|
BİR HALK ÖNDERİ MEHDİ ZANA
YILMAZ ODABAŞI
BİZ ONUNLA DİYARBAKIR’DA BULUŞURUZ
Kürtlerin civarında birçok komlo teorisinin dolaşımda olduğu, pek çok kumpasın- entrikanın sırasıyla bir bir yürürlüğe konulduğu, pek güvendiğimiz kimilerinin gündelik çıkarları için namuslu olmaktan kolayca feragat edebildiği (burada Sn.Beşikçi gibi birçok imzayı tenzih etmeliyim) bir evrede; bazı yeni siyasal gelişmeler için start verilen, birçok oyunun prömiyerine hazırlanılan ve “bütünüyle kuşkuda” olmamız gereken bir dönemde, yarım yüzyıla ulaşan bir süre her şeye rağmen temiz kalmış ve kalabilmiş Mehdi Zana hakkında yazmanın benim için bir onur olduğunu vurgulayarak başlamak istiyorum.
Herkesin hayatında yazgısının iç içe geçtiği insanlar vardır; bazen nereye giderseniz gidin ve nereden, ne zaman dönerseniz dönün, tıpkı Kavafis’in bir şiirinde “dönüp dolaşıp aynı şehre varmak” gibi, önünde sonunda dönüp dolaşıp kendisine vardığımız insanlar vardır…Mehdi Zana, neredeyse otuz yıldır benim için bu çok özel insanlardan biridir.
Biz onunla otuz yıldır bir biçimde görüşür, ayrılır ve yollara çıkarız; aslında aynı yollar değildir yürüdüğümüz.Ben edebiyatın, aşkın, bazen mutsuzluğun, münveziliğin yollarına çıkarım, o ise siyasetin...Her birimiz kendi yollarımızda yürüsek de, önünde sonunda yazgılarımız kesişir ve biz onunla yine Diyarbakır’da buluşuruz.
1980’lerde Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde, aynı kelepçede, aynı davadan yargılandık. Sonra bambaşka yollarda, hayatlarda yürürken,1993’te bir baktık ki Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde aynı avluda yine birlikte volta atıyoruz; beni edebiyattan getirmişler, onu siyasetten...Fakat ne zaman aynı dönemlerde hapishaneye girsek, o hep benim en az beş mislim yatmıştır.Ahmet Kaya’nın bir şarkısındaki gibi, ”beni tez saldılar, o kaldı içeride,” dizeleri sanki bizim için yazılmıştır…
Buluşup, sonra yine ayrılıp başka yollarda, başka hayatlarda yürüsek ve ne kadar ayrı istikametlere gitsek de, dediğim gibi bazen dönüp dolaşıp yazgılarımızın bir biçimde iç içe geçtiği insanlara varırız...Bakarsınız ben İzmir’de bir gazeteciyimdir, o Eskişehir’de mahpus, bakarsınız ben Konak Postanesi’ne yürüyorken elimde bir mektup vardır ona yazılmış, belki ben Bursa’da bir kitapçı ya da Ankara Engürü kahvesinde bir aylak, Yalova’da bir baba, Urfa’da bir fotoğrafçı veya Konya’da şiir konulu bir panelde konuşmacıyımdır; neredeye gidersem gideyim, oradan er veya geç oradan ayrılır, döner dolaşır onunla biz yine Diyarbakır’a buluşuruz...
.jpg)
Biz onunla en çok da Diyarbakır’da buluşuruz...Orada arınırız.Orası kabemizdir bizim.Sonra bir bakarız ki Vedat Aydın’ın cenaze töreninde kulaklarımızda art arda kurşunların uğultusunda aynı uçurumdan düşüyoruzdur ve devlete inat bir oyunu kaldığImız yerden sürdürür gibi biz yine birbirimize gülümsüyoruzdur.Uçurumda açan çiçek ne demişti Cemal Süreyya’nın aziz anısı:”Yurdumsun ey uçurum!”
Bazen onu yurtdışına yolcularız.Yakında dönecek gibi gider, yıllarca dönmez, sonra ben de başka bir şehre giderim; onun etrafında öğrencileri, kardeşleri, siyasal yazgı arkadaşları veya Silvanlılar, benim çevremde okurlarım, sanat-edebiyat konuştuklarım. Sonra o kalabalık er veya geç dağılır, sonra bir gün ikimiz de yine Diyarbakır’a döneriz.O siyasal yasaklıdır, ben dört-beş yıldır yeni kitap çıkarmamışımdır ve çevremizde bir kez daha kalabalık namına pek kimse kalmamıştır(!) Biz onunla yeniden Diyarbakır’da buluşuruz.Hayatlarımıza insanlar girer, Diyarbakır'da bulundukları dönemde hayli böbürlenen Ticaret Odası, belediye vb. başkanları değişir, çeker gider, unutulurlar; fakat biz, ne birbirimizi ne o şehri unutmayız ve dönüp dolaşıp onunla yeniden Diyarbakır’da buluşuruz…
Bir süreli yayının sınırlı sayfalarında, şeyhim, ağabeyim, halk önderi, vb. gibi birçok sıfatı hak ettiğine inandığım Mehdi Zana’nın bendeki imgesini anlatabilmem çok zor.
( Aslında ben, 1970’lerin sonunda, Diyarbakır Belediye Başkanlığı döneminde o yıllar saflarında yer aldığım örgütümüzden ayrıldığı gerekçesiyle, onun tayin ettiği bazı müdürleri, yol arkadaşlarını dövmüş, tehdit etmiş biri olmakla zamanın vicdanı karşısında mahçubum; biz, belediye işçilerini ona karşı grev yapmaya kışkırtarak şehirde çöplerin dolup taşmasına, kolera gibi hastalıkların yaygınlaşmasına neden olurken, o günler generallerin ise bize aba altından sopa göstermeye hazırlandıklarını nasıl bilebilirdik?Bu suça iştirak etmemize gerekçe olarak da yaşlarımızın gençliğini de gösteremeyiz; zira hayat nedenlerden çok hep sonuçlarla ilgileniyor çünkü…)
Bu yüzden önce o yıllara, geçmişe uzanıp olup bitene göz atalım.
DİYARBAKIR’DA 1978 YEREL SEÇİMLERi
Saflarında yer aldığımız oluşum, belediye başkanlığı seçimlerinde Diyarbakır’dan Mehdi Zana’yı aday gösterecekti.Bu konuda yapılan bir dizi toplantının ardından propaganda çalışmalarına başladık. Bu çalışmalarda Özgürlük Yolu’nun tabanı büyük bir heyecanla sorumluluklar alıyorduk. Diğer adayların çalışmaları başlamadan, ressam arkadaşımız Ata’nın hazırladığı, üzerinde Mehdi Zana’nın dev bir portresinin bulunduğu bez afiş, önce Fiskaya semti (Hastaneler) yolunda geniş bir caddeye asıldı. Herkes sorumluluk aldığı semtlerde çalışmalarını sürdürürken, Hakkari, Van, Bingöl,Hakkari gibi illerden, Silvan gibi il ve ilçelerden de çok sayıda insan seçimler için propaganda çalışmaları için Diyarbakır’a geliyorlardı...
.JPG)
Mehdi Zana, halkı çok iyi tanıyan ve diyalog kurabilen biriydi. Gittiği her yerde büyük sempati uyandırıyordu. Ancak, Mehdi Zana’nın karşısına bazı devrimci hareketler de kendi adaylarını çıkarmışlardı. Bunlar arasında en güçlü aday da DDKD’nin desteklediği Yahya Mehmetoğlu sayılabilirdi.Çevre il ve ilçelerden gelen insanların çoğu öğrenci veya emekçi insanlardı. Gündüzleri yapılan propaganda çalışmalarından sonra bu konukların bir kısmı otellerde, bir kısmı da dernek üyelerinin evlerinde kalıyorlardı.
Bir akşam üç kişiyi de bana emanet ettiler. Fakat babamın hoşgörüsüzlüğünden ben bile günlerdir eve gidemiyordum; beraberimdeki arkadaşlara durumu kısaca anlattığım- da, otelde kalmak için de üzerimizde peş para olmadığı anlaşıldı. Bir arkadaşımız cebindeki son kâğıt beş lirayı da seçim bağışları için konulan kumbaraya attı ve o hep birlikte çıkıp Diyarbakır’da zafer anıtı olarak bilinen parkta uyuduk...
O gece yattığımız toprak zemin bizi hiç rahatsız etmedi. Bir toplumsal coşkuya hep birlikte kan taşımanın güzelliğindeydik.Seçim sonuçları açıklandığında Mehdi Zana, Diyarbakır Belediye Başkanıydı. Sonuç sürpriz sayılmıyordu. Hem Diyarbakır için, hem Mehdi Zana ve ‘Özgürlük Yolu’ hareketi için yeni bir dönem başlıyordu.
ÖZGÜRLÜK YOLU-MEHDİ ZANA AYRIŞMASI
DHKD’nin(Özgürlük Yolu’nun legal derneği) bir olağan kongresinin ardından Mehdi Zana ve beraberindeki -büyük oranı belediye çalışanı- kadronun (Mesut Baştürk, Aydın Hasar, Nuri Sınır, Mehmet Yokuş gibi isimlerin) saflarımızdan ayrıldıkları açıklanmıştı.Diğer siyasal hareketlere karşı gücümüzü de simgeleyen belediye mevzisini yitirince, yoğun bir anti propaganda başlattık. Biz sadece yöneticilerin anlattıklarıyla koşullanıyor, onlar ne diyorlarsa ‘öyledir’ diyerek bize anlatılanları alıp Diyarbakır’a ve diğer siyasal hareketlerin tabanlarına yayıyorduk.Giderek dernekteki tartışma ve sohbet gündemimizin büyük oranını Mehdi Zana ve belediye konusu oluşturmaya başlamıştı. Biz gençler, belediyeye ve Mehdi Zana’ya yönelik ‘yıpratma’ statejisininin bir anlamda piyonları olmuştuk . Nesnel olabilmek adına, bu konuya ilişkin ‘Bekle Diyarbakır’ adlı kitabında tam on beş yıl sonra Mehdi Zana’nın neler söylediğine göz atalım:
“…Bu dönem, aynı zamanda Özgürlük Yolcularla aramın açıldığı ve bağlarımın tümden koptuğu bir dönemdi. Kendileriyle bazı nedenlerden dolayı anlaşamamış, daha fazla yol arkadaşlığı edememiştik. Benden, belediyeyi ve belediyenin bütün olanaklarını kendi örgütlerinin hizmetine sunmamı, her şeyi onların insiyatiflerine bırakmamı istiyorlardı. Böyle bir şeyi kabul etmediğim için bağlarımız tümüyle kopmuş, hiçbir ilişkimiz kalmamıştı(…)İşbirlikçilerle, ağa ve beylerle uğraştığım, onların pervasız saldırılarına göğüs gerip ayakta kalma mücadelesi verdiğim yetmiyormuş gibi, sonunda Özgürlük Yol’cularca da rahatsız edilmeye başlanmıştım. Belediyeyi onlara peşkeş çekmediğim için onların da boy hedefi olmuştum. Onlar da halkı bize karşı kışkırtma çabasına girmişlerdi…”
Bizler, Özgürlük Yolu hareketinin tabanı, usulca dernekten çekilip Zeki Adsız’ın başkanlığındaki Genel-İş Sendikası’nı karargâh yapmıştık. Buluşma yerimiz de dernek değil, sendika ya da altındaki kahvehaneydi artık.‘Belediyeciler’ sıfatıyla karşı kampta saydığımız eski arkadaşlarımıza ve Mehdi Zana’ya yapılan son çağrılar, uyarılar yanıtsız kalınca, önce belediyenin yönetici kadrosunu yoğun takiplere aldık.Sonra, direktif gereği birkaç belediye yöneticisini görevleri başında acımasızca dövdük. Diğer günlerde de parkalarımızın içinde iri sopalarla bazen surlardan gözetleyerek, bazen sokak aralarında takip, tehditleri sürdürdük.
Sonra bütün birimlerdeki belediye işçilerini ziyaret ederek yapılacak grev konusunda onları ikna etmeye çalıştık. Bu arada Genel-İş Sendikası’nda da toplantılar yapıyorduk.
Grev için işçileri ziyaretlerimizde, Mehdi Zana’nın bir ‘işveren’ bizim ise işçi haklarını savunan devrimci insanlar olduğumuzu, sendikanın da devrimci bir sendika olduğunu işçilere coşkuyla anlatıyorduk. Mehdi Zana’nın ‘birçok özel mülkiyeti olan bir patron’ olduğunu (bize anlatıldığı üzere ki külliyen yalanmış) duyuruyorduk….Grev başladığında bayrama giden çocuklar gibi coşkuluyduk; her sabah erken kalkarak kâh grevdeki işçileri ziyaret ediyor, kâh grev ‘sözcüsü’, ‘gözcüsü’ gibi önlükler giyerek işçilerle halay çekiyorduk. Hiçbirimiz boş durmuyor, aldığımız direktif gereği ‘işçilere moral’ çalışmalarımızı her günb sürdürüyorduk.Uzayan grev süresinde giderek Diyarbakır’da çöpler dolup taşmaya, evlere, sokaklara üşüşen sinek ve sivrisineklerle kentte kolera salgını yaygınlaşmaya başlamıştı…
Dönemin Genel-İş Diyarbakır Şube Başkanı Zeki Adsız’la hep sımsıcak bir yakınlık vardı aramızda; sendikadaki küçük odada ona kaygılarımı anlatmaya çalışmıştım.Fakat o, sohbetimizde, “ezilenlerin-emekçilerin refahı ve zaferi için böyle tatsızlıkların, üzücü olumsuzlukların yaşanabileceğinden’”söz ettiğinde, ikna olduğumu hiç unutmuyorum. Henüz on sekiz yaşımdaydım ve yakında, 12 Eylül Askeri Darbesiyle birlikte işkenceye alınıp oradan hapishaneye gönderildiğimde, konulduğum cezaevi koğuşunda beni ilk kucaklayacak kişinin de “belediyeci”sıfatıyla dövdügüm müdürlerden biri olacağını nasıl bilebilirdim örneğin…
Yıllar sonra Recep Maraşlı dostumuz, Mehdi Zana’nın ‘Bekle Diyarbakır’ adlı kitabına yazdığı önsözde, o yıllara, Mehdi Zana ve kadrosuna yaşatılanlara ilişkin şunları yazıyordu:
“…Belediye’nin başarısız olması, Zana’nın güç duruma sokularak kaçırılmak istenmesi ve halkın bu tür bağımsız tercihlerden caydırılması için başta CHP hükümeti, ordu, MİT ve bürokrasi olmak üzere pek çok çevre alarma geçmişti.Diyarbakır Belediyesi’nin diğer bir talihsizliği ise, onun bir mevzii haline getirilebilecekken, sol grupların çekişme alanı haline sokulması, siyasal rekabetten doğan sürtüşmelerle, hesaplaşmalarla işleyemez hâle getirilmesiydi. ‘Devrimci’ bir sendikayla devrimci bir belediyenin, Diyarbakır sıcağında çöp grevi ile siyasal hesaplaşmaya girişmeleri ise, bunun kötü görüntülerinden sadece biriydi. Bunları okurken 12 Eylül öncesi ‘sol hareket’in sıkıntı ve açmazlarının bir kesitini daha görüyoruz.”
Eklemeliyim ki, bizler, muhalif insanları mağdur etmek için değil, insanlık adına, sosyalizm adına, Kürtler adına doğru ve haklı şeyler yapmak isteyen donanımsız, temiz gençlerdik; hizipler ve tarihsel yanılgılar adına uygulamaya konulanların figüranları olmaya aslında hiç niyet etmemiştik…
Belediye Başkanı Mehdi Zana ile karşı karşıya getirilen dönemin Genel-İş Sendikası Başkanı Zeki Adsız, 12 Eylül’den sonra Avrupa’da ‘Özgürlük Yolu’ saflarından ayrıldı. Ayrılışını ‘sahayı terkettiği’ biçiminde yorumladılar; ama o, öldüğü güne kadar kavgasını sürdürdü. Çalışmaları Avrupa’da da (K.Saleh adıyla) biliniyordu.Karşı karşıya getirilen iki insandan biri olan Zeki Adsız, yurtdıdışında yeni bir siyasal hareketi kurup yönetirken, 1992’de apansız yakalandığı kanserden yitirildi ve naaşı Türkiye’ye getirilerek memleketi Bingöl’e gömüldü.
12 Eylül Askeri Danbesi’nin gelmesiyle gözaltına alındığım Kurdoğlu kışlasında, işkenceden çıktığım günler aynı koguşta kaldığım dönemin senötör adayı Gani Sungur ile Diyarbakır TSİP il Başkanı Tarık Ziya Ekinci’den, Mehdi Zana’nın da yurtdışına kaçmaya çalışırken İstanbul’da müzisyen Rahmi Saltuk’un evinde yakalandığını duymuştum.Askeri darbenin onuncu günü, yani 22 ila 23 Eylül 1980 olmalıydı.
.JPG)
Mehdi Zana, daha sonra, 1980-91 yılları arası kaldığı cezaevlerinde örnek bir kişilik çizdi.Birlikte yargılandığımız Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde de Mehdi Zana’yı gerçek kimliğiyle tanıma olanağı buldum.Yiğitçe yaptığı bütün savunmalarına tanık oldum.Benim tahliye edilmemden sonra cezaevinde bulunduğu evrede onunla hep yazıştım, hep haberleştim.Bana farkında bile olmadan öğrettikleri için ona hep büyük bir saygı ve minnet duydum.Mehdi Zana ile aynı dosyada birlikte yargılanmamız sekiz yıl sürdü.Toplu yargılandığımız davada 1980‘lerin sonunda ikisi tutuklu yedi- sekiz kişi kalmıştık.Mehdi.Zana tutukluydu, ben ise 1988-89 yılları duruşmalara dışarıdan katılarak yargılanıyordum.(Nitekim ben de o duruşmaların sonunda sekiz yıl ağır hapis cezasına çarptırılacaktım.)
.bmp)
Bu duruşmalardan birini “Şarkısı Beyaz” adlı kitabımda anlatmış, Mehdi Zana’nın adını vermeyip sadece “belediye başkanı” demekle yetinmiştim.Bir gün Mehdi Zana da bana:”O kitabında belediye başkanı diyorsun ya, yav kimdir o belediye başkanı?”diye sorunca, Vina For Vandotta adlı filmde bir cümleyle yanıtlamıştım onu: ”Siyasetçiler gerçeği gizlemek için, sanatçılar ve yazarlar ise gerçeği ortaya çıkarmak için yalan söylerler…”Kaldı ki ben, yalan da söylememiş, gerçeği yazmış,ama yapıtım bir belgesel olmadığı için o kesiti roman kurgusu içinde –onun adını vermeden- betimlemiştim.O kitabımda yer alan bir duruşma tanıklığımı burada alıntılıyorum:
1989:DİYARBAKIR SIKIYÖNETİM ASKERİ MAHKEMESİ’NDE
1989 yılı kış ayları.Sabahleyin Diyarbakır Merkez Komutanlığı’nın bahçesinde bulunan sıkıyönetim askeri mahkemesine girerken, iç çamaşırlarıma dek didik didik aranıyorum. Arama işlemi bittiğinde, kimlik kaydımı yaptıktan sonra içeriye gönderildiğimi telsizle bildiriyor ve beni duruşma salonuna götürmesi için yanıma da bir nöb. er veriyorlar.
Her köşede kum torbalarından oluşan duvarların arkasında nöbet tutan askerlerin ortasından geçip duruşmanın yapılacağı salona getirildiğimde, aynı davadan birlikte yargılanacağım arkadaşlarımla karşılaşıyorum. Hepimizin yüzünde tedirgin bir ifade var. Çok geçmeden görevli bir astsubay adlarımızı okuyarak bizi duruşma salonuna alıyor.Salonda önlerindeki evrakları incelemekle meşgûl mahkeme heyetinin tümü de asker. Astsubayın gösterdiği ahşap banklara oturuyoruz. Sinek uçsa duyulacak türden sinir bozucu bir sessizlik var salonda.
Çok geçmeden kapıda iki inzibat erinin arasında gri bir takım elbiseyle belediye başkanı görünüyor. Onu üç numara tıraşlı kafasıyla öyle soluk, bir deri bir kemik görünce burkuluyorum. Kelepçelerini kapının girişinde açıp, onu içeri doğru getirirlerken, bize dönerek zarif bir selam veriyor. Sonra avukatlar, basın mensupları ve arka kapıdan -sayıları beş altı kişiyi geçmeyen- izleyiciler de duruşma salonuna alınıyorlar; sekiz on inzibat eri salonun değişik köşelerine, iki inzibat da tutuklu olmadığımız halde bizim tepemize dikiliyorlar.
Kimlik tespitinden sonra savcı, yargıtayın bozma kararına uyarak yeniden yapılacak yargılamanın iddianamesini okuyup savunma için ilk sözü belediye başkanına veriyor. Başkan, ayağa kalktıktan sonra sakin bir ses tonu ve vakur bir ifadeyle söze giriyor:
“Sayın heyetinizi ve burada bulunan konukları selamlayarak sözlerime başlamak istiyorum. Ben yaklaşık beş yıldır mahkemelerde Kürtçe tercüman da bulunmamasını dikkate alarak savunmalarımı Türkçe yapmak zorunda kaldım. Fakat belirtmeliyim ki, benim ana dilim Kürtçe’dir. Annemden, atalarımdan bu dili öğrenerek büyüdüğüm için hiçbir mahkemenin beni yargılama hakkı yoktur. Bu yüzden bundan sonraki savunmalarımı Kürtçe yapacağım!” dedikten sonra hiç soluk almadan daha sadece birkaç Kürtçe sözcük kullandığında, mahkeme heyeti sinirli ve karmakarışık seslerle salonda bulunan üsteğmene dönerek, “Bunu derhal susturup salondan çıkarın!” diye bağırıyor; dört beş inzibat hemen coplarını çıkarıp ona saldırıyorlar... Coplar, herkesin gözü önünde başkana rasgele inip kalkarken, salonda bulunan herkes o an taş kesiliyor...
Başkan, üzerine inip kalkan coplardan elleriyle korunmaya çalışırken, bir ara bir Kürt olduğunu boğuk bir sesle tekrarlıyor... Birkaç inzibat eri atılıp kollarını sımsıkı kavrıyor, biri de sol kolunu boynuna dolayarak ağzını sımsıkı kapatıyor. Onu döve döve, ağzı kapalı halde salondan dışarı çıkarırlarken, o an dinleyici bölümünden bir kadının kesik, kısa çığlığı duyuluyor...Fakat herkes kaskatı kesildiği için kimse dönüp çığlığın geldiği yöne bakmıyor.
Gazetecilerin hiçbiri kalkıp o şiddet ânının fotoğrafını çekmeye cesaret de edemiyor, sadece dehşet kuşanmış yüzleriyle olup biteni sessizce izlemekle yetiniyorlar... Başkan götürüldükten sonra salona ölümcül bir sessizlik çöküyor. Mahkeme heyeti, bir süre ne yapacağına karar veremeyip kendi aralarında fısıldaşırken, ayağa kalkıp sağ elimi kaldırarak söz istiyorum. El kaldırdığımı gören bir askeri hâkim:“Diğer sanıklara sonra söz vereceğiz, otur yerine!” diyor.
Oturuyorum ama o boğuntuyla daha çok susamayacağımı anlamam fazla zaman almıyor; bu kez oturduğum yerde el kaldırarak bir süre daha bekliyorum... Heyetin boşlukta asılı kalan elimi ısrarla görmezlikten geldiğini fark edince aniden ayağa kalkıp:
“Bana söz vermediniz ama ben size söyleyecek sözüm olduğuna inanarak söz alıyorum!” dediğimde, mahkeme heyeti dikkat kesiliyor ve salondaki herkes merakla ne söyleyeceğimi bekliyor. Sesimi yükselterek kaldığım yerden hiddetle sürdürüyorum:
“Ben insanların ana dilleriyle konuşmalarının demokratik bir hak olduğuna inanıyorum. Bu yüzden, az önce uyguladığınız şiddeti kınayarak mahkemenizin bu tavrını kınıyorum!” diyor, çok da rahatlıyorum...
Mahkeme heyeti hiç de umduğum kadar öfkelenmiyor. Bir askeri hâkim yüzüme dik dik bakarak:“Tamam mı, sözün bitti mi?”diye soruyor sadece. “Evet, bitti!” diyorum.
Hâkim, salondaki üsteğmene seslenip:“Bunu da dışarı atın!” diyor.
Birkaç inzibat eri kolumu tutarak beni ite kaka, ama coplarını kullanmadan o kasvetli, sessiz salondan dışarı çıkarıyorlar(…)”
ZAMANIN BÜYÜK YARGIÇLIĞI
Zamanın yargıçlığı, çoğu zaman bireylerin ve toplumların vicdanından daha adildir.Bunun örneklerinden biri de yarım yüzyıla ulaşan mücadele hayatından bugüne alnının akıyla çıkmayı başaran Mehdi Zana’dır.O, zaman vicdanında aklanarak bugüne dimdik varıp, bir idol, bir efsane olmayı başarmıştır.

Silvan sokaklarından gelen bir terzinin, bizlerde, geçmişte ve Kürt siyasal hareketinde bıraktığı izler, hayli düşünmemizi gerektirecek kadar önem taşıyor.Mehdi Zana, bir prototiptir.ABD’de eğitim görerek değil, Silvan varoşlarından bir terzi dükkanından TİP geleneğine, oradan bugüne onca yangından, onlarca eylemden, sürgünden, zındandan dimdik gelebilmiş bir efsanedir.Bugün kendini onun ardılları sayanların da en az çeyrek yüzyıl onun gibi durabilmeyi başarmaları gerekir ki, bunca savrulmanın yaşandığı bir çağda, bu sosyokültürel iklimde ikinci bir Mehdi Zana efsanesi bana artık hiç de olanaklı görünmüyor.O, son "mohikan"dır...(Üstelik, onun kendini, imgesini oldurmayı başardığı dönemde böyle politize olmuş, ayakta bir Kürt Halkı da yoktu; bunu da dikkate almak gerekir...)

80’li yıllarda Eskişehir Cezaevi’ne gidip geldiği şehirlerarası otobüslerde soluk yüzündeki matemle Mehdi Zana’nın başucunda, yazgısında otururken, kendini bölgedeki insan hakları mücadelesinin tam ortasında bulan, oradan giderek efsaneleşen bir kimlik olmayı başaran ve daha bariz "taraf" olmayı yeğleyen Leyla Zana da kuşkusuz ayrı bir yazının konusudur.
Benim bildiğim, Mehdi Zana’nın hücrelerde öldürüldüğü ya da ama olduğu söylentilerinin yayıldığı 80’lerin sonuna kadar bugün insan hakları havarisi olan, panelden panele koşanların hiçbirinin onu yazgısının civarında bile hiç görünmedikleridir.Dahası, Mehdi Zana’nın, bizim de sürgünlerde, takiplerde savrulduğumuz o yıllarda tam on bir yıllık hapishane serüveninde onu ziyarete giden eşi Leyla ve bacanağı Şeyh Zeki dışında çevresinde neredeyse kimsenin de kalmadığıdır…
O, kimliğini yalnızlıktan, kimsesizlikten, uçurumdan,o kendini yurdundan damıtmış yarım yüzyıllık bir serüven, yarım yüzyıllık bir anıttır.O, upuzun bir efsanedir ki okumakla, yazmakla bitmez.O, benim yazgımın iç içe geçtiği özel birkaç insandan biridir; o benim dostumdur, ağabeyimdir, şeyhımdır.O, özel bir kişilik ve bir halk önderidir.O gerçek bir halk önderidir.
Dilerim o halk adamının belki farkında bile olmadan bana öğrettiklerini de yazarım.O şimdi İsveç'tedir, ben ise İstanbul'da...Arada bir beni ansızın arar, yoklar, unutmaz...Ona bu yazımla da selam eder, ömürlerimiz vefa ederse yine yeniden onunla Diyarbakır’da buluşmak umuduyla yüreğinden ve ellerinden öperim…
Bu yazı, Esmer Dergisi'nde yayınlanmıştır İstanbul, 15 Ocak 2006
|