisine inanmak isterseniz orada kalırsınız...

 

      Kendimin Özeti

      Bir sözcükle kendinin özetini çıkar deseler, “su” derim, su! Su akar... Yatağını keser, yönünü değiştirirler... Ömrümden biliyorum. Çok aktım, çok kestiler; aktım, ama koca güneşler gibi dolandılar tepemde, buharlaştım; yine de kanalıma, kalanımla aktım... Gerisini hatırlamıyorum; kendime geldiğimde gördüm ki hayatın, sistemin ve günlerin yakasına kene gibi yapışmışım.

     Biliyordum ki mazeretler değil, sonuçlardı önemli olan; bu yüzden tuttum her fırsatta kendimi bir sonuca kattım ve varoşlardan, küllerden, kelepçelerden bir adam yaptım; hırsımı, öfkemi bu yüzden seviyorum!

     Şimdi bakıyorum da ne çok hayatı yaşamış, ne çok ölümü ölmüşüm...

     Şimdi bakıyorum da süt dökmüş bir kedi gibi tuşların başına oturmuşum...

     Şimdi bu sözlerdeyim...

 

      Geçmiş:Yılların ömürleri biçtiği gibi

      “Geçmiş” mi dedim? Geçmiş yoktur ki! Geçmişin bilinci vardır sadece, kendisi yoktur... Geleceğin çatısı da ancak geçmişin harcıyla kurulur ve her çöküşün ya da yükselişin ötesinde berisinde mutlaka geçmişten izler bulunur.

      Siz, geçmişin bilincini alıp, ondan bir şeyler yaparsınız sadece; yeni düşler, yeni özlemler ya da anılar, öfkeler yaparsınız... Ama o günde yapar, yaptığınızı o güne atar ve o günleri de tutup ancak bir sonrakilere katarsınız da, geçmişi bir daha yeniden yaşayamazsınız...

      Şu an, bu satırları okurken kullandığınız saniyeler bile geçmiştir artık! Belki çok gün, çok saat, çok saniye yaşayacaksınız, ama bir daha bu yılın, bu gününün, bu saatinin, bu dakikasının bu saniyeleri olmayacaktır yaşadığınız...

      Artık bu yazı da okunmuş bir yazı olduğundan, başka sayfalar gibi geçmiş değil, çağıran hep gelecektir sizi...

      Geçmiş, geçmiştir çünkü!

      Geçmişe acımamak, ona salya sümük ağlamamak ve geçmişle avunmamak gerekir, ama unutmamak da...

      Unutmamak da!

      Sonra mı? Sonra her şey sürer; her şeyin önce de sürdüğü gibi... Her şey geçer; her şeyin önce de geçtiği gibi... Yılların ömürleri biçtiği gibi... Yılların ömürleri biçtiği gibi...

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

       ÖNCEKİ YAZILAR

        HER ŞEYİ ÇÜRÜTÜR ZAMAN
        SİZ ÖLÜLERİ SEVERSİNİZ
        KUTSAL GÖREVLER YA DA İRADEYLE BELİRLENMİŞ ÖMÜRLER
        BİR GENÇ ŞAİRE
        DAKTİLO VE EYLÜL
        PAMUK'UN TÜRKİYE'YE BAHŞETTİĞİ