|
TÜRKİYE’DE YAZAR ÖRGÜTLERİ
VE MİLENYUMDA DÜŞÜNCE-İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ
YILMAZ ODABAŞI
"Tıpkı devlet gibi, Türkiye’de yazar örgütleri de kendi resmi tarihlerini yazıyor ve statik yapılar oluşturup küçük lobicilik faaliyetleriyle yazıyı ahbap çavuş ilişkileri ile tüketilecek bir meta, yazarı da bir pazarlama figürü olarak algılayan, ama bu görünümün bile harcını oluşturamayan bir belirsizlikte oturuyorlardı..."
Hayatla, sokakla bağları giderek kopan yazının ve yazar örgütlerinin, iktidar söylemlerinin dışında kendine özel bir alan oluşturması ve o alanda iktidarın ideolojik kodlarını kırarak bilincin belirlenmiş sınırlarının dışında durması, giderek daha yakıcı bir önem kazanıyor.
Türkiye’de yazının, şiirin her anlamda sorgulanıp tartışıldığı, buna rağmen süreli yayınlara yazar örgütlenmelerine ilişkin dişe dokunur bir tek eleştirel yaklaşımın yansımadığı dikkate alınırsa, ya Türkiye’de yazar örgütleri fevkalade ilkeli ve işlevlerine uygun çalışıyorlardı ya da üyeleri susarak bir “suç ortaklığı”na iştirak ediyorlardı...
Kendi adıma yıllarca her iki seçeneğe de objektif bir uzaklıktan bakmaya çalıştım.Fakat gördüm ki, tıpkı devlet gibi Türkiye’de yazar örgütleri de, kendi resmi tarihlerini yazıyor ve statik yapılar oluşturup küçük lobicilik faaliyetleriyle yazıyı ahbap çavuş ilişkileri ile tüketilecek bir meta, yazarı da bir pazar-lama figürü olarak algılayan, ama bu görünümün de harcını oluşturamayan bir belirsizlikte oturuyorlardı.
Kuşkusuz yazmak ve o kulvarda örgütlenmek, ne marjinal bir uğraş ne yazar örgütlerinin yöneticileri ve üyelerini elitlerin imtiyaz alanına taşıyacak bir hobi değil, yazıyı ve onun adabını sokağa, hayata, ötekine taşıyabilecek bir olanaktı .Bu olanağın, hem yazının hem yazı adamının lehine kılınması için Türkiye’de yazar örgütleri asla gereği gibi tartışılmadı.
Böylesi tartışmalarla ortak bakış açılarının da ortaya konulabileceği ve aynı saçaklarda daha gönüllü, daha tutarlı kolektif birlikteliklerin sağlanabilmesi mümkün olabilirdi.
Bu yazdıklarımın, yalnız yazarını bağlayacağını belirterek, önce Türkiye’deki yazar örgütlerinden biri olan PEN’in tüzüğünde bir vurguya, oradan kendi gayrıresmi tarihimden -öznel- tanıklıklarıma geçmek istiyorum:
P.E.N. ticari bir kuruluş ya da bir edebiyat ajansı değildir. P.E.N. yazarların özgürce buluştukları, ve eserlerini birbirleriyle tartıştıkları bir forumdur. Kendi hükümetlerini eleştirdikleri, popüler olmayan bakış açılarını yayınladıkları için hapse giren ya da baskı altında tutulan yazarların sesidir(...)
Türk PEN’i,ilk kez 1969 yılında Monton’da yapılan bir kongrede uluslararası düzeyde temsil ediliyor.Bunu 1970’de Seul’de, 71’de Dublin’de yapılan PEN kongreleri izliyor.Her yıl bir başka ülkede gerçekleştirilen PEN kongreleri için 1973 yılında Türkiye seçiliyor, ama dönemin Nihat Erim Hükümeti, bütçeye böyle bir yük eklemeyi reddedince kongre gerçekleşmiyor.
Daha sonraki yıllardaki siyasal-sosyal çalkantılarla bu derneğin Türkiye’deki serüveni hep statükocu bir seyir izliyor.Her askeri darbede kapanıp sonra yeniden açılıyor; bütün yeni yönetimler hep bir öncekileri sert bir dille suçluyor ve Türkiye’de elli üç yıllık tarihine rağmen, biraz da yöneticilerinin iktidara yakın durma kaygılarından ve ufuk yoksunluğundan gerçek anlamda bir kurum kimliği kazanamıyor.
1988’de Gazeteciler Cemiyeti’ndeki toplantıda Aziz Nesin’in, uzun yıllar belleklerden silinmeyen ve PEN’in içler acısı durumunu açıklayan cümleleri oldukça anlamlı: “12 Eylül’den sonra derneğin evraklarını sıkıyönetim komutanlığına kendi ellerinizle teslim ettiniz.Derneğinizi kendiniz kapattınız!Bu ayıptır, utanç verici birşeydir.Batılı yazarlar bana ‘neden kapatıldı?’diye sorduklarında, bunu söylemedik,söyleyemedik, ama şimdi söylüyorum işte!”
12 Mart sonrası Türk PEN’in prestiji de uluslararası düzeyde yıpranıyor.Asılsorun, dernekler yasasındaki değişiklikle geliyor.Derneklerin, ancak Bakanlar Kurulu kararı ile uluslararası ilişkilere girebilecekleri kararı, Türk PEN’i de uluslarası ilişkilerden uzak kalmaya zorluyor ve böylelikle 1980 12 Eylül askeri darbesine dek varlığını bir anlamda işlevsiz sürdürdükten sonra kayıplara karışıyor.
1980 askeri darbesi gerçekleştiğinde, derneğin genel başkanı Tahsin Yücel, genel sekreteri ise Doğan Hızlan’dır.Daha sonra uzun yıllar her iki yazar da derneğe sahip çıkmamakla itham ediliyorlar.Diğer yönetim kurulu üyeleri Sami Karaören, Necati Cumalı,Recep Bilginer ve Hüsamettin Bozok ise, sonraki yıllarda üyelerin aidatlarını ödememesi gibi çok sayıda sorunu gerekçe gösterince, derneği kimin feshettiği bugüne dek açıklık kazanmıyor ve hiç kimse suçu üstüne almıyor.Doğrusu, bu sonuç, Jöntürk’lerden beri süren tipik aydın edilgenliği ve pragmatizmiyle de ilişkilendirilebilir belki de...
Kültür, tepeden inme belirlenemez ve denetlenemez
12 Eylül 1980’de işlevlerinden men edilen Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türk PEN’inin, daha sonra kurulan Edebiyatçılar Derneği’nin, misyon ve tüzüklerini aşan beklentileri yok kimsenin.Zaten hiç kimse de bir yazar örgütüne üye olmakla yazar olmaz, olamaz…
Konunun daha ilginç yanı, bu ülkede yapıtları belli bir okur profiline ulaşanların neredeyse pek çoğunun bu yazar örgütlerine üye olmamalarıdır.Bu da daha çok “güven” duygusuyla ilgili bir tepki olarak algılanabilir kanımca.
Bu yazar örgütleri, bugüne dek kurumlaşma yolunda hiçbir ciddi açılım göste rememiş ve Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlügü için alternatif, sivil ve özerk saçaklar, kültürel otonomlar oluşturamamışlardır.
Türk PEN’in bir dönem yöneticisi Üstün Akmen, Ağustos 2003 tarihli bültende de yer alan bir cümlesinde“Kültür Bakanlığımız,”diyordu.Siz, bakanlığın bir birimi, şubesi ya da memuru musunuz?diye soran da olmadıkça, orası muhalif bir yazar örgütü değil, olsa olsa bir “devlet birimi”dir.
Bildiğim, birkaç İskandinav ülkesi dışında dünyada birçok ülkede Kültür Bakanlığı diye birşey yoktur; çünkü kültür, toplumun iç dinamikleriyle şekillenir ve tepeden belirlenemez, denetlenemez ve yönetilemez.
Bir yazar örgütü olarak siz, “Bakanlığımız” dediğinizde, devletin mahkum ettiği bir yazarın düşünce ve ifade özgürlüğünü korumaktan yana pazarlık olanağınızı peşinen yitirirsiniz.Zira devlet, bakanlıkları dahil bir bütündür.Belki bu yüzden, bir kitabıma beş soruşturma açıldığında, PEN adına “Kültür Bakanlığımız” ile iyi ilişkiler geliştirmeye çalışan bay Alpay Kabacalı, PEN yönetim kurulu adına Cumhuriyet Gazetesi’nde yer alan bir basın açıklamasında: “Yılmaz Odabaşı’nın düşüncelerine katılmasak da,” diye başlayan kem kümlü bir ifadeyle tutuklanmamı kınamak durumunda kalıyordu.Çünkü bu ülkede bu tür kurumların kronik zaafları vardı, yani hep statükocu bir güdümlülük sözkonusuydu.
Oysa PEN Merkezi tüzüğüne göre, düşüncesinin rengi, niteliği ne olursa olsun, PEN şubelerinin, o yazarın görüşlerine katılıp katılmaması diye bir şey asla söz konusu olamazdı.Bir yazar da onlar veya şu-bu katılsın veya katılmasın diye değil, kendince tarihsel, sosyal, kültürel ya da insani, siyasal vb. kaygılarıyla fikirlerini aktarırdı.Yani PEN’in uluslararası bildirgesi gereğince, onların yazı adamlarını görüşlerine katıldıkları ve katılmadıkları, diye iki ayrı kategoriye ayırmak gibi hakları yoktu.P.E.N. tüzüğünü bir kez okumak bile bunun böyle olduğunu anlamak için yeterliydi.İşte uluslararası Kongrelerde önerilen, tartışıldıktan sonra kabul gören, Türkiye Merkezi tarafından da onaylanmış Uluslararası P.E.N. ilkelerinden kesitler:
Edebiyat, sınır tanımaz ve siyasal ya da uluslararası karışıklıklara rağmen uluslararasında ortak dil olarak kalmalıdır. PEN üyeleri her zaman uluslar arasında iyi bir anlayış ve karşılıklı saygı sağlamak için bütün imkanlarını kullanmalıdır; üyeler ırka, sınıfa ve milliyete dayalı nefretleri ortadan kaldırmak ve insanlığın tümünün tek bir dünyada barış içinde yaşaması idealini savunmak için ellerinden geleni yapacaklarına ant içerler. PEN, her ulusun kendi içinde ve uluslararasında düşüncenin engellenmeksizin dolaşımı ilkesini savunur; üyeler gerek ait oldukları ülke ya da cemaat içinde, gerekse tüm dünyada, ifade özgürlüğünün her tür baskı altına alınmasına mümkün olduğunca karşı çıkmaya ant içerler. PEN özgür basını destekler ve barış zamanında rasgele yapılan sansüre karşı çıkar. PEN dünyanın siyasal ve iktisadi açıdan daha yüksek bir örgütlenme düzeyine doğru gerekli ilerlemesinin sağlanması için hükümetlerin, idarelerin ve kurumların özgürce eleştirilebilmesinin zorunlu olduğuna inanır. Özgürlük, sınırların gönüllü olarak konabilmesi anlamına geldiği için de, üyeler basın özgürlüğünün siyasal ya da şahsi çıkarlar için yalan haber, kasıtlı yanlış haber ve gerçeğin çarpıtılması amacıyla kullanılmasına karşı çıkacaklarına da ant içerler.
PEN üyeliği (ya da PEN dostluğu) milliyet, ırk, renk ya da din farkı gözetmeksizin bu amaçlara sahip çıkan herkese açıktır.
P.E.N. üyeleri, sahip oldukları bütün yetki ve güçlerini, tüm zamanlarda, ulusların aralarında iyi niyetli anlayışı ve karşılıklı saygıyı oluşturmak ve güçlendirmek amacıyla kullanmalıdır. P.E.N. üyeleri, ırk, sınıf ve milliyetçi nefretleri bertaraf etmek ve tek bir dünyada barış içinde yaşayan tek vücut insanlık idealini yüceltmek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını taahhüt etmelidir.
P.E.N., düşüncenin, her ulusun kendi içinde ve tüm ulusların arasında, engellenmeden aktarılması kuralının benimsenmesini savunmaktadır. P.E.N. üyeleri, gerek yaşadıkları ülkede ve ait oldukları topluluk içinde, gerekse, dünyada ortaya çıkmasının mümkün olduğu her yerde, ifade özgürlüğünün baskı altına alınmasının her biçimine karşı koyacaklarını taahhüt ederler. P.E.N. basının özgür olması gerektiğini beyan eder, barış döneminde ortaya çıkacak olan her tür keyfi sansüre karşı koyacağını belirtir. P.E.N. dünyanın üst düzeyde organize olmuş politik ve ekonomik bir düzene doğru, zorunlu ilerleyişinin gerçekleştirilmesinin, emir verme yetkisine sahip devletlerin, yönetimlerin ve kuruluşların özgürce eleştirilmesine bağlı olduğuna inanmaktadır. Özgürlük, gönüllü bir sınırlama anlamına geldiği için, P.E.N. üyeleri, özgür basın adı altında ortaya çıkan yalan yayınlara, kasıtlı sahtekarlıklara, ve gerçeklerin politik ve kişisel amçlar uğruna çarpıtılasına karşı çıkacaklarını taahhüt eder.
Türkiye'de Neofaşist Yaklaşımlar
Ülke Türkiye olunca, fikir ve ifade özgürlükleri kayıtsız şartsız benimsenemiyor tabii ve bu konudaki yaklaşımlar, devletin, resmi ideolojinin belirlediği kriterle orantılı oluyordu...
"Düşünürken, yazarken ve inanırken, “Biz özgür olmak mı istiyoruz, egemen olmak mı?” diye sormalı, eğer özgür olmak istiyorsak, özgürlük etiğinin yalnız kendi alanımızın altını çizmek olmadığını unutmamalıyız…"
Hatta çoğu kez yargıçlarla da hemfikir de olunabiliyordu.Örneğin, Türkiye’de 312. maddenin kaldırılmasıyla ilgili tartışmalarda, kendilerini solcu-demokrat olarak tanımlayan bazı neofaşist çevrelerin, bu yasa maddesi ve bentlerinin kaldırılması "siyasal islamcıların lehine olabilir," diye bir dönem nasıl da karşı çıktıklarını anımsatmak isterim; sonra da o maddenin Orhan Pamuk'tan Hrant Dink'e ne çok can yaktığını, onların ise demokratlık adına sadece izlemek gibi bir aymazlığa düştüklerini de unutmamak gerekir...

Bu koroda belli dönemlerde devletin Cumhuriyet başsavcısı ile, Cumhuriyet Gazetesi ve bu ülkenin bazı yazar örgütleri de bir biçimde yan yana yer aldılar...Birilerinin çıkıp bütün bunların “ülke bütünlüğü için” gerekli olduğunu söylemesi, bu neofaşist anlayışın somutlanmasından başka bir şey olmayacaktır.Çünkü düşünce yasaklarına iştirak etmenin, onamanın ve kayıtsız kalmanın ve/ya susmanın, çağdaş ve hümanist değerlerle ve demokratlıkla nasıl bir ilintisi olacağı konusunda hiçbir fikrim yok benim.Demokrasiyi yalnız kendileri, kendi saçakları için isteyenlerin de asla demokrat olamayacaklarına her zaman çok inandım.
Düşünürken, yazarken ve inanırken, “Biz özgür olmak mı istiyoruz, egemen olmak mı?” diye sormalı, eğer özgür olmak istiyorsak, özgürlük etiğinin yalnız kendi alanımızın altını çizmek olmadığını hiç unutmamalıyız…
Yine bir dönem Türk PEN Başkanlığı yapan bay Alpay Kabacalı, 1999’da kaldığım bir cezaevinde tek kişilik hücreme gönderdiği bir mektubunda şöyle yazıyordu:”Düşünce suçlularının cezalarını,ceza içinde ceza görmeden, belirli koşullar içerisinde tamamlamaları gerektiği görüşündeyiz(...)”
O an işte bana bir göz doktoru da gerekmişti(!)Bu, nasıl bir gafletti!Çünkü burada asıl söylenmesi gereken, düşünce suçu gibi bir kavramın olmaması, düşünce için hiçbir cezanın öngörülmemesi gerektiğiydi.Düşünce suçlularının “belirli koşullar” içinde cezalarını”tamamlamaları” değil, düşüncenin cezalandırılmaması gerektiğinin söylenmesiydi.Fakat o, bir yazar örgütü adına sonuçta "düşünce suçu"na değil de, sadece "koşulların" dozajına ilişkin bir itirazı dillendirebilmeye cüret edebiliyordu(!)Bu mektubu bir utanç belgesi olarak hala saklıyorum.
Kaldı ki “belirli koşullar”dan kastedilen neydi?Bu konuda belirlenmiş, imzalanmış bir “koşullar” metni var mıydı veya bizleri mahkum edip hücrelerine atan devlete böyle bir koşullar metni sunulmuş ve herhangi bir mutabakata varılmış mıydı?Neydi bu koşullar?Bazen uluslaarası hukuk normlarını hiçe sayan devletin keyfiyetine mi, yoksa bir cezaevi savcısının imtiyazlarına mı bırakılmıştı?
(Evet, bırakılmıştı da.Bırakılmış olmasa, düşünce ve ifade özgürlüklerine dair uluslararası hukuk kriterleri yaşadığım ülkede çiğnenmiş olmasa, bu ülkede iç hukuk yolları tıkanmış olmasa, yazar örgütlerinin ipleri devletin ve kurumlarının elinde olmasa, Avrupa İnsan Hakları Mahkemeleri'nde aklanmak için bir çaba içine girer miydim?Nitekim bu tür davalarımın da tümünü kazanarak uluslarası hukuk normlarına göre aklandım...)
Örneğin, kendi adıma hiç de “belirli” değil, olağanüstü “belirsiz” koşullarda yattım ve yazdıklarımdan dolayı ne tür “belirsiz koşullarda” (MİT’in planlı, programlı bir “ıslah projesine nasıl maruz kalıp), ölüm oruçlarından, tek kişilik hücrelerde ne koşullarda kaldığımla ilgili Türkiye’deki yazar örgütlerinin bir fikri, izlenimi olmadı.Anılarımı da yazmadım, kimse bilmiyor. Ama hiç bildirmediğimiz halde Human Right Watch (İnsan Hakları İzleme, New York) veya Avrupa Yazarlar Parlamentosu’nun ya da İsveç PEN’in pekala haberleri olmuştu, örneğin; gereğinden fazla duyarlık ve dayanışma gösterdiler...
Onlar nasıl koordine oluyorlarsa siz neden olmadınız?Ya da onlar nasıl nesnel bakabiliyorlarsa, siz neden bakmadınız veya bakamadınız?Siz bakanlığın kırıntı ödeneklerinin mi, düşünce ve ifade özgürlükleri ile yazının onurunun safı mısınız, yoksa özgürlük kavramının içerdiklerine ilişkin bu denli sorumsuz, kayıtsız olabilecek kadar saf mısınız?
Sonuçta devlet de sizinle aynı fikirdeydi, “Mahkumların cezalarını belirli koşullar içinde, yasalar çerçevesinde ıslah olarak yatmaları” gerektiğini söylemekteydi…Benim konuştuğum savcılar da bunları geveliyorlardı.Bu konuda bir yazar örgütü olarak sizin bakış açınızın farkı neydi, bu söylemler arasında sizin demokratlığınız kırıntıları neredeydi? Bunları upuzun yıllara rağmen ben hiç anlayamadım...
Sizin bir yazar örgütü olarak sözünü ettiğiniz “belirli koşullar” nelerdi?Madem belirli koşullar vardı, neden hiçbir düşünce suçu mağduru geçmiş yıllarda bunlardan yararlanamadı?Benim de bilincimde büyük hasarlara neden olan belki yıllarca münzevi yaşamamın da nedeni o “belirsiz” koşullardan bu kadar bihaber olmaya hakkınız var mıydı ?Bırakın beni, siz İsmail Beşikçi için ne yaptınız, Fikret Başkaya için ve daha niceleri için ne yaptınız bu ülkede?Yazarlar sokak ortalarında güpegündüz katledilirken ne yaptınız?
(Unutmadan, bizim şair şürekasının azımsanamayacak bir oranı ise, bu mağduriyet dönemlerimde bedel ödeyen, göze alan cüretlerim için “şov yapıyor” diyebilecek bir perspektif ve empati yoksunluğunu gönül rahatlığıyla göstermişlerdi.Şimdi gidip sorarsanız, aslında hepsi düşünce ve ifade özgürlüğünden yanadırlar.Sonuç, ben sonraki yıllarda hayli sustum; onlar ise zaten büyük oranıyla susan demokratlardı...Bu durumda boş bıraktığımız kulvarları da güncel yazıcıları, medya-magazin kalemşörleri doldurular...Kime yaradı?Yanıtını siz verin artık...)
Düşünce ve ifade özgürlüğünden yana olmak, aslında bir niyet midir, yoksa yaşamın yazının , hayatın pratiğine de taşınması gereken bir duruş, bir tavır, bir bariz rest midir? 80'ler, 90'lar, o "zor yıllar" öyle gelip geçti; şimdi demokratlığınız adına bizim bedellerle, hasarlar alarak ölesiye kazandığımız o mevzilerde artık rahatlıkla ahkam kesebilirsiniz!Bu ahkamlarınız, rakı, peynir ve kavunla da iyi gider, -hiç değilse-bu konuda ilk kez hemfikir olabiliriz(!)
“Hep Birlikte Bir Suç Ortaklığı Var!”
Uluslararası PEN tüzüğü ve ilkeleri ile Türk PEN’ i temsil edenlerin bakış açısının aslında tamamen ilişkisiz olduğunu kavramak için özel bir algıya sahip olmamız da gerekmiyor.Zira tüzük hep ortadaydı.
Ben uluslararası hukuk nezdinde, dünyanın en önemli mahkemesinin heyeti önünde yıllar geçince aklandıktan sonra artık bu ülkede devlet de, tıpkı onun yargıçları gibi düşünen kimi yazar örgütleri de diledikleri kadar "düşüncelerime katılmama" özgürlüğüne sahiptiler; ötesi umurumda değildir.
Kuşkusuz bu azgelişmiş ülkenin kurumlarını da birtakım azgelişmiş insanlar yönetiyorlardı; dünyayı bir kurbağanın düşüp kaldığı kuyudan görebildiği kadar çapsız algılayan ve “hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır,” bu unsurlardan ne oranda yazarlık etiğine ve uygar dünyaya yaraşır bir ufuk beklenebilirdi ki?
Her şeyi şablonlarıyla algılayanlar, sivil bir yazar örgütü de kursalar, her rastladıkları yerde “bakanlığımız” diye üç kuruş ödentiler için kurumlara abanmaya, biat etmeye hazır bir gelenek ve mantaliteden alternatif, sivil ve itaatsiz, yani yukarıda vurguladığım gibi bilincin belirlenmiş sınırlanının dışında bir bakış açısı beklenebilir miydi?
Bu yüzden olsa olsa turizm-rehberlik, imza günleri organizasyonu ile yoksul yazarlara dur duraksız aidat talep edip, ( kendi ekonomik kaynaklarını ve hatta üyeleri yazarlara ekonomik kaynaklar oluşturmaktan aciz bir uyuşuklukla) memleketin kurumları ve Kültür Bakanlığı’na dur duraksız talepkar dilekçeler yazmakla, her şeyin bedelinin ağır ödendiği ve ödetildiği bu ülkede sorumlulukların ifa ettiklerine inanıyorlardı(!)
Kesintisiz on ila on beş yıl üyesi kaldığım bu derneklerin her yılbitimi aidat ödedikten sonra günlerce sigara alamadığım olmuştur.TYS, PEN, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Edebiyatçılar Derneği, İHD ve hatta yurtdışında Fij’den Kürt PEN’e, on tane derneğe aidat ödediğimde, o yıllar bazen ay evimin kirasını ödeyemezdim.”Örgütlü olmak” gibi bir “iyi” ve "haklı"bir niyete sahip üyelerinize böyle külfet olacağınıza, hiçbir şey yapamıyorsanız, gider bir yayınevi kurarsınız, gider merkezi bir semtte bir eczane açarsınız, orası derneğin kira vd. giderlerini karşılar, örneğin…Seçenekler hep mümkün, onca insanı bir araya toplamış bir saçakta yeni olanaklar yaratabilmek her zaman mümkündü oysa.
Görebilseler, bunun Türkiye’de yegane örneği MESAM’dır.Bu çok güç bir iş değil…Siz de yayıncılarla anlaşıp, örneğin kitapların bandrollerinden çok cüzi, diyelim ki binde birlik bir oran edinerek bunu üyeleriniz arasında paylaşmayı sağlayabilir, bu konuda her zaman bir şeyler yapabilirdiniz vb.
Yayıncılık artık bir sektör bu ülkede de ve orada astronomik meblağlar
dönüyor.Sayın bakanlığınıza kibar dilekçeler yazacağınıza, bu konularda da üye haklarınız için biraz çaba gösterebilirdiniz!Resmi ideolojinin apartı ve sisteme vitrin olmaya indirgenip işlevsiz bırakılmaya rıza göstermekten daha soylu bir seçenek olamaz mıydı? Siz, “Padişahım çok yaşa” cümlesinin, milenyuma uyarlanmış versiyonları mısınız?Nasıl yıllarca bu kadar silik ve kanaatkar olmayı başarabildiniz?
Herkesin sözde solculuk, ilericik adına gönül rahatlığıyla yerden yere vurabildiği Orhan Pamuk, çoğu zaman bu şürekanın en uç unsurlarından hep daha gözüpek, daha çağdaş şeyler söylemiştir.Bir söyleşisinden alıntılıyorum.(Ben bu alıntıyı yaparken Pamuk, henüz Nobel almamış, 312. maddeden yargılanıp lanetleniyordu.)
”Aydınlar bir şeyler yapmak istiyor.Diyelim ki çok derin olmayan bir rahatsızlık da duyuyorlar.Ama ne bunları ifade edecek enerjileri; ne de medyanın bunları etkili bir şekilde ifade edecek düşünce ve yaratıcılığı var.Bir anlamda Türkiye Yazarlar Sendikası, PEN ve Cumhuriyet Gazetesi’nin manşetiyle söylersek,’Aydınlar toplandılar, baskıları kınadılar’ gibi sözlerin artık hiçbir etkisi yok.TYS,PEN,Ankara’daki Edebiyatçılar Derneği ve buna benzer, en sonunda solcu,biraz Atatürkçü, geleneksel…Etkisiz kalıyorlar, çünkü bu insanların örgütlenme, düşünme, dünyaya bakış tarzı hep soğuk savaş yıllarına göre şekillenmiş.Onlar şimdi de soğuk savaş yıllarında yaşıyormuşuz gibi davranıyorlar…Bu örgütler, eski biçimleri içinde bir kenarda müzelik bir parça olarak duruyorlar. Ama burada onların yöneticilerini de pek fazla suçlamam.Onların üyeleri de kenara çekilmiş, uykulu, arada bir birileri bir şeyler yapsın da, biz de- kalmışsa eğer-ondan kurtulalım diyerek bu işe razılar.Hep birlikte bir suç ortaklığı var…”
Muhteşem bu vurgular.Evet, hep birlikte bir suç ortaklığı var, hep birlikte, birlikte bir suç ortaklığı var fakat kimse suçu üzerine almıyor ve ben, bir kez daha Orhan Pamuk’a bu konuda (da) yürekten katılıyorum...
(...)
Not:Bu yazı, Yılmaz Odabaşı’nın, “ŞAİR AYAĞA KALK” adlı henüz yayınlanmamış kitabından seçilmiş, ayrıca “Edebiyat ve Eleştiri” adlı dergide yayınlanmıştır. |