|
“NAMIS” CİNAYETİ
YILMAZ ODABAŞI
.jpg)
İpleri yer yer sökülmüş orlon külahı, yorgun, uzun dizlerinden sarkan soluk şalvarı ve kulaklarında kalın, ak kıllar yetmezmiş gibi, bir karış ak sakalıyla getirip atmışlardı o yaşlı adamı cezaevinin revir koğuşuna.
Öyle bir “revir” koğuşu ki, rutubetten tavanları yosun tutmuş, sıvaları yer yer dökülmüş ve karakışta kaloriferlerinin radyatörünü bile ısıtmaya yetemediği o daracık mekâna ne doktorun ne güneşin girdiği görülmemişti…
Koğuşta adım atacak yer kalmamasına rağmen, birkaç günde bir demir kapı kilit sesleriyle açılıyor, yaşadığı bozgunun şaşkınlığını henüz üzerinden atamadığı her halinden anlaşılan yeni bir mahkûm, tedirgin, korkulu bakışları ve elinde iyi kötü bir çantaya sıkıştırılmış giysileriyle apar topar koğuşa atılıyor, ardından her yeni mahkûma meydancılarla (ayak işlerine bakan mahkûmlarla) bir de ranza gönderiliyordu…
Eski mahkûmlar, yeni yazgı arkadaşlarına bu rahatsızlığı yansıtmamaya özen gösterseler de, akşam sayımına gelen gardiyanlara yeniden, yeniden koğuştaki yer darlığından şikayet ediyor, gardiyanlar ise hep aynı umursamaz tavırla, hep aynı yanıtlarla kestirip atıyorlardı:
“Müdürün emri; revir koğuşu bura, hastalar burda kalcek! Yer yok, yer! Savcı gönderiyo, biz de hapishaneye alıyoz, yer yok diye sokağa mı salcez yani!”
Zaten cezaevi idaresi de, gardiyanlar da her soruya, her soruna mutlaka makul bir yanıt buluyorlardı. Örneğin koğuşta titremekten, donmaktan mı yakınılıyor:
“Ne yapalım! Bakanlığın ödeneği bu kadar, bu kadar yakabiliyoruz. Burası beş yıldızlı otel değil, cezaevi, cezaevi!”
Karavanada ıspanakların topraklı, havuç ve patateslerin de kabuklu geldiğinden mi yakınılıyor:
“Bakanlığın kadrolu üç aşçısı var, yetiştiremiyorlar be! Dört kişi de mahkûmlardan yardımcı aldık, ama bin kişilik cezaevine yedi kişi bu kadar hazırlayabiliyorlar; beğenmeyen yemesin! Burası evinizin mutfağı değil, cezaevi mutfağı, cezaevi!”
Hep aynı sorunlar, hep aynı sorular ve aynı yanıtlar… Ranza çöplüğü koğuşumuzda adım atabilecek yer kalmazken, ne cezaevi deposunda kırık dökük paslı ranzalar ne dışarıdan apar topar getirilen mahkûmlar eksilmiyordu.
İhtiyarı da öyle getirip atmışlardı aramıza. Girer girmez mahcup, mütebessim, hemen bir sandalyeye ilişip, koğuşta “abdasthana” olup olmadığını sormuştu.
Orada herkes kendi canının, ağır cezalarının, yoksulluğunun tasasına düştüğü için, nezaket, büyüklere saygı, üleşim gibi değerler de pek anılmıyordu…Bu yüzden yetmiş altı yaşındaki o ihtiyarı da koğuşa attıklarında, dönüp bakan, umursayan olmamıştı.
Revir koğuşunun ameliyatlıları, saralıları, tüberkülozluları, uyuzları, koleralıları, kurşun ve bıçaklarla yaralanmışları, yüz felci geçirenleri, astımlıları, mide ülserlileri arasında tek “sağlam”dım…Beni de "düşünce suçluları" için ayrılmış bir koğuş olmadığı için, sözüm ona “can güvenliğim” gerekçesiyle hastaların arasına atmışlardı.
Cezaevinde hırsızlar-gaspçılar ayrı, cinayet ve yaralama zanlıları ise ayrı koğuşlarda kalıyorlardı. Yanısıra, “memurlar koğuşu” diye anılan bir koğuşta memuriyette suç işleyenler”, “çekçiler” koğuşunda karşılıksız çek senet suçları ile “mal beyanı” bildirimi yapmayanlar; tecavüz zanlıları ise, koğuşlarda geberesiye dövüldükleri için hücrelerde kalıyorlardı.
Ama bunca suç çeşitliliğine rağmen, suçuma uygun bir koğuş bulamayan cezaevi yöneticileri, ”düşünce mahkûmiyeti”ni ancak hastalığa, hastalara denk bir “suç” saymış olmalıydılar ki, beni de revir koğuşuna atmışlardı…
Doğrusu, ilk günler koğuştakilere suçumu anlatmakta çok güçlük çekmiştim. ”Düşünce suçu” gibi farklı bir “suç”la ilk kez karşılaşıyor, üstelik sapasağlam bir adamın sadece “düşündüğü” için hastaların arasına konulmasını da çok ilginç buluyorlardı. Bu yüzden daha önce hiç rastlamadıkları “düşünce mahkûmiyeti” (!) gibi garip bir “suç”la kendimi açıklamak yerine (çünkü mahkûmlar kendilerini suçlarıyla, dışarıdakiler ise işleriyle açıklarlar) “yazmaktan geldim” demeyi yeğlediğimde, yine baltayı taşa vurmuştum…
Çok bilmiş bir mahkûm, koğuştakilere çıkışarak, “Siz ne anlaasınız be! Abim düşünme suçundan geliyo!” dedikten sonra:
“Abim seni yannış kovuşa getiğmişle; müdüre söyle, seni şu bizim yukarı kovuşa versinle” dedi, kendinden gayet emin.
“Kimler var orada?” diye sordum.
“Kaaşılıksız çek senet felan yazmaktan gelenler.”
“Peki, beni neden o koğuşa versinler?”
“Suçunuz aynı abim; onla da yazmaktan gelmişle, sen de…”
Diğer koğuşların daha kalabalık olduğu, birçok koğuşta mahkûmların yerlerde yattıkları konuşuluyordu. Otuz metrekare alana yirmi sekiz hastanın düştüğü revir koğuşu ise, her şeye rağmen, sırf yerde yatmadığımız için cezaevinin locası sayılıyordu.
İhtiyar da o kalabalığa yeni ve zoraki bir ilaveydi. Koğuşta ilgi bekleyen gözlerle çevresine bakınırken, yanına çömelip suçunu sordum:
“Namıs meshelesinden gelmişem,” dedi ve uzattığım bir bardak çayı iri, nasırlı elleriyle alıp yüzüme şefkatle baktı…
Birkaç yıl öncesine kadar göçebe bir Kürt aşiretinin hatırı sayılır büyüklerinden biriymiş, ama oğullarına uyarak tası tarağı toplayıp Bursa’ya yerleştikten sonra her şeyin nasıl da avucundan kayıp gittiğini anlatmaya çalışıyordu yarım yamalak Türkçe’siyle…

Bursa’nın, hapishane koğuşlarının değil, serin yaylaların adamıydı o…
Karavana sırasına girip yemeğini alarak önüne bıraktım, karnını doyurunca tabağını yıkadım; biraz da dedelerime benzediği için ona bir de yatak hazırladım.
“Vallahin sen hazreti Hızır’dır,” diyordu küçük jestlerime karşılık…
Paltosuyla, şalvarıyla yatağa yığılıp kaldı koğuştaki ilk gecesinde.
Koğuşumuz geceleri ahırlardan beter kokuyor, iniltiler, öksürükler, sayıklamalar birbirine karışıyor, kimi bağıra çağıra ilaç istiyor, kimi tuvalete giderken birden düşüp sara nöbeti geçiriyordu.
Beton zeminde, gecenin bir saati hırıldayarak debelenen saralı mahkûmlar için koğuş mazgalından koridora taşıp yankılanarak nöbetçi gardiyanları yardıma çağıran seslerimiz yanıtsız kalıyordu. Yerde ağızları salyalar, köpükler içinde uzun uzun hırıldayıp debelenen hastalar, en geç bir saat sonra, hiç kimsenin müdahalesi olmadan kendilerine geliyor, kalkıp başlarının altına koyduğumuz havlularla yüzlerini bir güzel sildikten sonra gülümseyerek, sanki hiçbir şey olmamış gibi dönüp yeniden uyuyorlardı.
Bazı geceler havasızlıktan, kokudan bayılır gibi olduğumda, koğuş penceresini açıyor, açmamla üç beş kişi birden uyanıp, “Camı kapat, donuyoruz!” diye bağrışıyorlardı; ben her gece açıyordum, her gece bağrışıyorlardı…
Bazı geceler mide bulantısıyla, boğulurcasına tuvalete koşup, oradaki küçük camı açarak soluk almaya çalışıyordum. Her gece uyuyamayacaklarını bile bile yataklarına giren, tabii ki dönüp dönüp bir türlü dalamayan ve bir saat kadar sonra sözbirliği etmişçesine kalkıp gergin yüzleri ve pijamalarının ceplerine sıkıştırdıkları sigara paketleriyle soğuk tuvalet kapısında buluşarak sessizce fısıldaşan uykusu kaçıklar grubu, kokuya bu denli duyarlı olmamı hep yadırgıyordu.
Geceleri kokudan, gündüzleri gürültüden uyuyamaz olmuştum.Bu yüzden ben de uykusu kaçıklar grubuna katılmıştım; her gece saat iki suları aynı dört beş yüz, hep aynı yerde soğuktan garip titremelerle fısıldaşarak sigara içiyor ve yalnız uykudan değil, koğuştan da düpedüz firar ederek dışarıdan da konuşuyorduk… İçerideyken, “dışarıdan” söz etmenin büyüleyici bir hazzı vardır…
Açlık, birkaç büsküviyle geçiştiriliyor, uykusuzluğa, mahkûmiyete dayanılıyordu da, o koku… O koku çekilir gibi değildi doğrusu.Ölmüş, çürümüş insan kokusunu bilir misiniz? O kokuya bütün ilaçların bileşimi bir kokuyu, sonra sidik, dışkı, ter kokusunu, çürümüş sperm kokusunu, çorap ve ayak kokusunu, küf ve rütubet kokusunu ekleyin; hepsinin bileşeni bir koku, birkaç saat içinde adamı yaşamaktan bile caydırabilirdi…
Upuzun kulaçlarda bir okyanusla boğuşan birinin bir damlaya yenilmesi gibiydi; ya da büyük bir savaşı kazanmayı göze almış bir komutanın, tam da savaş sona erdiğinde, üstelik kazandığı da kesinleştiğinde, oturup rehavetle yediği konserveden boğazına balık kılçığı kaçtığı için düşüp ölmesine benziyordu bu kokuya mağlubiyetim!
Kelepçelere, hücrelere hiç of demedim de, orada yalnız o koku yenik, yalnız o koku çaresiz bıraktı beni…Demek istediğim, çarmıha, kurşuna hiç gerek yoktur bazen; bir koku yeter ve gebermekten beter eder adamı…
*
Günler hızla akıp geçmiyordu; ağır aksak ve sanki duraksayarak geçen günlerde bizim ihtiyar da koğuşta kendine yeni arkadaşlar buluyordu. Son olarak biraz bunamış ve kendisi gibi “namıs” meselesinden gelip, tam on dört yıldır yatan bir ihtiyarla köşelere çekilip fısıldaşırken rastlıyordum ona. Konuştuğu ihtiyar, koğuşa geldiğim ilk günlerde sürekli, “Branşitim ağrıyi,” diyerek ayakta dolaşmasıyla dikkatimi çekmiş, sonra karşıma dikilip çıkışmıştı:
“Mamur kovuşuna gitsene a be! Burda streçe (strese) girecen…”
Anlattıklarına göre, oturduğu köyde bir aile dostu bir gece onu telefonla arayıp evine yemeğe davet etmiş ve “Gelirken karını da getir,” diye eklemiş. ”Karını da getir,” cümlesiyle beyninden vurulmuşa dönerek, hem yemeğe çağıran arkadaşının hem de arkadaşının kardeşinin üzerine boşaltmış kurşunlarını. Müebbet almış.İçeride yaşlanmıştı, fakat daha dışarıya dair ne çok düşü vardı...
Ben ise kendimi, içine konulmuş ineklerin gün boyu yiyip içip geviş getirerek uyudukları bir ahıra kapatılmış gibi hissediyordum.
.jpg)
Akşamları, kulaklıkları takıp müzik dinlemeye, koğuştaki sesleri bastırıp bir şeyler okumaya, okurlarımdan gelen bazı mektup ve kartları iki satırla da olsa yanıtlamaya çalışıyordum. Bizim ihtiyar ise, bir yolunu bulup hep yakınımda bir yerlere oturuyor ve beni inceliyordu.
Zor bir önadı vardı; bu yüzden “Amca” dedim ona ve bir daha sormadım adını da. Bir akşam yine koğuştaki kırık, plastik masanın bir ucuna çömelmiş gazete okuyordum ki, beni dürterek eğildi ve kulağıma fısıldadı:
“Bende keskun cılet vardır; verem sakalların tertemüz et…”
Önce sadece gülümsedim; fakat aynı isteğini birkaç kez daha yinelediğinde:
“Senin de sakalların var amca! Sen niçin kesmiyorsun da benim kesmemi istiyorsun?” diye sordum.
“Ben 1972’de Kâbe’ye gitmişem. Benim sakalım Hz. Mıhammed’in sünnetıne goredır, seninki de ele mi?” demesin mi!
Amcayı ikna etmeliydim; yoksa sakallarımı kestirmeden bırakmayacaktı:
“Ben de, ben de hapishaneden çıkınca doğru Kâbe’ye!” dediğimde, ağzı kulaklarında, ”Vey maşallah!” diyerek ekledi:
“Vallahin sen hazreti Hızır’dır…”
Koğuştakiler bulvar gazetelerinin TV program listelerinden hangi kanalda ateş, barut, kan, bomba filmi varsa buluyor, koğuş televizyonunun sesini sonuna dek açıp hipnotize olmuş gibi o filmleri izliyorlardı; mütemadiyen bomba, makinalı tüfek seslerini işitmemi kulaklıklar da engelleyemiyor, kapatıldığım yerde hiçbir yere kaçamıyor, her gece ilerleyen saatlere dek o sesleri dinlemek zorunda kalırken, onların bu filmlerle sıkıntılarını bir süre için de olsa unuttuklarını ve gözlerinin parıldadığını görüyor, aslında o hallerini de pek seviyordum…
Bir akşam bir de benim seçtiğim bir filmi izlemelerini önerdiğimde, çok sevdiğim ve “otoban gaspçısı” namıyla anılan bir çingene delikanlısı öne atıldı:
“Ya abi, ben senin sevdiğin filmleri biliyom ya, biz onları siyretsek uykumuz gelcek, valla bak!”
“Nereden biliyorsun uykunuzun geleceğini? Nasıl bir film önereceğimi bile bilmiyorsun!”
“Ya abi, sen iki kişinin birbirinin karşısına geçip de dır dır konuştukları filmleri seviyon ya bilmiyom mu sanki!” deyince, bu kez orta yaşın üzerinde, koltuk değenekli ve koğuşta hatırı sayılır bir başka mahkûm söze girdi:
“Adam yazarcı, bilgili bi kişi; bırah bi tene de o seçsin! Ayıptır yav! Bırah bu gece de onun istediği film olsun, ne olacah yani!” diye çıkışınca, pişirdiği yağda yumurtaları hep kendisiyle birlikte yemem için üsteleyen ve tavaya ekmeklerimizi bandığımızda, her seferinde, “Yumurta yimekten civciv çıkarcez,” diyerek beni güldüren “otoban gaspçısı” da ikna olup gülümseyerek kumandayı bana uzattı.
Önceden gazetelere bakmıştım.”Kuzuların Sessizliği” adlı filmi izleyecektik… Filmin başlamasına beş dakika vardı; çaylarımızı doldurup bütün koğuş TV başına geçtik.
Film başladı, ama daha on dakika geçmişti ki mırıltılar işitmeye başladım:
“Durgun film bu yav, iş yok bunda, yok!”
“Abem filmin adı bile kuzu sessizliği; sessizlikten film mi olur, kuzudan ne ses çıkacak!”
“Bilader hareketsiz bi film bu yav, durgun film, durgun!”
Birkaç kişi ranzalarına çekildi, kimileri tuvalet ile mutfağın bulunduğu dar alanda volta atmaya koyuldu; filmi izleyen on kişi kadar kalmıştık ki, daha filmin yarısına gelmeden dönüp baktım ki, en az yedi kişi oturduğu sandalyede uyuyakalmıştı; çingene delikanlısı da uyuyordu.Önce şaka yaptıklarını sandım, ama gerçekten uyuyorlardı! Hiç de mübağala değilmiş söyledikleri. Gözlerimle görmesem, bir filmin bunca insanı öyle uyutabileceğine inanamazdım…
Birçoğu cinayet, gasp, yaralama gibi şiddet suçlarından yatan o yetişkin adamların, oturdukları sandalyelerde başları sağa sola düşmüş uyuklayan halleriyle nasıl da masum ve sevimli göründüklerini anlatamam; onlar, bir zamanlar bir yerlerde dehşet saçmış o adamlar değillerdi de, sanki annelerinin birazdan dönüp almak üzere o sandalyelere emanet oturttuğu çocuklardılar(!)
Bazı günler geçmemekte diretse de geçiyor, ben de fırsat ve sandalye buldukça yazıyor, okuyordum; yirmi küsur mahkûm ve on dört sandalye vardı koğuşta. Zamanında sandalye kapamayan herkes, cezasıyla birlikte ayakta kalmaya da cezalıydı. Kapalı bir mekânda bir sandalye bulmanın sorun olabileceğini, sandalye kapamayanların bir filmin tümünü ayakta izlemek zorunda kalabildiğini dışarıda kaç kişi düşünmüştür bilmem…
Ne zaman masaya çömelip otursam, amca da etrafımda bir gölge gibi dolanıyor, yanıma sokulabilmek için gözlerimde sıcak bir ifade aranıyordu…
Yine etrafımda dolaştığı bir akşam, yanıma oturması için benden hiçbir davet alamayınca yaklaşıp fısıladı:
“Vallahin nüfus mamurları bilem seninki kimi çalışmıyorlar…”
Ben nüfus memurlarını pek çalışkan bilmememe rağmen, görmeyeli dışarıda ölümlerin, doğumların, nüfus memurlarının çok çalışmalarını gerektirecek boyutlarda artmış olabileceğini düşündüm bir an.Ne de olsa amca, koğuşa benden iki ay sonra getirilmişti…
Benimle birlikte, sık sık masanın diğer ucunda oturup yakınlarına, avukatlarına kendisini kurtamaları için mektuplar, savcılığa tahliye dilekçeleri yazan bir başka mahkûm daha vardı. Amcanın “namıs” cinayetinden (!) yatan arkadaşı, bir akşam gidip kendi halinde bir şeyler yazan adamın tepesine dikilerek çıkıştı:
“Ha bu adam yazıcı kendisi, anladık da, sene ne oluyor da durmadan yazı yazıyon kovuşta, hıı?”
Masadaki mahkûm, önce bu müdahaleyle duraladı, şaşırdı ve sinirli bir sesle yanıtladı:
“Sana ne oluyor? Sana ne benim mektup yazmamdan?”
“Ne dimek saha ne, ne dimek! Sen de yazıcılığa mı imreniyon da üyle elinde kalemlen masaya çöküyon?”
“Ya git başımdan, git belanı başka yerde ara ihtiyar!” dese de boşunaydı.
İhtiyar, bir adım atıp yumruklarını sıkarak dövüşmeye hazırlandığında, kalkıp koluna girerek onu havalandırmaya çıkarıp onu teskin etmeye çalıştım.
Sonra yeniden yerlerimize oturduk. O gün ben de masaya serdiğim katlanmış bir gazetenin üzerinde okurlarıma kartalar, mektuplar yazıyordum. Yine bir karabasan gibi ensemin dibinde belirdi amca. Önce bana, sonra önümdeki kâğıtlara bir süre bir teftiş müfettişi gibi göz atıp söze girdi:
“Vey maşallah! Senın ne kader guzel bir yazin vardır! Vah vaah, bari bir mamur olaydın, maaşa yazılaydın…”
“Ben memur olmak istememem amca,” dedim.
“Niye? Sen bele guzel yaziylan boşta mi kalacahsın?” demez mi!
“Ben istesem bile zaten devlet de beni memur yapmaz amca” dedim bu kez.
Fakat o, ısrarlıydı:
“Nasıl yapmaz! Devlet bele yazi, bele efendi adam nerden bulacah!” derken, neden gülümsediğimi anlamıyordu.
Aynı günlerde koğuşta ortaklaşa yapılan çay için para veremediği için ona çay vermediklerini öğrenince, çok sinirlenip aldırdığım bir kilo çayı amcaya teslim ettikten sonra, aynı yazgıyı paylaşan insanlar olduğumuz anımsatıp, “Paylaşmayı bilmek zorundayız, bir çayın hesabı mı olur!” diyerek koğuştakilere çıkıştığımda, cinayet zanlısı bir mahkûm hiç ummadığım biçimde yanıtladı beni:
“Sen de bizim gibi bir değil, beş değil, yıllarca yatsan ve dışarıdan bir kuruş para gönderenin olmasa aynen bizim gibi olurdun. Ben bir paket sigara için bir tespih yapıyorum. Bir tespihe iki bin boncuk dizip iki günde bitiriyor, onu sattığımda aldığım yirmi sigarayı ise bir günde içiyorum… Sen olsan ne yapardın? Bir buçuk yıl mahkûmiyetle gelip konuşmak kolay, ben yirmi yıla mahkûmum, yirmi! Gelen bir değil, beş değil, hangisine delikanlılık yapacaksın, hangisine!”
O da haklıydı…Koğuşta bir tek sigaranın mahkûmlar arasındaki değerini biliyor, hiç sigara alamayan birkaç kişinin sigarasını da kıt kanaat bütçemle aldırıyordum. Parasız olabilir, kalabilirdi insan; yaşlı bir adam olarak koğuşta bir bardak çay içebilmek amcanın hakkıydı; yıllar yılı kötü koşullarda yaşamını sürdürmek zorunda kalan boncukçu da kılı kırk yararak denklediği bütçesini gözetmekte haklıydı… Bir “düşünce mahkûmu” olarak her koşulda paylaşmayı önermekte ben de ben haklıydım.Kısacası hepimiz, hepimiz çok haklıydık…
Hepimiz bu kadar haklıyken, hayat ise bizi haksız çıkarmaktaki ısrarını sürdürüyorken, amca da küçük jestlerime karşılık ya hazreti Hızır’lığımdan söz ediyor ya da hep aynı iyi dileğini yineliyordu:
“Bütün daşlar senın ayağın öğünde pennir olsun…”
İlk kez duyduğumda şaşırmıştım, “Neden peynir?” diye; sonra peynirin, onun bilincinde kentlinin “vernel”i gibi bir yumuşaklık imgesi olduğunu öğrenmiştim.
Televizyonda bazı magazin programlarında bazı kadınların davranışlarına çok içerleyip zıvanadan çıkarak beyaz camla konuşmaya başlıyordu:
“Erkeğler olmuşlar rezil! Zaman karilerin zamanidir! Tıfiii, lanet gele bele kariye!” dedikten sonra koğuşa dönerek bir şöyleve başlıyordu:
“Hz… demış ki erkeğün uç, karinin yeddi tene şeytani vardır…”
Önceleri gülüp geçtim bu şeytan sayılarına; hatta tanıdığım bazı kadınlardan fazla şeytanlarını cezaevinde bulunacağım süre için (beni içeri tıkan şeytanlarla baş etmek amacıyla) ödünç istemeyi bile düşündüm!
Fakat baktım ki sürekli yinelediği şeytan sayılarını bir akademisyenin bilimsel tezi gibi savunuyor, bu yüzden dayanamayıp sordum:
“Amca, sen bu şeytanları gördün mü, saydın mı?”
“Yooh, hama mıbarek kitabta ele yazıyor…”
“Peki, sen kaç evliydin?”
“Bi tenesi öldi, uç kere evlenmişem.”
“O halde bir kadındaki yedi şeytan yetmedi mi sen tuttun on dört şeytanı eve topladın? Ölen kadının şeytanlarıyla tam yirmi bir şeytan yapıyor! Sen şeytanlarla işbirliği yapıyorsun!” dedim gülümseyerek.
Mahcup bir edayla gülümseyerek sustu ve o günden sonra bir daha şeytan sayıları hakkında bilgi vermedi koğuştakilere…
Amcanın cezaevine getirilme nedeni “namıs”tı, biliyordum; bir akşam yanıma oturtup, koyu cezaevi çaylarımızı yudumlayarak onun “namıs” suçunu ve anlayışını bir sondaja koyuldum:
“Neden geldin, nasıl geldin amcam, hele bir anlat yahu?” diye sordum.
“Vallahin namıs içün gelmışem Yılmaz beğ,” dedi.
“Namusu temiz ettin mi bari?”
“Hee, vallahin tertemiz olmıştır…”
“Peki, nasıl olmuştur? Namus nasıl temizlenir, sen nasıl temizledin bir anlat?”
Gözlerini kısıp anlatmaya koyuldu:
“Evvelı bız koyde çoh rahattıh. Bursa’ya geldıh her şey poh oldi!Ben oğlıma dedım sene bi tene Kürt kızi alah. Dedı yoh, Bursa’da ben bi kız görmüşem, çoh parlaktır, illehim ben oni isterem…”
Burada duraksadı, daldı gitti…
“Eeee amca!” diye üsteledim.
“Sonra ben dedım oğlım sözün gerçeğini konuşah; Bursa’nın kızından bize bi heyr gelmez! Dedi yoh illehim o olacah… Dedıh madem cenabıallah onun kaderini de ele yazmiş, gidah istiyah, ne yapah! Gettıh istedıh kızi. Dedıler bele, dedıler şele çoh ziynet istediler, çoh masiref…Vallahin koyden çoh koyun sattım; kıza bi dayre peresi altun tahtıh ele verdıler.”
Yine duraksadı; gelin kıza ta başından içerlediği belliydi.Gözlerini kısarak sürdürdü konuşmasını:
“Sora benım oğlum eskere getti. Bi gun heber geldi ki, benım gelinim dışharıda bi pastahanada bi erkeğlen oturuyor. Vallahin duydum, oğluma tilefon ettim; dedım oğlum hal mesele bele, tez gel, namısın temizle!Vallahin oğlum yüzbeşiden izin aldi geldi, herıfi vurdi; ama gelıni vuramadi. Gelın babasi evıne kaçti, polesler de oğlımi tutti.Kızi vuramadi, yalağuz düşmanımızi vurdi…”
“Düşman dediğin kim amca, Bursalı biri miydi?”
“Yoh vallah, benim kardaşımın oğliydi…”
“Kardaşının oğluna nasıl düşman diyorsun?”
“Kardaşımın oğlu gelınımle barabar görüşmiş; o vakıt işte düşman olmuştır!”
“Fail belli, maktul belli; peki seni neden getirdiler?”
“Yalağuz ben değıl, uç oğlum da hapıshanadadır. Düşmani vuran oğlum eskerdi, oni asker hapıshanasına bırahtılar. Küçüğ oğlumi Eskişehir’de tuttılar, oni da orda hapse bırahtılar. Böyük oğlum da burdadır; ben hesteydım, o heste değildi, onu başka kavışa bırahtılar…”
“Amca cinayeti işleyen bir kişi; neden diğer iki oğlunu ve seni aldılar?” diye sorduğumda, verdiği yanıtla afalladım:
“Esker oğlım demış silahi babam verdı, ben de vurmuşam… Karakolda küçüğ oğlumi çoh dövmişler, o da demış düşmanımızi esker abem vursın diye evınden ben dışari çağırmışam; o çağırmış diye oni da aldilar. Büyük oğlumı da akli vermış diye aldilar; evde var dört tene çocugi… Şimdi bız hepımız cinayette teşebüs yapmışıh diye savci bize yazi yazdırmiş. Hepımız bele mahkûm olduh; evde yalağuz karilar kaldi…”
.jpg)
Amca sakalını sıvazlayıp derin bir of çekerek ekledi:
“Bi kari hepımızi yahti!Yahtii!”
Şaşırıp kalmış, ona buruk buruk bakıyordum.Söylemeden edemedim:
“Kadını bir pastanede otururken görmüş, bir sülaleyi kurutmuşsun. Dışarıda kimsesiz dört çocuk, üç dul kadın ve geride dört mahkûm, bir ölü…Topunuz mağdursunuz...Olacak iş mi amca!”
Ağlayacak gibiydi; mırıldanırken sesi titriyordu:
“Ne yapah!E işte Allah’ın kaderi Yılmaz beg…”
“Ne kaderi amca; bilerek, isteyerek siz çizmişsiniz bu kader dediğini!”
"Feket, ee feket namıs mühim bişeydir ha,"diyebildi.
"Mühimdir,"diyebildim ben de sadece.
Bir süre sustuk… Amca gözlerini benden kaçırıyordu. Heybetli gövdesi kasılmış, yüzü bir matem kuşanmıştı. Ben ise gözlerinin ortasına bakarak o bıçak gibi sessizliği dağıtmaya çalışıp moralini düzeltmek için sordum:
“Boşver şunu bunu, namus temizlendi mi sen onu söyle?”
Bir an gevşedi ve hüzünlü bir tebessümle yanıtladı:
“Hee, he vallahin namıs tertemiz olmıştır!”
Sonra birlikte sabırlı, vakur bir hapishane gecesinin ölümcül sessizliğine kaldık; bir gecenin daha üzerine örtüldü yüreklerimizin kapısı… Orada, bir kez daha ben sanki bütün yaşları, yaşlıları yaşadım gibiydi ranzamda sırtüstü kalmışlığım…
(O kasvetli hapishane koğuşunda biz uykuya dalarken,ülkemin başka şehirlerinde, kasabalarında, köylerinde namus temizlikleri hızla sürüyordu…)
|