BAZEN ESKİ KURBANLARDIR YENİ CELLATLAR | YILMAZ ODABAŞI WEB SİTESİ


   BAZEN ESKİ KURBANLARDIR YENİ CELLATLAR
      05.12.2009 tarihinde yazılmış ve 1826 kere okunmuş.

              BAZEN ESKİ KURBANLARDIR YENİ CELLATLAR

        

         "Görüyorduk ki bu toplum, kendi evlatlarını, gençlerini, farklı kimlikleri düpedüz- o balıklar gibi- yiyerek yaşıyordu ve insiyatif verdikleri birtakım imtiyazlılar, apoletliler, kolluk kuvettleri ve "derin" camialar, onların verdiği rızayla oluk oluk akan  kanla besleniyordu; bu kan, bu toplumun öz çocuklarının kanıydı..."

             YILMAZ ODABAŞI     

        Yıllardır nerede bir çalışma odası kursam, orada mutlaka kuş -Kanarya, Saka, Hint bülbülü gibi- veya bir akvaryum kurarak balık besliyorum.İlk kez akvaryum kurduğumda, yavru balıkları korumam gerektiğini bilmiyordum. Bir sabah gündoğumuyla uyandığımda, akvaryuma pencereden sızan hafif ışıkta, bir dişi balığın yeni doğurduğu yavrularını önüne katıp çevik sıçrayışlarla kovaladığını, yakalayabildiklerini ise pervasız bir iştahla atıştırdığını gördüm.

 

       Telaşla ışığı açıp yosunların, midye kabuklarının en kuytu yerlerinde can havliyle saklanmış üç dört yavru balığı, annelerine yem olmaktan süzgeçle kurtarıp, onları ayrı bir akvaryuma aldım...

 

       Öyle masum ve savunmasızdılar ki, yaşamaları için bütün sorumluluğun bana kaldığına inanıp, onlara özenle baktım, büyüttüm. Bir iki ay kadar sonra sağlıklı, yetişkin balıklar oldular ve onları yeniden yetişkin balıkların bulunduğu eski yuvalarına, büyük akvaryuma koydum.

 

        Fakat aylar sonra bir gün yine akvaryuma baktığımda, bu kez onların aynı katliamı kendi yavrularına yaşattıklarını; bir zamanlar ebeveynlerinin onlara yönelttiği o iradesiz iştahı, bu kez de onların kendi yavrularına yönelttikleri gördüm...Dehşete düşmüştüm!

 

       Eski “kurban”lar, yeni “cellat”lar olmuşlardı...

     

     Daha birkaç ay önce o   çırpınmalarıyla yaşamayı kendileri için de bir hak saydıklarını açıklamaya çalışan o  eski yavru, yeni yetişkin balıkların, bu denli belleksiz, iradesiz varlıklar olduklarını kavradığımda çok şaşırmıştım..Sonra yıllarca yeni balıklarım oldu; benim yaşadığım dehşet, o yetişkin balıkların  vahşi doğalarının hiç umurunda olmadı ...Hep dehşete düştüm, hep kurtaramadıklarımı yediler!

 

       Dönüp topluma baktığımda, orada yaşadığım dehşetin de, onu yaşatanların, sürdürenlerin  umurunda olmadığını gördüm...Hep dehşete düştüm, hep sürdürdüler. Hep dehşete düştüm, hep güçlüler güçsüzleri, iri balıklar küçük balıkları katlettiler, yok ettiler.Ben hep burkularak kalakaldım!

 

       Muhalifler, yoksullar, âşıklar, gençler, zayıflar, yalnızlar, aykırılar  ve bilumum ötekiler, hep iri, yetişkin, balıkların pervasız ve doymak bilmeyen bir iştahla kovalayıp yuttukları o zarif  yavru balıklara benziyorlardı.  Hiçbirini kurtarmaya ömrümün gücü yetmedi.Bu yüzden hep sızıyla yaşadım.Ben dehşetimle kaldım, onlar kurtarılamayışlarıyla...

 

       Daha kötüsü, dehşeti yaşatanların birçoğu, eski yavru balıklardı; yani  bu halkın bir zamanlar okuyabilmek için, insan olabilmek için çocukken debelenen mağdurları, mazlumlarıydı.Bu toplum, kimi gün yargısız infazlarda kendi evlatlarının katillerini alkışlayacak kadar şuursuzlaştı, kimi gün generallerin hazırladığı anayasaya yüzde doksan yedi oranında “evet” oyu verdi.Biz ise, o yıllar içeride, “halk kazanacak, siz yenileceksiniz!” diye bağırıyor, fakat dışarıdan gelen yeni haberlerle her gün yeniden dehşete düşüyorduk.

 

     Görüyorduk ki bu toplum, kendi evlatlarını, gençlerini, farklı kimlikleri düpedüz - o balıklar gibi- yiyerek yaşıyordu ve insiyatif verdikleri birtakım imtiyazlılar, apoletliler, kolluk kuvettleri ve "derin" camialar, onların verdiği rızayla oluk oluk akan  kanla besleniyordu; bu kan, bu toplumun öz çocuklarının kanıydı...

 

     Bu toplum, bazen olur olmaz bir konuda, örneğin  bir yönetmenin hamamlarla ilgili birkaç film karesi için ayaklanabiliyor, bazen hamamcılar ya da bir şöför bıçaklandığında bütün taksi şoförleri, mesleki onurları adına sokaklara dökülüyor, fakat örneğin, Sivas’ta bu ülkenin yüz akı ozanlarının, yazarlarının diri diri yakılması gibi büyük bir barbarlığa  seyirci kalabiliyor; yine aynı toplum, sırf düşündüğü, yazdığı, konuştuğu için bir gazetecisini, bir yazarını, şairini  yargıçların, istihbarat görevlilerinin ve infaz koruma memurlarının önüne atıp, onları hapishanelerde veya faili belli katledilmişlerse mezarlıklarda kolayca unutabiliyordu.

 

      Bronz madalyayla yurda dönen bir halterci ya da bir güreşçiyi hava limanlarında konvoylarla, davul zurnalarla karşılarken, bir Orhan Pamuk’u ise 312. maddeden yargılanırken mahkemeye gidişinde yumurta yağmuruna tutuyor veya güpegündüz vurulmuş yatan Hrant Dink’in, kimliği, kişiliği ve yırtık ayakkabıları, bu seksen milyonluk bir ülkede -azami -yüz bin kişiyi güç bela sarsabiliyordu... 

 

       Tıpkı o balıklar gibi bu toplum, sığlık ve zerafetsizliğinden, balık hafızalı aymazlığından hiç şikayetçi de görünmüyordu...

 

 

       Balıklardan şairlere...

   

       Balıkların doğalarını örneklemem, aslında konuyu seksenli yılların şairlerinde odaklamak içindi.1981’den beri içinde bulunduğum edebiyat ortamında, o yılların genç şair adayları, şiirlerini yayımlatabilmek için kâh yayınevlerini süklüm püklüm dolaşıyor kâh üstat diye andıklarının kanatlarının altında -nasıl olacaksa?- kendilerine bir yer aralamaya çalışıyorlardı.Bazen duyuyorduk ki, bir şiiri yayımlansın diye birileri bir dergi editörünün ev eşyalarını taşıyor, kimi filanca “ünlü” şairi ilk kitabına sunuş yazması için boğazın en iyi lokantasına götürüp ödediği astronomik hesapla anılıyor, kimi de parayla, evet parayla şiir yayınlatıyordu.

80’lerde ilk yapıtlarını birer birer çıkarmaya başlayan bazı arkadaşlarımız hakkında bazen dışlayan ve itham eden yazılar yayımlanıyor, bu dönemin şairlerinin yanıtlarına ise, o yılların etkin süreli yayımlarında kapılar öyle kolay aralanmıyordu.

 

      60 doğumlulardan oluşan bir kuşak olarak rastladığımız barikatlar, yaşadığımız dışlanmalar, aşağılanmalar tabii hepimizde bir moral çöküntü yaratıyordu ve görüyorduk ki kimsenin kendisinden daha iyi olduğunu sezdiği bir genç şaire tahammülü yoktu; destek yok, çelme çoktu edebiyat ortamında...

 

      

 

    Dergi editörleri ise, dönemin genç şairlerinin dağ gibi yığılan şiirlerini genellikle çöpe atıyor, en şanslıların şiirlerine ise hep arka sayfalarda “şiirimizde gençler” gibi başlıkları olan bölümlerde yer açıyor ve daha çok Edip Censever, S. Kudret Aksal, Oktay Rifat, Metin Eloğlu, Turgut Uyar, Cemal Süreya gibi, o yılların yaşayan ünlü şairlerinin şiirlerini yeğliyorlardı...

 

      Fakat yine de dergilerin, yayınevlerinin kapılarına yığılan aynı nicel kalabalık, doğrusu şimdi- kendim de dahil- anlamakta güçlük çektiğim bir hırsla dergilerde yazmaya, ilk yapıtlarını ortaya koymaya ve kırıla döküle, ürettiklerini ve kendilerini oldurmaya çalışıyorlardı.Örneğin 1984’te Milliyet Sanat dergisinin orta sayfalarında 1955 ila 65 doğumlulardan binin üzerinde “genç şair” ortaya çıkarılıyordu (!) 80’lerin birçok şair adayı, örneğin bugün Varlık dergisinin yayın yönetmeni Enver Ercan gibi arkadaşlarımıza varıncaya dek birçok arkadaşımız, “Milliyet Sanat” gibi dergilerin bu sıkışık sayfalarında yazarak kendilerine bir start alanı açmak dışında bir seçenek bulamıyordu.

 

      Nereye sokulsak kendilerini erk ilan etmiş iktidarlar tarafından seçiliyor ve yarıştırılıyor, dergi ve yayınevi editörlerinin dışlamalarını, aşağılamalarını boğuntuyla sineye çekiyor, sadece genç şairler bir araya geldiğimizde onlara öfkeli küfürler ediyorduk.

 

       Örneğin 80’li yılların ilk yarısında Varlık dergisinin Konur Ertop’tan sonraki genel yayın yönetmeni şair  K......’di. Varlık dergisine kesintisiz gönderdiğim şiirleri her seferinde postaya değil, adeta uzayın boşluğuna attığımı hissettirmesine rağmen, “sizde yanıt yok, bende şiir çok” şiarıyla iki yıl dur durak bilmeden ulaştırdığım şiirler için, günün birinde şair arkadaşım Hüseyin Alemdar’dan alabildiğine incinmeme neden olan şu cümleleri duyuyordum:

 

       “K...... diyor ki, bu adam buraya hiç boşuna şiir göndermesin; ben bu Kürtçünün şiirlerini yayınlamam. Bu derginin başında olduğum sürece bu adamın bir dizesi bu dergiye giremez!.” Kürtçülükten” kastettiği ise, o dönem bir kitabıma da adını verecek olan bir şiirimde “yurtsuz” sözcüğünün("Yurtsuz Şiirler" ) kullanılmasıydı.(!) Aslında Diyarbakır’da oturmam, Diyarbakırlı olmam bile o çevrelerde dışlanmam için çoğu kez yeterli bir gerekçe olabiliyordu.Nitekim K.....gidinceye (1990 yılına kadar) tek dizem yayımlanmadı Varlık Dergisi'nde.

 

       80’lerin sonuna doğru birçok genç şair çekip gitti.Kimi kırıldı, küstürüldü, kimileri sanırım ısrar etmekten yorgun düştü... Kimileri  zaten öylesine bir uğradıkları için o kulvarları terk ettiler. Gidenler arasında hayli yetenekli arkadaşlar da vardı: Ömer Süheyl’den Suat Vardal’a, Mehmet Müfit’ten Emirhan Oğuz ve  Nuh Ömer Çetinay’a, şimdi okurların belki adlarını bile hiç duymadıkları ne çok şairi anımsıyorum...

 

       Kalanlar ise öfkeyle, kırıla döküle edebiyat dünyasında yerlerini aralıyorlardı. Ben ise hem taşrada, hem de Kürt olduğum için iki kez zenciydim...Olup bitenleri ya İstanbul’a geliş gidişlerimde veya bazı şair arkadaşlarımla yazışmalarımdan öğreniyordum.

 

      Ben, ilk şiir kitabımı gözaltılardan, siyasal baskılardan dolayı biraz rötarla, 1985 yılında çıkardım. 80’lerin sonunda ise dönemimizin şairlerinden ilk yapıtlarını çıkarmayan neredeyse kalmamıştı.Sonra birçoğumuz yirmi yıl dergilerde dur duraksız yazdık. Antolojilerde, sözlüklerde yerlerimizi aldık, kitaplarımız art arda çıktı, ödüller aldık...Ödül aldıkça, ödül kurumlarını oluşturan lobilerin, onay masalarının ve oradaki paslaşmaların irkiltici, nesnellikten yoksun çehresiyle de tanıştık. Giderek dönemimin şairlerinin ünlü şairlere öykünmeler de azaldı ve kalabilenler, 90’larda kendi poetikalarını belirginleştirdiler.

 

       90’ların sonuna geldiğimizde, artık iri balıklara yem olmaktan kurtulmuş ve edebiyat dünyasında güç bela sağ kalabilmiş, tutunabilmiş o eski yavru balıklar, yani dönemimin bazı şairleri, birer birer önemli yayınevlerinin, dergilerin -yıllar önce gıpta ile baktıkları- editör koltuklarına oturmaya başladılar. Bir dönem genç şairlerin hep yok sayıldıkları antolojileri artık onlar hazırlamaya, kimilerinin de bir türlü alamadıkları ödülleri artık onlar düzenlemeye, seçici kurullarında da onlar yer almaya başladılar. Bir dönem adlarını bile anmayan dergilerde genç şairlerin şiirlerini artık onlar seçiyorlardı. Artık yazar ve yayıncı örgütlerinin yönetim kurulu üyeliklerini onlar oluşturuyorlardı. Artık günlük gazetelerin kültür sayfalarını onların yazıları, onların fotoğrafları süslüyor, her yılın kültür ve sanat olaylarını, yayımlanan yapıtlarını yazılı ve görsel medyada  artık onlar değerlendiriyorlardı...

 

       Sonra mı? Sonra bir baktım ki, yıllar yılı kırıla döküle varolmuş ve edebiyat dünyasında pek çok yenilik ve cürete imza koyacaklarını umduğumuz, adalet duygusuna vb. değerlere  sahip çıkacaklarına inandığımız o arkadaşlarımız, edindikleri imtiyazlarla bir dönem yerden yere vurdukları o  İstanbul dükalığının yegâne bekçileri oldular...

 

      Eskiden lanetledikleri o geleneğe çöreklenerek, bu kez onlar, 90’lı ve 200’li yılların şairlerine karşı sinsi, stratejik bir savaş başlattılar. Bu kez onlar, hevesle seçici kurullarda  aynı paslaşmalarla aynı lobileri oluşturdular. Bu kez onlar seçtiler, elediler  ya da genç şairleri  kıran kırana yarıştılar. Bu kez onlar, hiçbir okurun belleklerinde bir dizeleri bile yokken, üstat pozlarında kimileri çok yetenekli genç şairlerin kusurlarını sayıp döküp, tabii ki şiirlerini yayımlamadılar.Bu kez onlar, özene bezene hazırlanmış o dosyaları, bir kez okumadan çöp kutularına atanlar oldular (!)

 

       Bu kez de onlar, seçici kurullar oluşturup, gençlerin şiirlerini yayımlamalarının koşulu olarak o kurulların beğenilerini tek kriter saydılar.

 

      O onay masalarını, genç şairlerin tek varlık nedeni gibi dayatarak, gençlerin üslup farklılıklarını, dilsel ve düşünsel, ideolojik vb. aykırılıklarını, farklılıklarını süren manipülasyona ve İstanbul merkezli kimi sözde onay masalarının dayattığı homojleşmeye sevk ettiler.

 

     Bir dönem tekke-mürit ilişkilerine  öfkelenen bu “eski”  arkadaşlar,  kendi lobilerini  oluşturup, erk olma histerileriyle şuur kaybında birer edebiyat komiseri oldular.Kısacası, eski kurbanlar yeni cellatlar; eski mazlumlar, yeni zalimler oldular(!)

 

     Şimdi birçoğu orta yaşlarını aşmış ve  kimilerine bir zamanlar, -ama bir zamanlar- içtenlikle inandığım bu arkadaşlar, yıllar önce benliklerinin nasıl yaralandığını, o kıyıcı ve sevgisiz edebiyat dünyasındaki statükoya nasıl öfkelendiklerini unutmuş görünüyorlar...

 

      Şimdi onlar, oturdukları koltuklara sımsıkı tutunmuş, iktidar çığlıkları atıyorlar; bir dönem eteklerine tutundukları kimi “üstat”lardan öğrendikleri eski ayak oyunlarını bir bir yürürlüğe koyuyorlarYazdıklarıyla on okur bulamayıp bir baltaya sap olamadıklarından, hiç değilse bir sapa balta olup kendilerine kendilerince rakip ilan ettiklerini kesip biçerek ve kendi hiyerarşilerini kurarak gençlik yıllarında sıska kalmış  egolarını belki böyle onarıyorlar.

 

      Bu vakaları biraz özenle izlemeye alırsanız, yazılarında hep “nesnellik”ten söz ederek sübjektif, hep “etik”ten söz ederek de yazın ve yaşam pratiklerinde etik dışı adamlar olduklarını fark edersiniz.

 

       Çok sayıda koltuğa sahip olup onlara sımsıkı yapışmanın; birilerinin şiirlerini tutup çöpe atmanın, kitap tanıtmanın, yayıncı-yazar örgütlerinin yöneticisi, şiir seçici kurulların üyesi-onay masası- olmanın vb.daha  pek çok şeyin şairlikle, yazarlıkla ne ilgisi var? Şairle okuru arasındaki bağı kuran yapıt değil midir?Bu, edebiyatın tarihsel sürecinde de hep böyle olmmış mıdır?Geriye dönüp bir bakalım kim ödül aldığı veya verdiği için bir yazı adamı olabilmiştir veya Ahmet Arif'in bir ödülü mü vardı ya da Nazım Hikmet, bir şiir seçici kurulunda mı yer almıştı?

 

       "Bir şair, şiirlerini kimsenin estetik, ideolojik ölçütlerine (veya ideolojik yadsımalarına) uydurmak zorunda değildir. Her şair, kendi şiirinin kurallarını kendi koyar!”

 

       Onlar, edebiyat dünyasına, ilişkilerine hiçbir yeniliği, cüreti getiremediler; burunlarının dibindeki hiçbir sıkıntı ve haksızlığa da itirazları yok. Şimdi pirinçten taş ayıklar gibi şair ayıklıyor, o yaralı benlikleriyle seçici kurullarda birileriyle paslaşıyor veya birilerini çelmeliyorlar. Bir dönem yaşadıkları aşağılanmaları onlar da başkalarına, aynı uğraşın ve aynı kulvarların yeni insanlarına yöneltiyorlar. Onların öfkeli, depresif, kıskanç hallerinden bazen ben de payımı alıyorum.Fakat farkımız , onlar, lobileriyle, İstanbul merkezli ilişkileriyle,    parselledikleri gazete, dergi sayfalarıyla sizlere adlarını -zoraki- duyuruyorlar, ben sadece yapıtlarımla ve onlara (da) restlerimle...

 

    

 

      Onlar, her suyun başında, her organizasyonun kenarında kıyısında maharetleriyle var, ben ise hiçbir yazar örgütüne üye bile kalmadan, hiçbir lobide olmadan sadece okurlarımla...Ben, ne duruşumu ne yazdıklarımı, onların rıza ve beğenisine sunmaya, hakkımda yazacakları iki gazete, dergi yazısıyla vb. varolmayı yeğlemeye yaşadıkça tenezzül etmeyeceğim... 

 

      Ben bu yüzden şiiri, şairin kendisinin veya okurun dışında birilerinin değerlendirmesi, onaylaması gerekmediğini düşünüyorum. Ne hakla ? Niçin? Demiştim zaten: “Bir şair, şiirlerini kimsenin estetik, ideolojik ölçütlerine (veya ideolojik yadsımalarına) uydurmak zorunda değildir. Her şair, kendi şiirinin kurallarını kendi koyar!”

 

       Okurlarımın, bazı genç şairlerin şiirlerini bana okutarak onaylatma eğilimlerini bu yüzden anlamsız buluyorum.Yirmi beş yıldır yazıyor olmamı  kullanarak bir onay masası olmayı, çevremizde yüzlerce iktidar biçiminin bir türevi olmayı reddediyorum...2000 yılından beri hiçbir şiir yarışmasının seçici kurulunda yer almadım. Bu, anlamasını bilenler için  bu kulvarda her tür imtiyazdan feragat etmektir; anarşist bir tercihtir, bir resttir!

 

       Şairin işi, iyi şiir yazmaktır;  budur! Bu yüzden hiçbir şairin üstad edalarıyla orda burda bir onay masası olma görevi yoktur! Daha ilk şiirlerimi yazarken, şairliğin reçetesinin olmayacağını ve" her kuşun ancak kendi kanatlarıyla uçabileceğini" söylemişti bana Diyarbakırlı Veysel baba (Öngören).Bu sözlere ve onun anısına ben  hep inandım...

 

      Bu yüzden örneğin, sağlığında görüşmemize,1991 yılına kadar  sık sık telefonla konuşmamıza rağmen Ahmed Arif ağabeyime  bir tek şiirimi bile okumasını önermedim; keza 1982 ve 83’te birkaç kez görüştüğüm, o dönem aynı dergide yazdığım, dergi bürosunda sık karşılaştığım Hasan Hüseyin’e de böyle bir öneriyle gitmeyi aklımdan hiç geçirmedim.Bu yüzden Ahmed Arif, bir ara gidip yayınlanmamış bir şiir dosyamı, o yıllar Cumhuriyet’te  köşe yazıları yazan  Mustafa Ekmekçi’den alarak, “Yılmaz, bana göndermiyor, ben bunu bir okuyup getireceğim,” diye almış; bunu, Ahmed Arif”in  sağlığında  iyi dostu Av.Canip Yıldırım, geçtiğimiz yıllarda Ankara’da bir sohbetimizde anlatmıştı.Canip Yıldırım, halen Ankara’da yaşamaktadır...   

 

      Bu yüzden genç şairlerin, “sen şair olabilirsin”, “sen olamazsın” veya “sen şu derse daha iyi çalışmalısın” diyen kimi  sözde “şair”lerden uzak durmalarını; böylelikle kimi onay masalarının varlık nedeni olmaktan hem kendilerini hem de  belki bu işlere koşuşturmaktan düzgün bir tek dize yazayamayan o adamları kurtarmalarını ve ürettiklerini -tıpkı benim yaptığım gibi- zamanın ve okurun vicdanına sunmalarını öneriyorum.

 

      Zamanı geldiğinde o eski yavru balıkların, yani dönemimin kimi  genç şairlerinin bizim o eski mağduriyetlerimizin anısına sadakatle belki bunları size açıklayacaklarını umuyordum, olmadı.Bu yüzden bu yazıya, bu değinilere şimdi, yanılgım zamanın aynasında kesinleşince yer açtım.

 

      Onlar, bir zamanlar posalarını çıkaran, benliklerini yaralayan, yoksayan, iten, dışlayan ya da yarıştıran mevziilerde şimdi belleksiz, zaaflarına yenik, iradesiz oturuyorlar (!)

 

       Bu yüzden bu, bir “hayat bilgisi” notu çocuklar:  “Mazlum, gün gelir zalim olur” ve bazen eski kurbanlardır yeni cellatlar.Evet, bazen eski kurbanlardır yeni cellatlar...  

 

  

  

  Yazdır Facebook'ta Paylaş Arkadaşına Gönder YAZILARINDAN





      DUYURU

ŞARKISI BEYAZ


3. Baskısı çıktı!
(Roman, 265 sayfa-Nemesis Yayıncılık)



KONUŞSAM SESSİZLİK GİTSEM AYRILIK


5.Baskısı çıktı!
(Bütün şiirleri:1.kitap/120 S.-Nemesis Yayıncılık)


FERİDE


13.Baskısı çıktı!
(Bütün şiirleri 2. kitap/96.s.-Nemesis Yayıncılık)



 



Uzun süredir yeni basımlarını yaptırmadığım ve okurun ısrarla aramaktan caymadığı yeni baskılar yayınlanıp raflarda yerlerini aldıktan sonra, yeni kitaplarım 2012 yılı içinde sırasıyla yayınlanacaktır. Bilginize sunar, selam ederim...(Y.O.)


      MULTİMEDYA



      GALERİ




   KENDİ SESİNDEN ŞİİRLERİ