PAMUK'UN TÜRKİYE'YE BAHŞETTİĞİ | YILMAZ ODABAŞI WEB SİTESİ


   PAMUK'UN TÜRKİYE'YE BAHŞETTİĞİ
      19.10.2009 tarihinde yazılmış ve 995 kere okunmuş.

      PAMUK’UN TÜRKİYE’YE BAHŞETTİĞİ

       YILMAZ ODABAŞI

 

        Nobel ödülü, her yıl sadece nitelikli yapıtlar üreten yazarlara değil, yaşadıkları ülkede ve dünyada totaliter rejimlerle mücadele eden, resmi ideolojiler karşıtı ve insan hakları savunucusu yazarlara verilir.Bu vurgular, Nobel tüzüğünde de böyle yer alır.

 

       Fakat bu nitelikler, Türkiye’de “vatan hainliği” ile eşanlamlıdır...Bu ülkede yakıcı toplumsal ve siyasal sorunlara yazdıkları dışında da duyarlılık gösteren yazarlar, her dönem yargılanmış, hırpalanmış ya da sözde aynı toplumsal kaygıları paylaşan kişiler, lobiler  tarafından dışlanarak çoğu zaman “şov yapmakla” suçlanmışlardır..Bunun böyle olduğunu, kendi geçmişimden. yaşadıklarımdan da yeteri kadar biliyorum....

     

       Entelektüel hakkında methiyeler yazılır, ama cemaat toplumunun baskın çoğunluğu asla entelektüeli benimsemez; yazıyla, demagojiyle hep bir entelektüel profili çizilir, ama bu cemaat toplumunda istenen ise daha çok “mürit’tir.Bedelini ödemekten sakınarak kendi restlerini, kaygılarını yazının dışında da paylaşmaktan imtina eden bir nicel kalabalık, bu ülkede Jöntürk’lerden bugüne Cumhuriyet dönemi boyunca iradesiz, imtiyazsız bir güruh olarak genellikle uzlaşmayı ya da kayıtsızlığı yeğlerken, Dünyada ise Dreyfus olayında Emile Zola’dan, Fransa’nın Cezayir’i işgaline kendi kamuoyunu karşısına almak pahasına karşı çıkan J.Paul Sartre gibi çoğaltılabilecek onlarca örnekle birçok yazı ve düşünce adamı, saygın  imgelerini ve unutulmaz cüretlerini insanlığa ve yazı adamlarına emanet ederek bizlere anlamlı bir gelenek bırakmışlardır…

 

       Türkiye’de ise Cumhuriyetin kuruluşundan sonra tek parti diktası dönemleri Atatürk’ün sofrasında ağırlanan, parlamenter seçilen ya da büyükelçiliklere atanarak onurlandırılan “devlet yazarları” geleneği, Nazım Hikmet’le başlayıp, tercihlerini komünist olmaktan yana koyan yazarların kuşaklar boyu ağır biçimde cezalandırılmaları, yasaklanmaları ile edebiyatın tarihsel sürecinin bir anlamda bir linç sürecine dönüştürülmesiyle sürmüştür.

      

       Cumhuriyet döneminden bugüne devlet, yazı ve düşünce adamlarıyla husumetten hiç caymamış ve Nazım Hikmet’lerle başlayıp Aziz Nesin’leri kuşatan bu faşizan geleneği Musa Anter’in faili meçhul cinayetinden Can Yücel’in seksen yaşında, en çok onurlandırılması gereken yıllarında  duruşma salonlarına çıkarmasına ve düne kadar Yaşar Kemal’den Ahmet Altan’dan Orhan Pamuk’a değerli yazı adamlarının her tümcelerini didik didik edilmesi ve yargılanmalarıyla devam etmiştir.

      

       Tıpkı devletin bu gelenekten caymadığı gibi, bu ülkede  birçok değerli imza da muhalefetinden caymamıştır.Tıpkı devletin bu faşizan gelenek için bugüne kadar özür bile dilemediği gibi, bu ülkenin namuslu aydınları da bedelini ödedikleri hiçbir cümle için (Doğu  Perinçek ve Yalçın Küçük gibi istisnalar hariç) özür dilememişlerdir…      

    

         Nobel, Türkiye’ye bir onurdur

 

    .  Kendi başbakanını bile bir başka şaire ait  birkaç dize için hapse atan bu mantaliteden, böylesi bir sosyo-kültürel ve siyasal geçmişten bir Orhan Pamuk’un yetişmesi, olgunlaşması, yapıtlarını üretip üleşmesi, özetle  “kendini oldurması” bile başlı başına bir mucizedir…

   

       Bir kurgu ustası olarak Orhan Pamuk’un  bu şiddet kültüründen, bu linç geleneğinden çıkıp yirmi dokuz harfli raşitik bir dil olan Türkçe ile, yeni dil’de yüz yılı aşmayan roman geleneğiyle Nobel alması ise, bu ülkenin karanlık geçmişiyle hiç örtüşmeyen bir onur ve çok daha çarpıcı, çok anlamlı bir başarıdır...

       

      Bu nedenle bu ödül, Orhan Pamuk’un değil, Türkiye’nin layık olmadığı bir ödüldür.Bu anlamda Orhan Pamuk, Türkiye’ye bir onur bahşetmiştir; evet, bu vakıanın özü kanımca budur… 

      

       Ne var ki, Piri Reis’in haritasından başka yeryüzü kültürüne, küresel uygarlığa bariz bir katkısı olmamış ve bugüne dek Avrupa topraklarına sadece bol yağlı güreşçi, birçoğu yabancı kadrolardan oluşan milli takım futbolcuları ve çok sayıda mülteci ve işçi, dahası “işsiz” gönderen Türkiye, Orhan Pamuk’un bahşettiği ödülün niteliği, muhtevası hakkında ortak bir milli mutabakata sahip olamayınca, şaşkın, rotasız ve eveleyip geveleyen tuhaf bir refleksle bu ödüle bir anlamda sırt dönmeyi yeğlemiştir(!)

      

     Milli takımın yabancı bir ülke takımının kalesine penaltıdan gönderdiği bir golü toplumsal bir ritüele dönüştüren, bir milli güreşçinin bronz madalyası için hava limanlarında konvoylar oluşturan Türkiye, bugüne dek hiçbir diplomatın Türkiye’ye sağlayamadığı kadar büyük bir tanıtım olanağına Orhan Pamuk’un aldığı  Nobel Ödülü ile sahip olmasına rağmen , bu onuru algılayabilecek bir ufuk ve olgunluktan ne denli  yoksun olduğunu da ulusça ortaya koymuştur.

     

     İhmal edilen bir başka sıkıntı da, Türkiyeli yazar Orhan Pamuk”un edebiyatçı kimliği ve yapıtları hakkında yaşadığı ülkede Prof.Jale Parla, eleştirmen Ömer Türkeş ve Yıldız Ecevit dışında neredeyse hiçbir yazı adamının bu ödülden önce derli toplu bir eleştirel çalışmanın, ortaya koydukları somut bir eleştirinin olmayışıdır.

      

     Bu ülkede bir yazar Nobel alıyor ve ona benimsemeyen yazarlar bile düzenledikleri ortak basın bildirisinde daha çok Misak-ı Milliye konuşuyorlar...Bu, çok ilginç! Oysa ki onu Nobel ‘e yaraşır bulmadıklarını öne süren yazı adamlarının eleştirilerinde onu öncelikle yapıtlarıyla konu edinmeleri, ifşa ediyorlarsa  bunu Perinçek’in Ulusal Tv’sinde neofaşist ifadelerle hakaretler sayıp onu aşağılayarak değil, yapıtlarında katılmadıkları ideolojik-estetik tercihlerini, onun yeğlediği ve kendilerinin katılmadıkları izlekleri vb. saptayıp sunarak  eleştirmeleri, yazarlık etiğine daha uygun bir yaklaşım olmayacak mıydı?

     

     Gerisi ise Radikal İki’de Zeynep Tanbay imzalı bir yazıda, çok benimsediğim bir cümle ile özetlenmişti:“O sürüden ayrılmış, tek başına ilerliyor ve geriye kalanların boş dünyalarına gerçeği söyleyen aynayı bırakarak, gözden kayboluyor. Artık ona ulaşmanız da, bulaşmanız da çok zor…”

    

     Medya destekli “Milli Hissiyat”lar ülkesi…

     

     Bir yazar, bazı “milli hissiyat”lara rağmen konuşur ve konuşmalıdır.Bu ülkenin edebiyat tarihi de bir zaman konuşamayan ve “vatan haini” sayılarak zındanlara kapatılan Namık Kemal’lerin daha sonra“vatan şairi” sayılarak okul kitaplarında okutulmasının hazin, çelişik örnekleriyle doludur.Cumhuriyet Gazetesi, Nazım Hikmet  Sovyetler Birliği’ne kaçtığında:”Stalin Yanlısı Kızıl Komünist Nazım Hikmet İlk Mahut Beyanını Verdi,” başlığını kullandıktan çok değil, yirmi otuz yıl sonra onun anısını en çok üstlenen gazete olmuştur.   Cumhuriyet’in bu haber örneği, kişisel arşivimde bile yer almaktadır…

    

     Bazı devletlerin, bazı milletlerin özel “hissiyat”ları olabilir; fakat bu durum, asla gerçek bir yazarın gerçeğe, tarihe ve insanlığa karşı duyduğu “hissiyat”ın önüne geçemez…O hissiyat sahipleri bir gün,  kırk ila elli yıl sonra mezarlıklarda birer kemik yığını olarak unutulduklarında bile, hiçbir tarihsel gerçek unutulmuş olmayacak ve üstüne üstlük onların  torunlarına bir gün okul sıralarında: “Sen çocuğum,söyle bakalım ilk kez Nobel alan Türk yazarı kimdir?”diye de sorulacaktır.

     

     Ancak  bu soruyu kemikler değil, bugün doğmakta olan, doğacak olan çocuklar yanıt vereceklerdir.Zira, katı olan her şey gibi bazı hissiyatlar da buharlaşır ve geriye sadece gerçekler, bir de yapıtlar kalır… Tıpkı Namık Kemal’i, bir dönem“vatan haini” sayanların kemiklerine değil, onun hakkında ancak sonraki kuşaklara söz düştüğü gibi...

      

     Kaldı ki gündemimizi sık sık işgal eden bu “milli hissiyat”lar, bu toplumun iç dinamiklerinden kaynaklanan duyarlılıklardan oluşmayıp, başta Kemalistler ve öteki muhafazakarların, kafatasçıların, bir de medyanın ve bu medyayı destekleyen birtakım güçlerin planlı, programlı olarak bu topluma empoze edip benimsettikleri “abartılı hissiyat”lardır.Bu hissişatlar, manipülasyondan ibarettir.Zaten bu toplumun hiçbir konuda karar verme yetisi de bırakılmamıştır; hangi konuda ne düşünülecek ve nasıl bir “toplumsal hissiyat” geliştirilecekse, medya mutfağında pişirilip bu topluma yedirilmektedir…

     

     Böyle olunca, bazı milli hissiyatların ne oranda “milli” olabildikleri de aslında başlıbasına bir tartışma konusudur...

   

     Neofaşistlerin ayrışması

    

     Hal böyleyken, bir başka talihsiz nüans ise Türkiye’de çeyrek yüzyılı aşan bir evrede kendilerini “demokrat” olarak tanıtan ve kimileriyle ‘80’lerde dostluklar kurduğum ve  kırk kadar ”yazar”ın da bir deklarasyon yayınlayarak Pamuk’a verilen ödülü kınamalarıydı…

   Sözcülüğünü Demirtaş Ceyhun’un yaptığı bu deklarasyon, Türkiye’de neofaşizmin hangi boyutlara vardığını anlamamız  bakımından da ibret vericiydi.

      

     Aralarında uzun yıllar dostluk kurduğum Osman Şahin, Öner Yağcı, Ahmet Yıldız gibi birçok imzanın bulunduğu bu “hazin” deklarasyon ayrı bir tartışmanın konusu olmakla kalmayıp, ileride Türkiye solundan neafaşistlerin  ayrışmasının somut kanıtlarından biridir. 

     

     Bu arkadaşların hemen hepsi 12 Eylül 1980 cuntasında hapis yatmışlardır.Bugün kimileri “Ordu göreve!”diyerek militarizme davetiye çıkarırlarken, yıllar önce bazı ordu mensubu erbaşlar tarafından kıçlarına cop soktuğunu da büsbütün unutmuşlardır.Bunlar,1978 model solculuktan-bırakın 2006’yı -98’e gelmeyi bile unutmuşlardır; dünün  ilericileriyken bugünün gericileri olmuşlardır.Kaygıları yazarlık etiği adına değil, asıl genelkurmay ye güdümünde bir sivil “milli savunma cephesi” oluşturmak, MHP ve Perinçek ile koordineli  bir AB karşıtlığı ile Türkiye’yi çağdaş dünyanın tecrit ettiği bir ülke haline getirmek ve ordunun daha çok ordu, devletin daha çok devlet olabileceği bir totaliter rejimi yapılandırmaktır…

     

     Bu deklarasyonun sözcüsü Demirtaş Ceyhun’a, bir muhabirin,”Peki, bu ödülü sizce kim almalıydı?” sorusuna verdiği “Yaşar Kemal almalıydı” yanıtı, bu güruhun sözcüleriyle birlikte asıl meramının yazarlık onuru filan değil, sadece genelkurmay sözcülüğü yapmak olduğunu somutlayan bir başka ayrıntıdır.

    

     1994 yılında Yaşar kemal’e Kürtler hakkında sözleri için dönemin başbakanı Tansu Çiller’le birlikte linç talimatı verenlerin, küfredenlerin biri de Demirtaş Ceyhun’du…Haymana  Cezaevi’nde yattığım o günlerde(1994 ), Hürriyet Gazetesi’nde okuduğum bir demecini, hem Ceyhun’un hem de onunla aynı metne imza koyanların arşivlerden muhakkak bulup okumalarını öneririm.Çünkü herkes gibi o da, samimiyetinde “hakiki” olmak ve telaffuz ettiği “yazarlık etiği”ne yakışmak zorundadır…               

    

     Yıllarca sol gösterip  sağ vuran bu “solak”ların  irkiltici neofaşist söylemleriyle de bu ülkede klasik anlamda solculuğun miadını tamamladığı; onların artık MHP’ye katılarak Türkiye solunu arındırması gereken unsurlar olarak kabullenmemiz gerektiğini bir kez daha gösteriyor

   

     Benim, Orhan Pamuk’un Türkiye’ye bahşettiği bu ödüle ve çağının gerisinde sayıklayan klasik solcuların bu ödülle ilgili deklarasyonuna bakış açım- özetle-böyledir…Herkese selam ve saygılarımı sunuyorum…

 

                                                                                İstanbul, 28 Ekim 2006

 

       Bu yazı, Orhan Pamuk'un Nobel Ödülü'nü aldığının basına yansımasından üç gün sora yazılmış ve dönemin Esmer Dergisi'nde yayınlanmıştır.

 

 

  

  Yazdır Facebook'ta Paylaş Arkadaşına Gönder YAZILARINDAN





      DUYURU

ŞARKISI BEYAZ


3. Baskısı çıktı!
(Roman, 265 sayfa-Nemesis Yayıncılık)



KONUŞSAM SESSİZLİK GİTSEM AYRILIK


5.Baskısı çıktı!
(Bütün şiirleri:1.kitap/120 S.-Nemesis Yayıncılık)


FERİDE


13.Baskısı çıktı!
(Bütün şiirleri 2. kitap/96.s.-Nemesis Yayıncılık)



 



Uzun süredir yeni basımlarını yaptırmadığım ve okurun ısrarla aramaktan caymadığı yeni baskılar yayınlanıp raflarda yerlerini aldıktan sonra, yeni kitaplarım 2012 yılı içinde sırasıyla yayınlanacaktır. Bilginize sunar, selam ederim...(Y.O.)


      MULTİMEDYA



      GALERİ




   KENDİ SESİNDEN ŞİİRLERİ