YILMAZ ODABAŞI WEB SİTESİ   

www.yilmazodabasi.com.tr

 

Yılmaz Odabaşı nın, yeni basımları kitabevlerinde bulunamayan ŞARKISI BEYAZ, AŞK BİZE KÜSTÜ, EYLÜL DEFTELERİ, KONUŞSAM SESSİZLİK GİTSEM AYRILIK, AŞK TEK KİŞİLİKTİR gibi kitaplarının yeni basımları ve yeni kitapları hazırlanmaktadır...BÜTÜN KANAMALAR UMUTTAN, GÜNEYDOĞU DA GAZETECİ OLMAK ve HAYAT BİLGİSİ NOTLARI gibi kitaplarının ise yeni basımları yapılmayacaktır...

   DÜŞ LABİRENTİ
      27.01.2010 tarihinde yazılmış ve 506 kere okunmuş.

      DÜŞ LABİRENTİ

         YILMAZ ODABAŞI

            

        Bir taşra otobüsü, şehirlerarası yolda Orta Anadolu'nun bir ilçesine doğru yol almaktadır. Dışarıda ilikleri donduran soğukta korkunç bir ayaz vardır.

      Otobüsün 21 no'lu koltuğunda oturan yirmi sekiz ila otuz yaşlarındaki kasaba öğretmeni erkek yolcu, 15 no'lu koltukta oturan genç kadına gözlerini mıh gibi dikmiştir. Otobüsün penceresinden dışarıyı izleyen genç kadın, kendisini dikkatle izleyen adamın varlığından bile habersizdir.

     Yolcuların kimileri sohbet etmekte, kimileri uyumaktadır. Otobüsün içi dışarıdaki ayaza inat sımsıcaktır. Kasaba öğretmeni, suretini yandan görebildiği genç kadını bıkıp usanmadan izlemeyi sürdürmektedir, dalıp gitmiştir…

     Otobüs, tekerlerine takılmış zincir seslerinin de arttırdığı gürültüyle yol alırken, genç adam, gözlerini adeta genç kadının görüntüsünde unutmuştur. Günbatımı saatleridir; gökyüzündeki gri fonda kar taneleri savrulmaktadır.

      

      Geride kalan yollara, geçen zamana rağmen, adam gözlerini kadının üzerinden ayırmamıştır...Kadın ise uzaklara bakmayı bırakmış, uzandığı koltukta gözlerini kapamış, arada bir kirpiklerini kırpıştırmaktadır. Göz alıcı bir görünümü vardır; beyaz teni, upuzun simsiyah saçları ve masum yüzüyle bir masal perisini andırmaktadır. Üzerinde hiçbir takı yoktur. El çantasını eteğinin üzerine bırakmış, narin ellerini de üst üste çantasının üzerine koymuştur.

     Adam, yüzünde üzüntülü ve bir o kadar da şefkatli bir ifadeyle genç kadına bakmayı sürdürürken, otobüsün içindeki mide bulandırıcı havasızlık da, kulaklarında uğuldayan motor sesi de hiç umurunda değildir.

      Arka koltuklarda bir çocuk, önüne açtığı naylon torbaya öğürerek istifra etmekte, çocuğun öğürtü seslerine otobüsteki teypte çalınan otantik bir şarkı eşlik etmektedir. Bazı yolcular başlarını çevirip arka koltuklara bakarak öğürtünün öznesini görmeye çalışırlarken, kadın, bir an çevresine bakındığında gözlerini kendisine mıh gibi dikmiş adamı ilk kez görür; çünkü 16.00 otobüsüne kadın ön kapıdan, adam ise arka kapıdan binmiş ve otobüs iki saattir hiç mola vermemiştir. Genç kadın, kendisine faltaşı gibi aralanmış gözleriyle bakan adamın görüntüsüyle bir an irkilir. Sonra hemen yüzünü çevirip başını önüne eğer.Adam, üst üste iki kez esnedikten sonra kadını gözleriyle taciz etmeyi sürdürür...

      Adam, bir ara saatine bakar, yola bakar ve siyah el çantasına usulca elini uzatır. Muavinle bakışırlar; adam yakındaki yol ayrımını göstererek ineceği anlamında bir işaret yapar ve dönüp yeniden kadına bakar; kadın da kalkmak üzere toparlanmaktadır…

Adam çantasını ve kitaplarını eline alıp otobüsün koridorunda usulca ilerlerken kadın da kalkar. Karşılaşırlar. Kadın adama ürkek gözlerle bakar. Hiç konuşmadan ön kapıya doğru yürürler. Otobüs “Gümerdiğin” yol ayrımında durur. Şoför, ön kapı için otomatik düğmeye basar. Dışarıdan içeriye sert, soğuk ayazın bıçak gibi soğukluğu girer. İnerler.

      Otobüs yeniden yoluna devam eder. Günbatımı saatleri o ıssız yol kıyısında iki yabancı kalakalırlar. Adamın gözlerinde sımsıcak parıltılar vardır. Kadınla arasındaki birkaç adım mesafeyi daraltarak sorar:

     “Siz nereye gidiyorsunuz?”

     “Ben… Ben Nahçıvan köyüne gideceğim. Ama bu saate kalacağımı hiç düşünmemiş

tim.Üstelik korkunç bir soğuk var! Geceye kaldım işte, geceye!”

     “Merak etmeyin! Öğretmen misiniz?”

     “Evet, evet! Ya siz?”

     “Ben de, Gümerdiğin Ortaokulu'nda.”

     “Ne güzel! Hiç değilse bir meslektaşımla bu ıssız yerde kaldığıma üzülmeyeyim, üzülmeye yim!”

     “Tabii tabii! Aramızda sadece beş kilometre varmış, ama bugüne kadar hiç karşılaşmamışız. Kaç aydır buradasınız?

     “Altı ay oldu, daha yeni sayılırım.”

     “Tam dört yılım doldu benim, döört!” diye bağırır adam.

       Az ileride Gümerdiğin ve Nahçıvan'ın zıt yönlere saptığı yol ayrımına doğru bir süre yürürler. Adam birden kadına bir öneride bulunur:

      “Bakın, birazdan hava kararacak. Tek başınıza bu ıssız yoldan gidemezsiniz. Ayaz berbat! Ben sizi bırakmak isterim, ama bırakıp dönersem hava tamamen kararmış olur ve inanın bu soğukta donarım!”

      “Hayır! Benim için böyle bir zahmete girmenizi istemedim ben.”

      “Peki, nasıl gideceksiniz şimdi bir başınıza?”

      “Bilmem... Gitmem gerekiyor işte. Geç kalacağımı ve bu kadar soğuk olacağını bilseydim, hiç değilse köyden bir öğrencime haber verirdim. Bir eşekle gelir alırdı beni. Gelir alırdı…”

      “Hoca hanım, en mantıklısı şimdi biz Gümerdiğin'e gidelim. Sizi orada konuk ederim. Sabahleyin sizi oradan bulacağımız bir arabayla, araba bulamazsak bir hayvanla mutlaka göndeririz. Gündüz gitmek kolay olur. Üstelik bu soğuk kırılır biraz.”

      “Yarın okul var. Geç kalırım. Ben sizi hiç tanımıyorum üstelik. Hem rahatsız etmek de istemem. Buradaki insanları biliyorsunuz, ne derler sonra…”

      “Yok! Yok hiç merak etmeyin. Kimse bir şey diyemez. Hem bu havada okulların kapanması da gerekmez mi? Kar diz boyu işte! Hoca hanım, vakit kaybediyoruz. Korkmayın, ben bu ıssız yolun karanlığından daha güvenilir değil miyim?”

     “Tamam. Başka çarem yok gibi… Sabah erkenden dönerim. Size de yük olacağım için kusura bakmayın.”

     “Yük olur mu, olur mu hiç!”

     “Gümerdiğin 3” yazılı kırık saç levhanın bulunduğu patika yola girerler. Görünürde kendilerinden başka canlı yoktur. Sert ayaz yüzlerine bir tokat gibi çarpmaktadır. Ayazın soğuğunda yüzleri allaşmıştır. Birbirlerini hiç tanımayan iki insan, birer adım mesafeyle ancak onbeş yirmi adım yürüyebilirler. Genç kadın sessizliği bozar:

     “Çok üşüyorum, çook! Rüzgâr geri itiyor beni. Adımlarımı rahat atamıyorum!”

     “Evet, çok soğuk. Ben de yürümekte zorlanıyorum. Size paltomu vereyim.”

Kadın iki kez, “hayır, hayır” diye bağırsa da, adam paltosunu genç kadının sırtına atar. Kadın giyer; palto ayak uçlarına dek sarkmıştır. Ama o koşullarda ikisinin de böyle bir ayrıntıyla ilgilenecek halleri yoktur.

      Adam kaşkolunu yüzüne bağlar. Sadece gözleri açıkta kalmıştır. Gözlerini de kısmış, sağ elindeki çantasını sımsıkı kavramıştır. Hırçın rüzgârın estiği yöne doğru yürümeyi sürdürürler .Hava kapalıdır; gün, diğer günlere kıyasla sanki daha erken kararmıştır. Adam ayazın uğultu suna baskın çıkmaya çalışan bir sesle bağırır:

     “Adınız neee?”

     “Cemreee!”

      Yürürler. Kar artarak yağmaya, ayaz artarak uğuldamayı sürdürür. Saçlarına kar taneleri birikmiştir. Yolu yarılamaya az kalmıştır, ama kadının direnci tükenmek üzeredir. Cesaretini toplayıp adama seslenir:

    “Ben çok, çok kötüyüm. Donacağım! Ben size…Size tutunabilir miyim?”

    “Tabii. Ben söyleyecektim ama, ne bileyim işte bir an çekindim. Sokulun, sokulun! Az kaldı…”

      Upuzun karlı yolda dört ayak izi bırakarak yürümeyi sürdürürler. Kadın bir ara durup bağırır:

    “Ayaklarım donuyor sanki, çok üşüyorum, evet, neredeyse donuyor parmaklarım. Ben çok kötüyüm!”

      Kendi ayakları da çok üşüyen adam, bunu sezdirmemeye çalışarak bağırır:

“Güçlü olun, kendinizi bırakmayın. Yolun yarısına geldik. Evde sobayı yakarım. Bir sıcak çay yaparım. Sımsıcak! Dayanın!”

     “Hayır! Ben gidemiyorum. Kahretsin! Ayaklarım tutmuyor ki!”

Adam telaşla durur. Kendini güç bela taşımaktadır ve bu nedenle kadını sırtında taşıma fikrinden hemen cayar. Yolun kıyısına yönelip kadını da yanına çeker. Uçları morarmış parmaklarıyla pantolon cebinden çakmağını çıkararak bağırır:

     “Önüme geçip paltoyu siper yapın, ben ateş yakacağım, ateeş!”

Kadın, ayazın geldiği yöne sırtını dönerek kendini siper eder. Adam önce elindeki gazeteyi güçlükle yakar. Gazeteyle önce bir dergiyi tutuşturur ve seslenir:

     “Ayakkabılarınızı çıkartın, ayakkabılarınızı!”

Kadın çömelip ayakkabılarını çıkarmaya çalışırken, ateş ayazın gücüyle çabucak söner. Ayaklarıyla ayakkabısının üstüne basan kadın yeniden açar paltoyu. Adam yere düşüp ıslanan dergiyi bırakarak, elindeki iki kitaptan birini ucundan tutuşturur bu kez. Eğilip kadının ayaklarına yaklaştırır. Kadın bir yandan ağlayarak sağ ayağını azalıp çoğalan ateşe uzatır.

      Adam bağırır:“Kitap okunmak içindir, okunmak! Ama… işte!”

      Son sözcükler ağzından boğuntulu çıkar. Kadına seslenir:

     “İdare eder misiniz?”

     “Herhalde ederim,evet evet, ederim!”

      Kadın adama tutunarak ayakkabılarını yeniden giyer. Geride yanmış dergi ve kitapları bırakıp hızlanırlar.Adımlarını daha uzun, daha sık atmaya başlamışlardır. Aslında her ikisi de birbirlerine sezdirmeden ağlamaklıdırlar...

      Derken, önce Gümerdiğin'in ışıklı minaresi görünür. Bu görüntüyle yüreklerine ılık bir ürperti yayılır. İkisi de gözlerini minareye dikmiş, her adımda bir boyutu ortaya çıkan kasabanın uzaktaki sımsıcak görüntüsüne kapılmışlardır.

     Çok geçmeden kasabadaki köpeklerin sesleri işitilir ve uzaktan tek tük evlerin cılız ışıkları görünür. İkisi de soğuktan  sersemlemişlerdir. Artık konuşamaz, sadece yürürler…Kasabanın girişinde köpekler birden çevrelerine üşüşürler. Fakat adamı tanıyarak dönerler. Kahve her zamanki gibi canlıdır. Birkaç kişi hafif buğulu camdan dışarıya, kendilerine bakmaktadır.

     Adam, dört yıldır kasabaya ilk kez bir kadınla birlikte geldiğini ve kasabalıların, kahvenin penceresinden görecekleri kadını birbirlerine anlatacaklarını düşünüp sevinir bir an. Bir keresinde bir öğrenci velisi: “Hoca, sen erkek değilsin herhalde (!) Evlenmiyorsun,” demişti. Oysa o, birini bekliyordu; ne bilsinlerdi! İşte şimdi kendisine tutunarak yürüyen bu kadın, belki  hep beklediği “o” kadındı. Ne bilsinlerdi...

     Adam kahvenin üç ev ilerisinde bir evin kapısını soğuktan uyuşmuş elleriyle açar. Kapıyı itip önce kadını buyur eder. Evin soğukluğu dışarıdan farksızdır. Adam hemen sobanın yanında baltayla kesilmiş odun parçalarını sobaya yerleştirip gaz döker.Birkaç dakika sonra soba gürül gürül yanmaya başlamıştır. Odanın diğer ucunda dirseklerini başına doğru çekip oturan genç kadın, isteksiz  adımlarla ve yüzündeki bezgin ifadeyle sobaya sokulur.

     Artık kendilerine gelmeye başlamışlardır. Saat 20.30 sularıdır. Köyün içinden köpeklerin upuzun ulumaları duyulmaktadır. Adam küçük el radyosunu açar. Mutfağa gidip döner ve elinde tuttuğu su dolu demliği sobanın üzerine bırakır.

      Genç kadın bu arada evi dikkatle inceler. Daracık odada gördüğü kitapların sayısı en az ikiyüz elli adettir. Kitaplığın yanında bantla yapıştırılmış bir kâğıtta “bütün umudum kendimde” yazılıdır. Öbür ucunda ise “pulsuz bir dilekçe” başlıklı küçük bir afiş vardır. Divanın üzerinde kirli gömlekler, pantalonlar yere rastgele saçılmışlardır. Kirli bir yolluk, ancak odanın yarısını kapatabilmiştir.Adam sevinçle söze girer:

     “Ben hayatımda böyle kötü bir yolculuk yapmamıştım. Bu yoldan yıllardır gelir giderim. Soğuğun böylesini inanın hiç görmemiştim. Ama gördünüz mü işte geçti, geçti! Çay da birazdan hazır olur. Patlıcan konservesi var. Ama isterseniz yumurta da kırabilirim. Zeytin ve peynir ya da?”

     “Şimdi patlıcan filan almaz benim midem. Kahvaltı edelim, olur mu?Kahvaltı,” der kadın.

     Adam mutfağa girer. Çok geçmeden yağ çıtırtıları ve üç yumurtanın kırılışları ayrı ayrı duyulur.

     İçeri girdiğinde bir naylon torbadan çıkardığı ekmeği sobanın üzerine bırakır adam; iki çay bardağı ve toz şeker getirir. Birlikte yumurtaya abanırlar.

     İkisi de yorgundur, fazla konuşmazlar. Adam her an bir hata yapacağı korkusuyla konuşmaktan sakınır. Kendine güvensizdir. Kadın ise bir an önce uyuyup sabahleyin okuluna dönmeyi düşünür sadece. Bu nedenle uyumaktan söz eder adama. Saat 21.00 sularıdır.

     Adam, diğer odada bir yatak daha bulunduğunu söyleyerek sobanın bulunduğu odadaki yatağını kadına verir. Yorgan ve yastık getirip yatağın üzerine bırakır ve iyi uykular dileyerek çıkar. Oysa ki, diğer odada yatak filan yoktur. Değil yatak, başka eşya da yoktur.

     Adam boş odada tek battaniyeye sarılır. Battaniyenin yarısını altına, diğer yarısını da sırtına çeker. Çok üşür ama… Sonra kalkıp ışığı yeniden yakar; koca odadaki tek eşya olan bir çiviye asılı eski takım elbiseyi, kazak ve alt eşofmanın üzerine giyer. Yeniden uzanır...

     Gece boyunca tatlı düşlerle uyuyup uyanır adam. Kadını çok beğenmiştir. Artık ondan ayrılamayacağını düşünür. Ayıp olmayacağını bilse, sabah uyandığında ona evlenme teklifi yapacaktır. Ama genç kadın, o an onun ciddiyetinden kuşku duyabilir. Biraz zaman gereklidir. Ama nasılsa tanımış, bulmuştur onu. O da yapayalnızdır. Ne güzel bir tesadüf  işte onları bir araya getirmiştir.

    

     Adam, soğuktan ve sevinçten dalıp dalıp uyandığı beton zeminde artık soğuğu kanıksar. Tanışmalarını bu soğuğa borçlu olduğunu bile düşünüp avunur...

    Yattığı beton zeminde kasları sızlar durur.Hem sevgi emek değil midir, özveri değil midir? Hem daha samimi olduklarında, beton zeminde tek battaniyeye onun için katlandığını belki bir gün anlatacaktır ona. Daha uzun yıllar mükemmel bir arkadaşlıkları, iyi günleri ve paylaşımları olacaktır. Dört yıl hep böyle sevecen, sıcak bir kadını beklemiştir. O insan, işte şu an birkaç metre yakınındaki odada uyuyandır! O “Cemre” dir işte! Cemre gibi düşmüştür yaşamına. Tam istediği,  tam da düşlediği biridir o…

      Artık onu çıldırtmak üzere olan çorak hayatında, yıllar süren yalnızlığında yepyeni bir dönem başlamıştır…

      Günün ilk ışıklarıyla uyanıp bağdaş kuran adam, bir sigara yakar ve bir süre düşünür. Sonra coşkuyla kalkıp yüzünü yıkar ve saçlarını özenle tarar. Ocağa çay suyu koyar; suyun kaynamasını beklerken dar odanın içinde dalgın dalgın dolaşır. Konuğunun bulunduğu odadan ise henüz hiç ses yoktur...

     Günün ilk çayını bir başına yudumlar. Sonra bir sigara yakar ve bir daha, bir daha… Saat sekizdir. Konuğu henüz uyanmamıştır. Kadının geç kalacağı her dakika, birbirlerini daha iyi tanımaları için konuşacakları sürenin azalması demektir; çünkü uyandığında geç kalırsa eğer, hemen çıkıp gitmek isteyecektir. Adam bunları düşünürken, bir yandan, “yorgundur, biraz daha uyusun” der. Beklemeyi sürdürürken bir an içeri girerek bir kitap alıp okumak ister. Ama konuğunun bundan rahatsız olacağını düşünüp cayar.

      Oda ile mutfak arasındaki dar alanda sıkılmaya başlar adam. Saat dokuz olmuş, ama konuğu henüz uyanmamıştır. Büsbütün uykuda kalmışsa, onu uyandırmanın da bir evsahibi sorumluluğu olduğunu düşünerek ahşap kapıya yanaşır. Artık kapıyı çalmalıdır.Kibarca ve ürkek bir yüz ifadesiyle birkaç kez tıkırdattıktan sonra bağırır:

     “Cemre hanım, saat dokuuuz! Köye gitmeyi düşünüyorsanız geç kalmanızı istemediğim için rahatsız ediyoruum...”

      İçeriden hiçbir yanıt gelmez. Kapıyı iki kez daha çalar. Aynı sözcükleri yineler. Ama içeriden hiçbir yanıt alamayınca yüreği ağzına gelir. Bütün cesaretini toplar ve kapıyı usulca açar. Ne görsün, içeride hiç kimse yoktur!

      Serseme döner adam. Kadının erken kalkıp gittiğini düşünür. Adamın kadına verdiği yastığı, yorganı yerli yerindedir. “Katlayıp yerine koymuş,” der kendi kendine. Masanın üzerinde yumurta tavası durmaktadır, ama tepsinin içindeki iki çay bardağından biri yoktur. Sonra kül tablasını eline alır. Kadının içtiği sigara “Maltepe”, kendisinin içtiği ise “Samsun”dur; ne var ki kül tablasında sadece Samsun izmaritleri vardır. Oysa kadın bir önceki gece en az beş sigarayı üst üste içip aynı kül tablasında söndürmüştür.

     Adam koşup dış kapıya bakar. Kapı içeriden kilitli, anahtar ise kendisindedir. “O halde nasıl gitmiş olabilir?” diye söylenir irkilerek! Pencerelerin demir pervazlarını sökerek mi? Uçarak mı?

    “Nereye,  nasıııl?” diye boğuntuyla söylenirken, en çok da bir “hoşça kal” ya da “teşekkür ederim” bile demeden gidişine içerler. Ağlamaklı olur bir an…

     Hemen paltosunu alıp dışarı çıkar. Hızlı adımlarla kahveye yönelir. Herkes kendi halindedir. Gidip köşede bir masadaki sandalyeye ilişir. Bomboş, donuk bakışlarla bir süre içeriyi süzer. Bir önceki gece pencereden kendilerini izleyen Muhittin'i görür ve seslenir. Muhittin elinde çay bardağıyla usul usul gelir ve “bir şey mi diyeceksin hoca?” diye sorar.

    Adam ezik bir yüz ifadesiyle “yaklaş” diyerek kulağına eğilir Muhittin'in:

   “Dün benimle birlikte kasabaya gelen kadını bu sabah gördün mü?” diye sorar.

    Muhittin şaşırarak yanıtlar:

   “Ne kadını hoca yav? Nasıl yani?”

   “Yahu dün akşam saat sekiz civarı, hani kasabaya geldik ya?”

   “Evet, geldiin.”

   “Hani biz kahvenin önünden geçerken sen pencereden dışarı bakıyordun da, seninle göz göze gelip selamlaştık ya biz?”

   “Evet, selamlaştık, tamam!”

   “İşte o zaman, diyorum ki yanımdaki kadını sen bu sabah buralarda görmedin mi?”

   “Hoca, yanıda kadın felan yoktu ki senin!”

    “Sol tarafımdaydı, birlikte yürüyorduk yahu, görmedin mi bizi?Bakıştık ya!”

   “Yahu senin ne sağında ne de solunda ben kimseyi görmedim hoca! Ne saçmalıyorsun Allahını seversen sen de sabah sabah!” diyerek yüzünü çevirip kalkıp gider Muhittin.

     Adam donakalmıştır... Evde olup bitenler birer yanılsama olsa bile, bir tanığa başvurmuş, ama Muhittin de onu yalanlamıştır. Üstelik Muhittin, böyle durumlarda yalan söylemeyecek biridir. Adam iyice afallamıştır. Öfkeyle ayağa kalkar. Başı öne eğik kahveden çıkarken ne yapacağını, kime ne soracağını bilemez...

     Yola vurup rastgele yürür. Başını kaldırdığında bir an karşıdan gelen mahalle muhtarını görür gibi olur, ama tekrar dalar. Muhtarın selamını işitmez bile. Muhtar, selamını almayan öğretmene kızarak söylenir:

    “Allahın çulsuzu! Adam ayakta uyur, hoca yapmışlar!”

Dalgın dalgın yürüyen adam, birden muhtarı gördüğünü anımsayıp irkilir. Arkasına baktığında, muhtarın hayli uzaklaştığını görerek bağırır:

    “Muhtar bey, bir dakika, muhtar bey!”

Muhtar durup öğretmeni beklemeye koyulur. Soluk soluğa muhtarın yanına gelip duraksamadan söze girer:

    “Muhtar bey, rahatsız ediyorum ama, dün gece evimde bir konuğum vardı. Bende uyudu da, sabahleyin onu bulamadım. Siz gördünüz mü, genç bir kadındı?”

    “Yoook! Ne kadını be! Kadının ne işi var senin evde? Bekâr değil misin sen? Kadın bizim kasabadan değildi herhalde, hııı?”

     “Kadın… Kadın Nahçıhan'ın öğretmeniydi, Nahçıhan'ın!”

     “Hoca sen zaten biraz çatlaktın hep bi başına oturup okumaktan. Şimdi iyice dellendin herhal. Nahçıhan'da kadın öğretmen yoh ki! Erkek öğretmen de iki aydır raporlu; okul açıh bile değil!” diyerek gülümseyip yürümeyi sürdürür.

     Adam iyice sersemlemiştir… Genç kadın evde yoktur. Onları izleyen Muhittin görmemiştir. Şimdi de muhtar, Nahçıhan'da kadın öğretmen olmadığını ve hatta okulun açık bile olmadığını söylemektedir…

    

     Yüreğinde bir şeyler düğümlenir, ürperir. Rastgele, hızlı adımlarla kasabanın dışına, tepelere doğru yürümeye koyulur. Dağıla dağıla atar adımlarını… Evet, beklenen gelmemiştir. Gelmeyecektir! Gelmiş gibi yapmış, ama bir kez daha gelmemiştir… Düşlerindeki genç kadın, aslında o otobüsten onunla birlikte inmemiştir… Her şeyi olmasını düşlediği, istediği gibi kendisi kurgulamıştır oysa…

    Yürür… Kasaba uzaklarda kalmıştır. Adam paltosuna sarılmış, titreyerek, boğuk sesler çıkararak yürümeyi sürdürür.Karda ayak izleri bırakarak bembeyaz patikada bir gölge gibi yürüyen adamın gördüğünü sandığı her şey, aslında yaşamın kendisi gibi bir halisünasyondan başka bir şey değildir...

    Aylarca, yıllarca upuzun yalnızlığında kurgulayıp, kendisini öznesi kıldığı düşlerinin artık somut bir yanılgıya dönüşmesi, yüreğinde fırtınalar koparken bile sürdürdüğü sessiz sedasız yaşamında bir tür kaçınılmaz “son”dur...

     Bütün umutlarını  seçeneksiz bir ortamın yalnızlığında kendine ihale eden adam, düşlerinin gerisindeki kırıntılarla yaşarken, düşleri yanıltmıştır onu ya da o düşlerini... O da kırgın, mutsuz ve seçeneksiz nice insan gibi kendi düş labirentinde kaybolmuştur...

 

                                                        1991, Diyarbakır

      KÜL AŞKLAR adlı hikaye kitabından.

  
Etiketler :

  Yazdır Facebook'ta Paylaş Arkadaşına Gönder Yorum Ekle HİKAYELERİNDEN




 
      DUYURU

Müzik dinlemek için yukarıdaki "Müzik" butonuna basıp, on sn. kadar bekleyiniz...




Yılmaz Odabaşı'nın internet ortamında paylaşılan şiirleri, çok sayıda dil ve yazım yanlışı içermekte ve bazı şiirleri eksik ve/ya adları değiştirilerek paylaşılmaktadır.Bu nedenle şiirlerini, bu sitenin ŞİİRLERİNDEN butonundan okumanızı öneririz...




















    GÜNCEL YAZILAR
    HİKAYELERİNDEN
    DENEMELERİNDEN
    ANILARINDAN
    PORTRELER
      MULTİMEDYA
   Flash-Animasyon
 
Videolar
 
Fotoğraf-Şiir
  ● Duvar kağıtları
    HABERLER
    SÖYLEŞİLER
    BASINDAN
    FOTOĞRAFLARI
     OBJEKTİFİNDEN
  ● Kuslar
  ● Siluet
  ● Doga
  ● İnsan
  ● Karma
 

     ANKET
Sizce Yılmaz Odabaşı şiir mi yazmalı, hikaye, roman, deneme(düzyazı) mı?
Şiir

26%
Düzyazı

6%
İkisi de

68%


 
     MP3 İNDİR
    ZİYARETÇİ DEFTERİ
    İLETİŞİM
    DIŞARIDAN
    LİNKLER
  ● Facebook Yılmaz Odabaşı okurları
  ● Facebook Şiirlerinden Grubu
  ● Şiir albümünden kesitler dinlemek için