|
AŞK KAÇ KİŞİLİKTİR
YILMAZ ODABAŞI
"Aşkın kavgasını veremeyenler, hiçbir şeyin kavgasını veremezler; aşkın özgürlüğünü yaşamayan ve yaşatmayanlar ise, hiçbir özgürlüğü hak edemezler..."

Sevgisizliğin, şiddetin, paranın ve silahın egemenliğinin, soğuk ve sıcak savaşların, yolsuzluğun, yoksulluğun, yasakların ve yasaların konuşulduğu bir dünyada bu kez aşktan söz edeceğiz. Toplumun büyük oranının, özellikle gençliğin aşk rüyalarını, düşlerini yağmalayanlar hâlâ aramızda dolaştıkları için; popüler kültürün, medya kuşatmasının vb. pek çok faktörün özünden yalıtıp kirlettiği, yozlaştırdığı aşk anlayışının basıncına karşı bir itirazı dillendirmek için aşktan söz edeceğiz... İnsanın insansızlaştığı, yürekle yüreğin yakınlaşmasının arasına uçurumlar konulduğu bir dünyada, insanın her geçen gün biraz daha itildiği trajik yalnızlığına karşı en anlamlı restin, ancak onun ışığı olabileceğini bir kez daha yinelemek için...İnsanlığın en eski ve en evrensel ideolojisi olduğu için de söz edeceğiz ondan. Onu çok incitip çok örselediğimiz için...Bize küstüğü için. Adından çok söz edilmesine rağmen, az tüketildiği ve çok istismar edilebildiği için. İnsan kazanacak! Aşk kazanacak! diyenler için.Bunu diyebilenler için...
Bir karmaşanın, belirsizliğin ve hep bir toplumsal güvensizliğin sürdüğü Türkiye’de, bireysel katılım olanaklarından büyük oranda dışlanmış, kuşaklar arası bir iletişimsizlikle her şeyi yanıla yenile öğrenmek zorunda bırakılıp sanal dünyalara hapsedilmiş ve birçoğu bilimle ilgisiz ezberci eğitim kurumlarında duygusal düşünsel varoluşları zedelenen gençliğe aşktan, şiirden söz etmekte herkes gecikti bu ülkede...
“20. yüzyıl, insanların ellerinden ‘iç dünya’larını çekip aldı. İç dünyanın ayağını kaydırdı, insan varlığının mahrem örtüsünü kaldırdı. Artık her insan bir dünya değildi; her insan ‘bir dünya’ya aitti. Kendilerine ait bir odaları olmadan. İnsanın iç ritmi bozuldu, mekanik bir algılama düzeni global dünyanın sosyal kurgusuna çattı. İç dünyası olmayan birey, gelenek dışı bir şiddete doğru doludizgin koşuyor. Bu koşuda kendini yok etme çabası, aramanın yerini almış durumda... Düşmanlık duygusu ‘öteki’ ile artıyor. Güven duygumuz bir kayıp eşya bürosunda bizi bekliyor sanki. Korku böyle yerleşti içimize; bizi kendimize ve herkese yabancı kıldı. Şefkatini, sevgisini, aşkını yitirdi insan; evine, işine, evlilik kontratına, arabasına karşılık...” diyor bir yazısında Nevval Sevindi. Bir kez daha alternatif bir bakış açısında birlikte gezinerek, adından çok söz edilen, ama kendisi pek ortalarda görünmeyen aşktan söz ederken, öncelikle vurgulamak gerekir ki, “Mutlu aşk yoktur,” diyen şair Aragon’un bu ünlü dizesi, “Mutlu aşkın yazılı tarihi yoktur,” cümlesiyle tamamlanmıştır. Gerçekten de mutlu aşkın yazılı tarihinin olmadığını görülür. Mutluluğun, çoğu kez aşkın mezar kazıcılığını üstlendiğinin örnekleri ise sayısızdır.
AŞK BİR İÇGÜDÜ MÜ, BİR KÜLTÜR MÜ? Bozgunlara, tabulara, yasaklara ve mutsuzluklara rağmen insanlığın aşka duyduğu gereksinim, ilkel topluluklardan sonra ortaya çıkmıştır. Avustralyalı antropolog Robert Brain’e göre aşk, bir içgüdü değil, kültürdür; eski Yunan’da doğan, Ortaçağ Avrupa’sında yüceltilen ve özellikle 20. yüzyılda çağdaş kurumlar tarafından allanıp pullanan bir kültür; bu savını da Afrika, Güney Amerika ve Avustralya’da yaptığı incelemelere dayandırıyor. Brain’in incelemelerine göre, aşkın genel kabul görmüş biçimlerine ilkel toplumlarda rastlanmıyor. Yine Brain’e göre, bu verili kültür: “İnsanları aşkın, mutluluğun ön koşulu olduğuna inandırıyor ve aşkın eksik kaldığı insanlarda tam bir psikolojik doyum olmayacağı gibi bir efsane yaratılarak aşk bir beklenti haline getiriliyor.” Zira, yaptığı araştırmalara göre, ilkel topluluklarda cinsellik ve romantik duygular var, ama aşk evliliği, ayrılık acısı gibi kavramlara rastlanmıyor. Hatta onun Romeo ve Jüliet öyküsünü dinleyen Büyük Okyanus’taki Samoa takım adalarındaki yerlilerin katıla katıla güldüklerini söylüyor. İnsanlığın evrimi, hem insanın kendisine hem de onun yaşamına zarafet kazandırmıştır; ateşi buluncaya dek avını parçalayıp çiğ yiyen insan, doyma gereksinimini bu biçimde giderirken, çağlar sonra yeme-içme biçimleri oluşturmuş, ilkel topluluklarda yaşanan içgüdüsel, vahşi cinsellik yerini giderek aşkın ve cinselliğin kültürüne bırakmış, ona hayli zarafet ve daha insani bir öz ve biçim kazandırmıştır. Sonuçta gereksinme aynı, ama sadece bu gereksinimleri giderme yöntemleri değişime uğramıştır.
Prof. Sabri Büyükdüvenci ise, bir dergide yayınlanan yazısında Brain’in iddiaları ile yer yer kesişiyor: “Acaba insanlar, ‘aşk’ diye bir şeyden haberdar olmasalardı aşık olabilirler miydi? ‘Aşk’ konusu popülerleştikçe ve yazın alanında işlenip, bu metinler geniş bir alana dağıtıldıkça, ‘yanlış’ bir aşk duygusu oluşturma güçleri de artış gösterdi. Romantik aşk, roman okunmanın yaygınlaşmasına koşut, 18. yüzyıl sonlarında moda olan kültürel beklentilerin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Ayrıca parçalanmış ve küçülmüş olan bir toplumsal evrende, kaynaşma ve iletişimi güçlendiren işlevsel bir kaynak, rasyonel bir toplum oluşturmaya yardımcı bir araç olarak sunuldu. Bu süreçte yadsıma, baskı altında tutma ve yasaklar, romantik aşkı besledi. Çünkü insanlar, biyolojik dürtülerini karşılamak isterken, ahlakın çizdiği sınırların dışına çıkamadı,” diyor. * Bu iddialara bütünüyle katılmak gerekmiyor, ama tümüyle yadsımanın yanlış olabileceği gibi bir kuşkuya da yol açıyor. 20. yüzyılda gerçekleşen sanayi devriminden sonra aşkın hallerinin ve kendisinin ciddi boyutlarda metalaştırıldığı görülür.Popüler kültürün dolaşım alanlarında aşka hayli vurgu yapıldığı, aşk şarkılarından oluşan CD’lerin, filmlerin, dergilerin onu pazara sunan sektörlere soluk aldırdıkları; örneğin katların, villaların ‘sevgiliyle en duygulu saatleri paylaşmak’ gibi ilanlarla tanıtıldığı, parfüm, şampuan vb. gibi kozmetik mamullerinin sevgiliyi cezbedici kılacağı öne sürülerek pazarlandığı; otomobil reklamlarının erkeğin gücü veya kadının cinsel albenisiyle özdeşleştirilerek satıldığı gibi örnekleri hayli çoğaltmak mümkün.Bütün bu metalaştırma pazarlama yöntemleri de daha çok sanayi devrimi sonrasına rastlaması, üzerinde düşünmemizi gerektiren bir nüans.
Sanayi devrimiyle birlikte kadın erkek ilişkilerinin de devletler tarafından ciddi biçimde gözden geçirildiği ve ilişkilerin yasalar kapsamına alınarak evliliğin yasal zorunluluk haline getirildiği görülür. Kapitalizm, özel mülkiyet demektir. Kişinin özel mülkiyetleri; malı mülkü, arazisi, fabrikası ölümünden sonra kime kalacaktır? Elbette evliliğin çocuğuna, yani yasalarla belirlenmiş ilk mirasçısına. Çünkü evlilik olmasa, sitemde bir mülkiyet karmaşası doğacaktır.
Köleci ve feodal toplumlarda kadın-erkek ilişkilerinin sınırları yasalarla değil, kabile reisleri ve dinsel inançlarla belirlenirken, aşiret olgusunun ve dinsel hiyerarşinin büyük oranda çözüldüğü kapitalist toplumlarda ise, evliliğin yasallaştırılmasıyla özel mülkiyetin teminatını çekirdek aile ve evlilik kurumu sağlamıştır. Ayrıca evlilik, bir ikame zorunluluğudur, yerleşik olmaktır. Yerleşik olmayan insan topluluklarını denetlemek, onlara hükmetmek zordur. Yerleşik olmayan kişiler ve topluluklar devletin, bankaların, orduların gücünü tehdit ederler...Evlilik, bir de ikame garantisidir.Yurttaşların, insan toplulukların ikame garantisi, devletin de bir anlamda teminatı, güvenliği ve denetim mekanizmalarını kurabilmesi demektir.
Bir başka boyut, kapitalizmin sanayisinin ürettiği malı nasıl tüketeceği, ürettiği eşyayı, buzdolabını, televizyonu, on iki kişilik yemek masası takımını vb. kime satacağıdır? Evlilik, tek meşru birliktelik kılınmasa, birileri niçin gidip gelinlikler, mobilyalar, buzdolapları ya da demir, çimento alacak, tapu çıkarıp vergi ödeyecektir?
Komünal bir yaşam biçiminin, bu oranda bir tüketim gereksinimi olmayacağından, evlilik kurumu, bir anlamda meta üretiminin de tüketim ve sabit ikame ile ödeme garantisini de oluşturuyor. Çoğu çift, evliliklerinden itibaren beyaz eşya vb. üreten büyük şirketler için yıllarca boşuna mı taksit ödemek gibi bir zarurete tosluyorlar? Büyük şirketlere taksitlerle çalışan milyonlar, bir de marka, moda gibi kavramlarla tanıştırılınca, tüketim histerisi bir virüs gibi bütün toplumsal organizmaya yayılıyor.Çark böyle dönüyor, sistem böyle işliyor... * Evlilik, yani otoritelerce belirlenmiş ve yasal güvence altına alınmış meşru aşk, kapitalizmin ve devletin en büyük teminatlarından biridir. Bu yüzdendir ki, örneğin düşünce suçundan cezaevine girdiğimde, yıllardır birlikte olduğum kadın, yasal kayıtlarda ‘karım’ görünmediği için benimle görüşemeden cezaevi kapısından dönmek zorunda bırakılıyordu. Devlet, evliliği kutsamayıp yadsıyanları her zaman çeşitli biçimlerde cezalandırıyordu. Toplum da bu koşullanmaya, bu geleneksel yaşam üslubuna şartlanmış biçimde, hiç sorgulamadan katılıyordu...
Evlilik, yani kapitalizmin aşk anlayışı, kesinlikle bir gereksinim değil, bir kültürdür. Ama aşkın, gerçek aşkın bir kültür olup olmadığı sorusunu muhakkak düşünmek gerekiyor. Yukarıdaki vurgularım, kesin, matematiksel doğrular değil, bu konuda düşünmek gerektiğini vurgulama çabası olarak yorumlanmalıdır. Aşk bir içgüdü mü, yoksa bir kültür mü sorusuna benim yanıtım, kesinlikle bir içgüdü ve bir gereksinme olduğu biçimindedir.
AŞKIN PSİKOLOJİSİ Aşk ve sevgi gereksinimi, insanın kendi varlığının ağırlığından, ona karşı edilgenliliğinden dolayı bir başkasının varlığına yönelerek ve onun varlığında eriyerek acısını dindirme çabasıdır. Levinas, “Varolmak bir lütuf değil, bir ağırlıktır,” der. Varlığımız, bir ağılıktır aslında; benliğimiz kendimize külfettir... “Benimizin bir ayağı her zaman kendi varoluşumuzdadır. Kendi benimize çakılıyız; başkalarından önce kendimizin kölesiyiz. Benimizin ilk sahibi kendimiziz; bilincimizin kendi tutsaklığını keşfettiği ilk bağ, kimlik bağıdır. Ne yaparsak yapalım kendimize döner geliriz. Bu, bizim trajedimizdir. Bu trajediyi anlayabildiğimizde, hep kendimize geri dönme ve kendi kaderimizi yenme düşümüzü gerçekleştirmenin, aslında kendimiz olma, kendi kimliğimizi edinme mücadelesinden daha temelde yer aldığını görürüz. “Bu trajediden, varoluşun ağırlığından bir nebze olsun kurtulmak, ancak başkasının varlığı içinde erimekle olanaklıdır... Başkasının varlığı ve onun bakışı sayesindedir ki, nesne durumuna geliriz. Bir başkasına ait olur ve kendimizin olmaktan bir an için sıyrılabiliriz,"diyor Levinas.
 Levinas, “Toplumsal ilişki, insanın kendisinden sıyrılma mucizesidir,” derken, Sartre ise şu saptamada bulunur: “Başkası, benim için kâh varlığımı benden çalan, kâh bana ait bir varlık olduğunu ortaya çıkarandır.” * Bu yüzden aşk, biyolojik ve psikolojik bir gereksinmedir. Geçici bir körlük hâli olduğu da söylenebilir. Ama bu körlüğün gördüğü, yalnız sevilenin siluetidir. “Sevilen yüz, bir yandan tüm yüzleri tekeline almıştır bir yandan da hiçbir zaman açık seçik hale gelemez. Aşırı dikkat aşığın bakışını bulanıklaştırdığından, ondan hatıra resme tekrar tekrar bakılır. O yüzden ‘yanımdayken bile hasretimdin’denilir. ‘Aşk, betimlemenin yasak olduğu yüz dinidir (Finkielkraut).’ Bir insanın özelliklerini; güzel, çirkin, kaygılı, sakin, histerik, takıntılı olup olmamasını aşık değilsek saptayabiliriz. Aşk, tüm bunları siler, herkesin sevgilide gördüğünü aşık görmez; herkes için sıradan biri olan sevgili, onun için herkesten farklıdır... Bu yüzden halk arasında aşkın, ‘çarpık bacakları düz görme sanatı’ olduğu da öne sürülmüştür; çünkü âşık, sevgiliye eleştirel bakabilme ve muhakeme yeteneğini bir süre için yitirmiştir, şuursuzdur; bütün enerjisiyle sevgiliye odaklanmıştır, ama aslında onu da tam göremememekte, göremediği için de onu sürekli idealize etmektedir.Eğer, bir içgüdü değil de bir kültür olsaydı, kişiyi çılgına çevirip ölümlere götürebilecek kadar güçlü bir duygu olabilir miydi? * Kişinin sevgi gereksinimi, sonsuz bir susamışlıktır. Varlığın acısını dindirmek, beğenilmek, onaylanmak, arzulanmak, inanılmak, sevilmek, karnını doyurmuş ve sosyal güvenliğini sağlamış her insanın gereksinimidir. Dünyaya gelmiş olmasının ona verdiği bir haktır...
AŞK KAÇ KİŞİLİKTİR Aşık, ‘mutsuz’ insandır demiştik; mutsuzluğunun nedeni, elde etse bile sevgiliye asla ulaşamama duygusundandır. Foucault, “İnsan sevişirken bile yalnızdır,” der. Fakat bu yalnızlık bile büyük bir hazla yaşanır. Bir anlamda da acıdaki hazdır aşk. Aragon, “Aşk, bize haz veren tek özgürlük yitimidir,” der. Aşk, yalnızdır; âşık yalnızdır.Başkasının arzusunu arzulayan arzu yalnızdır...Herkes kendi duygusunda, acısında, sevgisinde, arzusunda yalnızdır ve aşk, tek kişiliktir... “Uzak, yağmur yağan ülkede yapayalnız iki kule...” Yunanlı şair Yannis Ritsos’a ait bu dizeyi okuduğumda, bir an bizim kültürümüzdeki aşkları ne güzel tanımladığını düşünmüştüm. Aşklarımızı hep, ‘uzak, yağmur yağan bir ülkede yapayalnız iki kule’ gibi yaşadığımızı... Bu geleneksel toplumda daha çok platonik, karşılıksız aşklardı yaşadığımız; âşık, genellikle uzak bir kule, biz ise kuşatılmış tek kale gibiydik... Koşullanmalar, tabular, yasaklar, sınıf ve mezhep ayırımları gibi ötekileştirmelere dek ne çok şey yetmezmiş gibi, işin içine bir de kendi çekingenliğimiz, deneyimsizliğimiz girince, çoğu zaman kuşatılmış tek kale olmaktan öte bir seçeneğimiz kalmamıştır(!) * Platonik aşklar elbette tek kişiliktir. Karşılıksız aşklar da tek kişiliktir... İki kişilik aşklara gelince, Erich Fromm, iki kişilik aşkı ‘bencil aşk’ olarak tanımlıyor. Örneğin. bir çiçeği dalında görür, çok beğenir, seyreder, koklar ve gidersiniz. Onun dalında kalma, kendi olma özgürlüğüne saygı duyarsanız ve yüzden aşkı tekil yaşarsınız.Aşk, kişinin özgürlüklerine saygı gösterebilecek kadar ona değer vermektir.Ama bencil aşk, ‘mülkiyet’ ister; bu yaklaşımın kökeninde aşk değil, köle-efendi ilişkisi vardır... Böylesi aşklar psikopatolojik aşklardır. Bu yüzden o çiçeği bencilce söker alır, odalara, evlere kapatır, kendi olmasına, hatta soluk almasına, çalışmasına bile izin vermez. Çiçeğin solması umurunda olmaz; çünkü hırpalanmış, kendi olmaktan uzaklaşmış olsa bile, önemli olan çiçeğin onun olup olmadığıdır. O, onu koparana aittir; onun mülküdür, eşyasıdır, oyuncağıdır, cinsel objesidir... İki kişilik aşklar, -çok ender istisnaları bir kenara koyarsak- bizim kültürümüzde genellikle böyle yaşanıyor...
Yani bencil bir mülkiyet duygusu cehaletle kesişince, aşk hırpalanıyor, cayıyor ve sonuçta hâlâ yaşanabiliyorsa, yine tek kişilik yaşanıyor... Çünkü insan doğası önünde sonunda aşkı ‘koşullu’ kılıyor; ‘benim istediğim gibi biri olursan seni sevebilirim’ gibi yaklaşımlarla aşkı pazarlığa yatırıyor. Oysa aşk, sevgiliyi nasılsa öyle sevebilmektir... Goethe, “İnsan kayıtsız şartsız sevemeyecekse, o aşkın durumu parlak değildir,” diyor. Bizim kültürümüzde aşk, ‘kavuşma’ ve ‘mülkiyet’le ifade buluyor; oysa çoğu zaman kavuşulan an"dır ayrılık... Herkes kendi sevgisini sever,"demiştim bir şiirimde; fakat biz, Sevgimizi sevebilmeyi bile tam bilmiyoruz... * 1991 yılında yayınlanan bir şiirimde, “Aşk tek kişiliktir,” demiştim. Ataol Behramoğlu da 1997’de yayınlanan bir şiir kitabına ‘Aşk İki Kişiliktir’ adını vermişti. Sonra bazı süreli yayınlarda aşkın kaç kişilik olduğu tartışmaları başladı. Kimileri ebeveynleri de dahil ederek dört kişiliktir, kimileri ‘kişiliksizdir,’ dediler. Ama bu tartışma daha çok tek kişilik mi, yoksa iki kişilik mi olduğu konusunda odaklandı. Ataol Behramoğlu, “Ölümdür yaşanan tek başına /Aşk iki kişiliktir,” diyordu. Evet, ölüm tek başına yaşanır; ya doğum? O da tek başınadır... Doğum tek başına, ölüm tek başına, aşk neden çok başınadır ki? Herkes acısında, sevgisinde, özleminde, arzusunda, bireysel yenilgilerinde, hatta bireysel başarılarında da yalnız değil midir? Herkes kendi sevgisini sevmez mi?Birini, hatırı için, üzüldüğü için sevmek mümkün müdür?Kutsal kitapların tanımladığı gibi ‘iki ruhun ebediyen bütünleşmesi’ diye bir şey var mıdır?
Bazen bir ilişkide sadece varlığımızdan sıyrılma mucizesini yaşadığımızın farkında bile olmadan onu aşk sanırız. Bazen sadece cinsel tutkunluğumuz bizi ona çeker ve bu yanılsamayı aşk sanırız. Bazen de sevilen özneyi değil de, ona atfettiklerimizi, bazen alışkanlıklarımızı aşk sanmak gibi pek çok yanılsama yaşarken bile, aşkın ‘tek kişilik’ olduğunu düşünmek hep ürkütür bizi. Çünkü yalnız olmadığımıza inanmaya her zaman ihtiyacımız vardır...Elimizin bir başka elin içinde olduğunu bilmeye ihtiyacımız vardır.Kendi içimize bir bakarken ürkeriz, orada bir uçurum var sanırız; çünkü çoğu zaman içimizin sokaklarında bize yetecek kadar tinsel sıcaklık biriktirmemiş olmamızdandır bu ve bu yüzden, kendimize gelmeden hep başkalarına koşarız, düşeriz, acırız.Çünkü ortada tam anlamıyla inşa edilmiş bir "kendimiz" yoktur çoğu zaman... Aşkın tek kişilik bir yalnızlık, tek kişilik bir cehennem olduğunu zaman içinde, deneyimlerimizle kavrayabiliriz. Kaldı ki her şeyi çoğul, üç, beş kişilik tanımlamak zorunda da değiliz. Belki de aşk, sayıların da ötesinde ayrı bir kişiliktir... Ya da şair Ahmet Erhan arkadaşımızın vurguladığı gibi ‘kişiliksiz’dir. Cemal Süreya, “Daha neyin olayım, onursuzunum ya,” diyor bir şiirinde...Oysa biz, çoğu zaman "onursuz" olmaya hazır değilizdir; bu yüzden kaprisler, zaaflar çıkarıp, -eksik gedik benliğimizin kınından- aşka değil, adeta savaşa gideriz...
İnsanlar sevgilerini daha çok içselliklerinde yaşıyorlar artık. Hız ve karmaşa, şu modernite dostlukları, komşulukları olduğu gibi aşkları da yok etti giderek. Aşkı gündelik, saatlik cinsel arzulardan yalıtamadık, aşkı koşulsuz ve saygılı yaşayan bir toplum olmadık; bu ruhsal sakatlanmalar ülkesinde insanlar çoğu kez aşkın mevzilerini büyük yaralar alarak, kırılıp dökülerek terk ediyorlar ve küskün, örselenmiş tövbekârlar haline geliyorlar. Sevgisiz bir toplumun kişilikleri sürekli yara alan bireyleriyiz ve bu yüzden ilişkilerimiz de yaralı... Bu yüzden çoğu insan aradığını bulamıyor; tam da ‘buldum’ dedikten sonra fısıldıyor: Yanılmışım! Bütün bunlara rağmen aşkın ‘iki kişilik’ olduğundan, olabileceğinden söz etmek bile absürd. * Behramoğlu, ‘Aşk İki Kişiliktir’ adlı kitabı hakkında kendisiyle 22 Mart 1999 tarihli Radikal gazetesinde yapılan söyleşide şunları söylüyor: “İnsanlar bir aradayken bile yalnızlar. İki insanın birbirine kendini tam anlamıyla vermesi neredeyse olanaksız hale gelmiş. İnsanın kendini dinlemesi bile mümkün değil. Bir an derin bir düşünceye dalmak isterseniz, yaşanılan hayatın hır gürü buna olanak vermez. Bu sistemin yarattığı bir sonuç ve bütün insan ilişkilerinde kendini gösterecektir...”
Ben de diyorum ki, aşk da elbette insan ilişkileri kapsamında değerlendirilebileceğine göre, bu sonuç aşkta da kendini gösterecektir, göstermektedir. Bu yüzden, Behramoğlu’nun söyledikleriyle de aşk tek kişiliktir... İki kişilik olabilmesi için sonsuza dek sürmesi gerekirdi belki. Oysa uzmanlar, aşkın kimyasının dört yılla sınırlı olduğunu öne sürüyorlar. Sosyobiyologlar, “Aşk, bir çifti çocuk yapıp büyütmeleri için gereken sürede bir arada tutar,” diyorlar... Aşkın vücutta salgıladığı dopamin ve norepinefrin hormonlarının kalıcı olamadığı uzmanlar tarafından saptanmış.Ama aşk sona erse de, çoğu zaman sevgi yaşar ve ilişki sürer bazen. * Leyla hiç güzel değilmiş. Mecnun’a sormuşlar: “O kadar eziyet bunun için miydi?” Mecnun yanıtlamış: “Hayır, gönlümdeki Leyla içindi...”Gönlündeki Leyla’yı seven Mecnun’un aşkı iki kişilik miydi? Herkesin gönlünde bir Leyla’sı var... Puşkin’in dediği gibi, "Herkes kendi uydurduğu yalana ağlar..." Goethe, ne diye, “Seni seviyorsam bundan sana ne?” demiştir. Onun da kastettiği herkesin kendi sevgisini sevdiği değil midir? Aşkın kaç kişilik olduğu konusundaki tartışmaların sürdüğü günlerde Milliyet gazetesinde yayınlanan Filiz Aygündüz imzalı ve ‘Aşk Kaç Kişiliktir’ başlıklı bir yazıdan bir kesit sunarak bu bölümü sonluyorum: “Uzmanlar libidoyu yaşam enerjisine yönlendirip aşkla ilgili sorularla haşır neşir olmamızı öneriyor. İşte iki şair: Yılmaz Odabaşı ve Ataol Behramoğlu da, birbirlerinden habersiz kaleme aldıkları iki şiirde, tematik değişimlere direnen en değişmez tema olan aşkı ‘kaç kişiliktir?’ sorusuyla irdeliyorlar. İnsanlar 17 Ağustos depremiyle birlikte ortaya çıkan post travmatik stresin getirdiği sorunlarla uğraşırken, ‘aşktan kime ne?’ diye düşünüyor olabilirsiniz. Ama uzmanlar böyle düşünmüyor! Psikolog Sevhan Akben’e göre, ‘Aslında şimdi aşkın tam zamanı!’ Depremin yaralarını manevi açıdan sarmak adına aşkın büyük güç olduğunu söyleyen Psikolog Sevim Akben’in görüşleri şöyle: ‘Freudyen analitik teoride libidonun iki yönlü işlevi vardır: Biri ölümü ve öldürmeyi içeren yıkıcı içgüdü, diğeri yaşam enerjisi de diyebileceğimiz yapıcı içgüdü. Depremle birlikte ölüm içgüdümüz güçlendi. Aşk, yaşama içgüdümüzü çoğaltıp, panik ve endişelerimizin nispeten azalmasına neden olur. Aşık olunduğunda, kişiler yapıcı enerjilerini birbirlerine aktarır. Bu enerji katlanarak büyür. İnsanlar kendilerini aşka kapamamalılar. Belki de şu ara sevgiye ve aşka her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Aşkla birlikte deprem korkusunu yenip geleceğe umutla bakmanın önünü açmış oluruz.’ Belki de gerçekten libidoyu yaşam enerjisine yönlendirip aşk’la ve aşka ait sorularla haşır neşir olma zamanıdır. ‘Depremle yaşamayı öğrenmek’ için, önce kendi içimizdeki depremlerle başa çıkmayı öğrenmemiz gerekir belki de. Aşk da onların biri olduğuna, korku ve endişeleri tolere edebilmenin yolu yaşama içgüdüsünden geçtiğine ve aşk, bu içgüdüyü pazarladığına göre... İşte bugünlerde iki şair, iki şiirle, aşk’ın en çok tartışılan sorularından birine yanıt arıyor: Aşk kaç kişiliktir? “Tek kişiliktir,” diyor Yılmaz Odabaşı: ‘tek kişilik kalabalıktır aşk. aşk tek kişiliktir; ikinci kişiye bilet yoktur. kendinin yayasıdır aşkta kinci kişi, kendinin mayası; herkes kendi sevgisini sever...’ Ataol Behramoğlu ise aşkın iki kişilik olduğunu yazıyor dizelerinde: ‘Ölümdür yaşanan tek başına, Aşk iki kişiliktir.’ Yirminci yüzyılı, ‘insan olmak’tan ‘enkaz olmaya’ giden talihsiz bir yolculuğu izleyerek kapattık. ‘Görece’ kavramı, bireysel ve kurumsal kimliklerde ifade ettiği anlamları bütün karmaşasıyla yaşadı. Şimdi ise iki şairin, aşka bakışında sürdürüyor hükmünü... Ama bir şey çok net: Kaç kişilik olursa olsun, aşk insanın içindeki yaşamı ateşliyor. İş ki beyinde başlayan harı dışarı çıkarmaya cesaret edebilelim. İçsel depremleri göze alabilene bazen bir telefon uzaklığında olan, en yarınsız gözükenlerin yarınsızlığında bile yepyeni ve daha önceleri hiç benzemeyen ‘yarın’lar vaadeden aşkı bekletmemeli!”
EDEBİYATTA AŞK Edebiyat tarihi, bir anlamda aşkın da tarihidir; aşk romanlarının, şiirlerinin yazılı dökümünü çıkarmak, birkaç kitabın oylumuna ulaşacak boyutlardadır. Dünyada birçok büyük yazar ve şair, büyük aşklarıyla anılmış, yaşadıkları aşklar ilgi ve sempati odağı olabilmiştir. Kimilerinin de sevgililerine yazdıkları mektuplar, edebiyat tarihinin unutulmaz yapıtları arasında yer almıştır. Kafka’nın Milena’ya mektupları bu türün başyapıtlarından biridir. Balzac da tıpkı Kafka gibi yüzünü hiç görmediği, sesini duymadığı bir kadına binlerce mektup yazmıştır. Henry Miller, Hoki Tokuda adlı Japon kadınla aşkını ve yazışmalarını evlilikle sonuçlandırmıştır; fakat üç yıl kadar sonra ayrılmışlar ve ayrıldıktan sonra da Miller’in aşkı, mektupları sürmüştür. Zweig’in mektupları da, mektup aşklarının önemli örneklerinden biridir. Nietchsze’nin, kendisini reddeden Lou Salome’ye aşkının, uzun yıllar nefret ve hayranlıkla katışık duygularla sürdüğü bilinir. Tolstoy, tam kırk sekiz yıl birlikte yaşadığı Sonya’yı, ansızın terk eder ve aynı gece bir istasyon şefinin odasında son nefesini verir. Pavese, sevdiği genç kadın tarafından reddedildikten sonra, bir otel odasında fazla miktarda hap alarak yaşamına son verir... Yine Aragon’un Elsa, Mayakovski’nin Lili Brik, Eluard’ın Gala, Sartre’nin Simone de Beauvoir, D. H. Lawrance’ın Frieda, Duras’ın Yaan Andrea, Nâzım’ın Piraye ile aşkları, edebiyat tarihinde anılan ünlü aşklar arasında yerlerini almışlardır. Rosenbergler gibi siyasal kişiliklerin aşkları da ayrı bir sıralamanın konusudur. * Shakespeare’ın Romeo ve Jüliet karakterleri, aşk konulu anıt yapıtların başında gelir. Marquez, ‘Kolera Günlerinde Aşk’ adlı yapıtında, mutsuz bir aşkı çok sarsıcı bir üslupla anlatır. M. Duras’ın beyazperdeye de uyarlanan ‘Sevgili’si, Aytmatov’un ‘Cemile’si, Şeyh Galip’in ‘Hüsn-ü Aşk’ı, Mehmet Rauf’un ‘Eylül’ü, Halit Ziya Uşaklıgil’in ‘Aşk-ı Memnu’su ilk olarak aklıma gelen aşk konulu bazı hikaye ve romanlar. Bu listeyi sayfalar boyu sürdürmek mümkündür. 14. yüzyılda yazılan “Mem u Zin” destanı, yazılı Kürt edebiyatının unutulmaz güzellikteki aşk destanlarından biridir. Şiirde aşk temasından söz edebilmek için, Divan şiiriyle başlamak gerekir. Divan edebiyatı, aşk şiirlerinin mükemmel örnekleriyle doludur. Cumhuriyet dönemi Türkçe şiirin en büyük ustası Nâzım Hikmet’in ‘Saman Sarısı’ adlı şiirini ve yine kimileri bu çalışmanın sayfaları arasında yer alan diğer aşk şiirlerini anmak ve Nâzım’ın aynı zamanda büyük bir aşk şairi olduğunu da eklemek gerekir. “Yazıklar olsun o gönüle ki içinde bir ateş yoktur,” demiştir Ömer Hayyam. İçinde ateş taşıyan şairlerden biri de Ahmed Arif’tir; o da aşkları, inançları için yaşayıp ölenlerin destanını yazmıştır. * Büyük inançlar da büyük aşklardır elbette. Edebiyat tarihi, gönüllerinde inançları için, aşkları için büyük ateşler barındıran şairlerle anılır. Zaten gönlünde ateş olmayan adamdan da şair olmaz, olduğu da görülmemiştir... Cemal Süreya, “Yoksuluz, gecelerimiz kısa/Dört nala sevişmek lazım,” dedikten sonra gecelerin, ömrün kısalığını ‘erken’ ölümüyle göstermiştir. Ahmet Muhip Dranas’ın ‘Serenad’, Necatigil’in ‘Solgun Bir Gül Dokununca’, Külebi’nin ‘Hikaye’, Attila İlhan’ın ‘Ben Sana Mecburum’, Edip Cansever’in, ‘Gül Kokuyorsun’ adlı şiirleri unutulur aşk şiirleri değildirler. Bu listeyi de hayli uzatmak mümkün... Bu satırları, edebiyat tarihinden unutulmaz aşk mektuplarından kesitlerle sürdürmek isterdim; Erzurumlu Hakkı Efendi’den Nazım Hikmet’e, Cemal Süreya’dan Yılmaz Güney’e birçok mektup örneği hazırlamıştım.Aşkın nörobiyolojisine dek pek çok tema saptadım; fakat bunlar bir deneme yazısının boyutlarını aşıyordu...
SONLARKEN Bir kitabımda şöyle diyordum: “Aşklarda da büyük cehennemler vardır aslında, ama ne gam, herkes bir cennetmiş gibi koyulur aşka...” Ciddiyetle aşkı bağdaştıramayan çok Leyla İle Mecnun, Yusuf ile Züleyha, Kerem ile Aslı torunu yaşıyor bu ülkede.Bu konuda bakış açıları bağdaşmayan kuşaklar arası bir iletişimsizlik de var. Bu yazımı, ‘Tasavvufta Aşk’, ‘Modernizm ve Aşk’ ve ‘Aşk Acısı’ gibi temalarla sürdürecektim; fakat bu izlekler, başlı başına bir kitabın konusu olduğu için, ‘aşk’ konulu değinilerimi bu yazımda sona erdiriyorum.Bu yazımda sık sık önemli düşünürlerin, şairlerin cümlelerinden, dizelerinden alıntılar yaptım. Aşk konusunda öyle büyük, öyle anlamlı sözler edilmişti ki, yok saymak büyük bir haksızlık olabilirdi. Onlar iyi ki yazmışlar, iyi ki o büyük aşkları yaşamışlar ve geride yazdıklarıyla, yaşadıklarıyla sonraki kuşaklara muhteşem imgeler, yapıtlar, örnekler bırakmışlar. Yararlanmayı bildiğimiz oranda yapıtları ve yaşadıklarıyla onlar hep bizimle birlikteler. “İnsan sevilmek istiyorsa, önce sevilmeye değer olmalıdır,” diyor Goethe. Siz, duygularınızda, düşüncelerinizde samimiyseniz, insansanız, bireyseniz, dosdoğruysanız, sınırlarınızı ve insanın sınırlarını biliyorsanız, bir başkasına inanmadan önce kendinize inanıyorsanız, aşk gelir sizi bulur ve git diyemezsiniz. Unutulmamalıdır ki: Aşkın kavgasını veremeyenler, hiçbir şeyin kavgasını veremezler; aşkın özgürlüğünü yaşamayan ve yaşatmayanlar ise, hiçbir özgürlüğü hak edemezler. Ve her şeye rağmen: Aşk, dinmemiştir/Yine de dalgındır elleri aşkın/Ve sıcaktır, bir yurt kadar…
|