|
BİR GENÇ ŞAİRE
YILMAZ ODABAŞI

"Kuşku, bizi çok yetişkin yapar. İnanarak bakmalıyız olup bitene, inanarak dinlemeliyiz insanları. Herkesin yalan söylediğini düşünürsek, kendimizinkiler dışında hiçbir doğrumuz kalmaz…”
Günün hikayeleri, acıları, gündemleri düne ait olanı yener; zira, dün çekip gitmiş, olup bitenin dehşeti, gizemi yitmiştir. Yine de bugünün dün ile beslenip sonraki günlere evrileceğini bilenler, öncekini yadsımaz ve kendi koşulları içinde eski emeğe bir anlam atfederek temkinli atarlar genç adımlarını...
Bizim adımlarımız ise çok kurşunlanmıştır; bu yüzden yaralı ayaklar taşıyan ömürlerimiz, kös kös bakınarak uzun yaşayan kaplumbağaların dünyasında daha çok kısacık ömürlerin telaşıyla koşuşturan kelebeklere benzer.Ama bütün telaşımıza rağmen pekala biliriz ki kaplumbağalarındır dünya; bunu, bu reel duruma itirazı, bir de ölümün bilincini hiç unutmadan yaşarız bu yüzden...
Bu yüzden şiirlerimizde “yenik serçe”ler, zarif, kırılgan kelebekler ve hayatla, sistemle erken tanışmanın dehşetiyle yaşından fazla büyümüş başı belada çocuklar dolaşır hep. Kaplumbağaların, yani yetişkinlerin dünyasında hayatın ve insanın kaç buçuk bucak olduğuna dair hüsran silsileleriyle ihtisaslı kılınmışızdır çünkü.
Bu yüzden bir ömre çok hikaye sığdırıp sağ kalmış olmanın tek imtiyazı, (eğer bu bir imtiyazsa) gereğinden fazla anı ve örselenmişlik biriktirmiş olmaktır; ama yazıyorsanız, yazdıklarınızın hayatla sınanmış olmasıdır bir de. Bu da “izlenim”siz, hikayesiz olmaya her zaman yeğdir...
Hayat ve şiir, sizin üzerinizden geçip gider; hem zaman hem de şiir, böylesi ucuz tercihleri her zaman yener…
Çok hikaye anlatan, ama kendi hayatının hiçbir hikayesi olmayan bazı yeni yetme “yazar"lara göre, kendi doğumundan önce hayatın tescil ettiği hiçbir yaşanmışlık yoktur; bu yüzden birinci tekil şahıs anlatımlara kıl’dırlar. Çünkü “özne” değildirler ve belki bu yüzden hayatın öznesi olabilenlere dürtüsel bir nefret duyar, bunu da apaçık adlandırmaktan imtina ettikleri için de, öğrenmeye henüz heves ettikleri edebi kriterle bunu açıklamaya, savlarına böyle kılıflar uydurmaya çalışır, doğrusu buna da ancak kendilerini inandırırlar.
Aslında anlamak gerekir ki, hayat ve yaşadıkları sosyokültürel dönem, onlara büyük hikayelerde, serüvenlerde özne olma ve bu hikayelerin imbiğinden bir “kimlik” oluşturma olanağı vermemiştir. Verse bile, cüretleri neye, ne kadar yetecekti, o da bir başka boyutudur konunun...Onlar, kendi içlerindeki “yabancı”ya, boşluğa baktıklarında, orada bir “kimse” göremeyince, iğdiş edilmiş içlerindeki haseti bir biçimde istifra etmelerinin de çok anlaşılabilir bir şey olduğunu düşünüyorum...  Muhalif bir kimlik ve duruş da bazen bir iktidar oluşturur; tabii o “kimlik” çizilmelidir. Çünkü en çok da muhalifler, her tür erk ve kurumun, iktidarın dışında varlık bulmalı, kendilerine kurumların dışında daha özgün, daha sivil, özerk ifade olanakları oluşturmalıdır.
Kimilerinin, yazarın “özne” olduğu ifade biçimlerine taşıdıkları antipatiye gelince, burada gözden kaçırılmaması gereken bir nüans var ki, o da şu: Bir adam, askerlik anısını sadece konuşarak anlatıyorsa, sadece askerlik anısını anlatıyordur; fakat bir yazar, bir yaşanmışlığı anlatıyorsa, o betimlemelerin içinde dünden beslenip diyalektik bir ilintiyle bugünle ilişkilendirilen bir felsefi ya da mantıksal düzenek, bir gönderme vardır veya muhakkak olmalıdır. Anlatımının katmanları olmalıdır.
 Kuşku, bizi çok yetişkin yapar. İnanarak bakmalıyız olup bitene, inanarak dinlemeliyiz insanları. Herkesin yalan söylediğini düşünürsek, kendimizinkiler dışında doğrumuz kalmaz. Bir adam durduk yerde bir süreli yayında bir konuda bir yazı yazıyorsa, onun bir meramı, hayata, orta yere savurmak istediği bir ünlemi vardır. Ama onun karşısına dikilip, ”Dünya kaplumbağalarındır, bu yüzden bunları yazmaya ne gerek var!” derseniz ve demekle de kalmaz, bu yaklaşım biçimini yazarlığınızın temel izleği yaparsanız, siz de o kaplumbağaların safında düşünüyorsunuz demektir ki, bu üslubu benimseyen hiç kimsenin ne bir yazar ne de vicdan sahibi sıradan bir insan olmayı başardığı bile görülmemiştir.
Çünkü nereden biliyorsunuz ki belki de o, zaten dünya kaplumbağaların olduğu için yazıyordur...
Ankara’ da bir genç şair, bir gün bana:” Abi, sana çatarsam, yolum açılır! Duydum ki bu işler böyle oluyor” demişti. Sonra da katıldığım bir söyleşide (sanırım 1997 yılı olmalıydı) bunu yapmış ve: “Ahmed Arif, Ahmet Telli, siz, üçünüz de feodallersiniz!” diyerek o kalabalıkta bağıra çağıra itham etmişti. Ben ise, söyleşi bitince, onun koluna girerek çıkmıştım oradan. Çünkü bu ülkede yeni estetik ve ideolojik tercihleri, önermeleri “feodalleri” de itham eden o yirmili yaşlarında gençler oluşturacaklardı. Buna çok inanıyordum...
Feodalite, onlarla birlikte tasfiye olacak, (her ne kadar yıkılacak “feodal” ben olmasam da) onlar yıkacaklardı… Her neyi yıkacaklarsa, onların bir şeyleri yenileyeceklerine hep inanıyordum...

Bu tepki ve bu ithamın içerdiği ayrıksı ve içeriden cüret -zira o da bir Kürt’tü- hoşuma gitmişti.Ben de yirmili yaşlarımda öyle uçarı bir varlıktım(!)Elbette bir şeylere kızacak, yeni edebi ve estetik tercihleri, kurguları bazen de bu hınçtan ve hırstan oluşturacaklar, diye düşünmüştüm. Sonra o delikanlıyla çok sık görüşmüştüm o yıl. Çünkü esmerliği, cüreti ve hırçınlığı, bir zaman Diyarbakır’dan yazarak, kanayarak gelip geçmiş kendimi andırıyordu... Yıllar geçti ve o ithamlardan sonra ondan da “yeni” bir edebi-estetik tercih çıkmadı... Yani bize çatmakla yolu da açılmadı(!) İlk olarak 1994’te bir imza günümde tanıştığım o genç, şimdi otuzlu yaşlarında olmalıdır.Ona şunu söylemek istiyorum:
Elbette ki bir yapıyı, bir çatıyı yıkarsınız, yıkabilirsiniz; kendinize, ürettiklerinize güveniyorsanız, bağışlamaz, yerle bir edersiniz! Bizlerin ürettikleri, filan müteahhidin binası değildir; sanat ve daha özelde yazı, hep yeni gelenlerin öncekileri yerle bir etmesiyle gelişmiştir ve edebiyat tarihi bunun örnekleriyle doludur. Ama öncekinin yerine “daha yeni” ya da “daha iyi” bir şey koymanız gerekir...  Biz, bu ülkede ustalarımıza çatarak, sataşarak şair olmadık. Şiirimizi yazdık, kendi hikayelerimizi anlattık ve bu dünyayla, hayatla, sistemle ve bu sistemin yarattığı ucube insanla ihtilafımızı, birey ve kuşak olarak da coşkularımızı ya da yıkımlarımızı yazdık. Ama asla eyyamcılığa, ithamcılığa, edebiyat komiserliğine soyunmadık; yazarlığımızı başkalarını çelmeleyerek edinmedik, asla böyle var olmadık. Hatta bunu yeğleyenlere hep acıyarak baktık. Hiçbir otoritenin safında, sofrasında yer almadık; şiiri manipüle ederek gençlerin önünü kapayanlarla yıllarca kesintisiz kavgalar ettik. Bunu bir sorumluluk bildik.
Fakat onlar, edebiyatla iştigal etmek adına bizim hayatlarımızı yakın markaja alıp ithamlar yöneltmeyi, sıkı şiirler yazabilmekten daha kestirme bir yol saydılar. Yetmezlik duygularıyla bizimle, gölgeleri ve ceketleriyle kavga edenler her dönem oldu kuşkusuz ve daha olacaktır da.
Çoğu zaman bu ülkede bir şeyler yapmayanlar, bir şeyler üretenlerden daha fazla patırtı çıkardılar. Fakat, şair olmak adına siz, olup biteni entelektüalize etmeye çalışan bir dilsel üslubun laf ebeliğiyle bir tür edebiyat komiserliğine soyunursanız, zaman, hayat ve şiir, sizin üzerinizden geçip gider; hem zaman hem de şiir, böyle ucuz tercihleri her zaman yener!
Bu kadar-gereksizce- konuşmak yerine, insanların okuyup ezberledikleri, olmadı sadece benimsedikleri iki dizenizi göstermelisiniz mesela! İki dizeniz olmalı her şeyden önce… Üstelik o kötü, bu eğri, bu ilkel, bu feodal de, senin modernitenin ya da postmodern yapıtların nerede ve ürettiğin ne? diye sormazlar mı!
Elbette ki bir yapıyı, bir çatıyı yıkarsınız, yıkabilirsiniz; kendinize, ürettiklerinize güveniyorsanız, bağışlamaz, yerle bir edersiniz! Bizlerin ürettikleri, filan müteahhidin binası değildir; sanat ve daha özelde yazı, hep yeni gelenlerin öncekileri yerle bir etmesiyle gelişmiştir ve edebiyat tarihi bunun örnekleriyle doludur. Ama öncekinin yerine “daha yeni” ya da “daha iyi” bir şey koymanız gerekir…
Bak, on yıl önce bir konferans salonunda beni hiç olmadığım bir şeylerle itham ederken, benim seni, sizi anladığımın gölgesi kadar beni anlamaktan yoksun olduğunuzu gördükçe burkularak gülümsüyor, çünkü bu halinizi acınası buluyorum; acınası olmaktan daha berbat ne olabilir?
Hatırlar mısın o ithamından sonra bir ara evime geldiğinde, “Sen edebiyatın Yılmaz Güney’isin,” demiştin bana. Bu komplimana karşı sustum; çünkü ben Yılmaz Güney dahil bütün büyüklerime ve anılarına karşı haddimi bilirim. Ya sen?
Senin yaşından beş yıl eksik süre, yani tam yirmi beş yıldır yazıyorum ve bunun takdirini de her zaman kendime değil, kendimin dışındakilere, zamanın vicdanına bırakmışımdır. Mesele, bas bas bağırmak veya birilerine çatarak dikkat çekmek değil, varlığını ve ürettiklerini vakur, adil ve soylu biçimde paylaşmaktır.
Doğrusu nasihat eden ve yaş ve konumda olmayı hiç benimsemiyor ve sanırım hayatımda ilk kez böyle bir yazı yazıyorum. Sanırım yaşımız, yaşadıklarımız arada bir böyle ad belirtmeyen ve özelden genele yazılmış yazılar, mektuplar yazmak gibi bir sorumluluk da yüklüyor bize. Edebiyat, çatışmak için seçilecek bir kulvar değildir. Biz insanların toplumsal hayatta, siyasal ve sosyal pratiklerinde başaramadığı hoşgörü ve uzlaşmayı edebiyata taşımak gibi bir çaba içinde de olabileceksek yazalım, yoksa sadece çatışabileceğimiz başka kulvarlar arayalım, derim. Benim önerim budur. Selamlarımı, sevgilerimi sunarım...
-------------
Not: Bu yazı, kendisine yönelik bir sataşmaya yanıt niteliğinde Yılmaz Odabaşı tarafından üç yıl önce -herhangi bir isim anılmadan,- Esmer Dergisi için yazılmış, aynı dergide yayınlanmış, genel anlamda genç şairler için hala işlevsel olabileceği düşünülerek yeniden paylaşılmıştır...
|