|
ÖRTÜLÜ PERDELER, KAPILAR VE ÜŞÜYEN HAYATLAR
YILMAZ ODABAŞI
"O örtülü perdelerin camlarındaki sımsıcak ışıklara ve buğulara aldanmayın; üşüyen hayatlar, çoğu zaman orada mutsuzluklarını ve acılarını gizliyorlar..."

Evlerin çatıları, kapıları ve perdeleri, sevinçleri, coşkuları olduğu kadar acıları ve yoksullukları da örtüyor.O örtülü kapıların, perdelerin ardında herkes kendi cennetini ya da kıyametini yaşıyor...
Artık aynı binada yanıbaşımızdaki dairelerden çıkan ölüleri de, gelinleri de hiç bilmiyoruz...Örtülü perdelerin pencerelerinden sızan sımsıcak ışıklar ve camlardaki buğular yanıltıcı olabiliyor.Çoğu zaman o sıcaklığın arkasında üşüyen hayatlar mutsuzluklarını ve acılarını gizliyorlar...
Artık “beton manzaralı” evlerden çam ağaçlarının göllere düşen gölgeleri de, yakamozlar da görünmüyorlar... Her bahar akasyaların yeşerdiği o bahçeli evler çoktan daire karşılığı apartmanlara dönüştüler.
Bizlere daracık apartman girişlerinin önünden uzayıp giden caddelerin egzoz homurtuları ve korna sesleri kaldı...Evlerin çift kilit ve çift perdelere iyice kapanan kapı ve perdelerinin gizleriyle baş başa herkese biraz yalnızlık kaldı...
Şimdi o örtülü perdelerin ardında çocuklar, saf ve şaşkın bakışlarla nice çirkinliğe tanıklık ediyor, kimileri katı disiplin kurallarıyla askeri kışlalar gibi evlerde yaşıyorlar. Aynı mekânı, hatta aynı yatağı paylaşan eşler bile, şimdi birbirlerine sakınmadın yalan söyleyebiliyorlar...
O örtülü perdelerin ardında dağ gibi adamlar, eşleri ve çocukları uyuduktan sonra salona geçip, sarsan, savuran hayatın yaşattığı acılar ve yoksulluklar için sessizce gözyaşı döküyorlar...
O örtülü perdelerin ardında kimileri bedenlerini satıyorlar...
.jpg)
Para, o örtülü perdelerin ardında bir şantaj faktörü haline getiriliyor; orada sevginin kırıntısı bile görünmüyor. En çok da babalar, ekonomik bağımsızlığı olmayan kadınlar üzerinde parayla hegemonya kuruyorlar.
"Hâlâ heba olan gençliklerin, mutsuz evliliklerin ve parçalanmış hayatların hüznüyle iç içe bizim de hayatlarımız..."
O örtülü perdelerin ardında gelinler, kaynanalarına kahve yapıp büyük bir incelikle tepsiler uzatıyorlar; o nezaketin öbür yüzünde, “son içişi olur inşallah!” diyorlarsa da, ikiyüzlülüğün ve sevgisizliğin kıskacına aldığı hayatlar bütün olağanlığı ve ritüelleriyle sürüyor...
Üstelik, o örtülü perdelerin ardında, Anadolu’nun doğusunda, batısında kadınlar hâlâ dayak yiyorlar. Bu ülkede hâlâ sahte bir kadın hakları savunuculuğu sürüyor. Birçoğumuz haklardan söz edenlerin, kendi yaşam pratiklerinde ne çok “haksız”lığa tanıklık etmişizdir.
Benim kadın hakları savunuculuğum, çocukluğumda anamla birlikte yaşadığım acılardan beslenir; bu yüzden samimidir.Çocukluk yıllarımda anamın tutam tutam saçları babamın iri, kıllı avuçlarında kalırdı. Onu kurtarmak istediğimde bir hamlede duvara çakılırdım. Vücudundaki çürük izlerinin sızılarıyla bazı geceler sabaha kadar gözlerini tavana dikip sessizce ağlardı anam.Hep dayak yer ve hep ağlardı...
Bir gün onu bir hastaneye yatırdılar. Günlerce göremedim, adresini de öğrenemedim.Günler sonra eve döndüğünde yüzü tanınmaz haldeydi, acıyla kıvranıyordu...
Hastalığını ısrarla sorduğumda, “Ölü çocuk doğurduğunu, bu yüzden zehirlenip ölüm tehlikesi geçirdiğini” anlattı.Babamın yumruk izi, ölü doğan çocuğun başında bir oyuk olarak duruyormuş...
Şahin Kaygun
Sonra ifadesini almak üzere eve gelen polis memurlarına, “düştüm” dedi. Bunu ısrarla yineledi. “Babam yapmışsa polislere niçin söylemedin?” diye sorduğumda, yüzünde gölgelenen hüzünle bana garip garip baktı. Sonra tane tane sözcükler çıktı ağzından:
“O zaman size kim bakardı yavrum?”
Bu sorunun hiçbir yanıtı yoktu...
Sonraki sabah okula gitmeye hazırlandığımda, hasta yatağından doğrulan anam saçlarımı tararken, “Oğlum tez büyü” dedi:
“Beni bu acılardan kurtar...”

Ben ise kurtarmak için büyümeye çalışıyor, ama büyüyebilmek için kurtarılamıyor ve kendi kendime hep soruyordum:
“Niçin hep ağlayan bir kadın benim anam? Niçin hep kurtarılmak zorunda olan?”
O örtülü perdelerin, kapıların ardında dışarıdaki uğultuda yaşanan mağlubiyetlerin bütün hıncını aynı coşkulara, kederlere ve bir yastıkta aynı gecelere birlikte baş koydukları kadınlardan ve evlatlarından çıkarabiliyorlar hâlâ bazı yenik, şizofren babalar.
Hâlâ heba olan gençliklerin, mutsuz evliliklerin ve parçalanmış hayatların hüznüyle iç içe bizim de hayatlarımız...
Dedim ya, siz o örtülü perdelerin camlarındaki sımsıcak ışıklara ve buğulara aldanmayın; üşüyen hayatlar, çoğu zaman orada mutsuzluklarını ve acılarını gizliyorlar...
1996, Ankara
|