|
ANAMIN RÜYALARINI SUSTURDUM
"Artık kimselerin yüz yüze kaldığım hayatın örseleyici çıplaklığından, beni bir rüyalar-aldatmacalar dünyasına sürüklemesine izin vermeyecektim! Çünkü daha on dokuz yaşımda öğrenmiştim ki, hayatın vahşi çıplaklığı, rüyaların evrenindeki en berbat kâbusları bile utandırırdı..."
YILMAZ ODABAŞI
Ruhbilim, rüyaları “uykuda beliren imge” olarak tanımlıyor; kimileri de usun denetiminden yoksun olduğu için rüyayı delilikle kıyaslamışlardır.
Mistik inanışlarda, özellikle aydınlanma dönemine dek bireylerin ve toplumların yaşamlarında önemli bir işlev üstlenen rüyalar, Freud’a göre de “çocukluk dünyalarımızın bir yansımasıdır.” Kimilerine göre de “rüyayı sadıka" (tanrısal ilhamın bir ürünü)veya ondan gelen bir vahiydir.Kuramlara uluorta abanmayı en az sizler kadar ben de sevmiyorum. Biz yine yaşama, yaşamlarımızın nabzına dönelim...
Biz o büyük günün, devrimin rüyasını uzun yıllar, üstelik uyanık halde görmüş bir kuşağız. Sonra hapishanelere girince, halk arasında “şeytan kandırma”olarak nitelenen rüyalara da kaldık. O rüyalarda şuh bir kadın geliyor, bu tür şeylerin sadece “ayıp” olmakla kalmayıp, bir de “yasak” olduğunu hiç bilmezmiş gibi bizi alabildiğine kışkırtıyor, sonra ıpıslak bırakıp gidiyordu(!)
Çocukluk rüyalarında ise hep uçar ve uçarak henüz hiç bilmediğim dünyayı keşfe çıkardım.Anam, rüyada uçmanın "meleklerle birlikte olmak" anlamına geldiğini söylediğinde çok mutu olurdum.
O günlerin sabahları ailece kahvaltı ederken, anam, her sabah bize rüyalarını anlatmaya koyulurdu.Tarifsiz bir coşkuyla dinlerdik.
Ergenlik döneminde ise, gerçek hayatlarımızda bir karşılığı olmadığını az çok sezdiğim o rüyaları artık eskisi kadar ciddiye almamaya başladım. Fakat anam, dinlemesem bile, her sabah sinemadan çıkıp gelmiş gibi rüyalarını anlatıp dururdu...
Anlattıkları bazen ilgimi çeker ve herhangi bir ön açıklama iliştirmediği için gerçek sanarak sorardım:
“Öyle mi? Nerede? Ne zaman?”
Bu sorulardan sonra anamın yanıtıyla afallardım:
“Rüyamda oğlum, rüyamda gördüm...”
Anam, “ev kadınlığı” olarak tabir edilen meslektendi. Bıçak gibi soğuk sabahlarda biz yataklarımızda yarı uykulu pineklerken, o küçük bir kürekle sobanın küllerini alır ve mutfaktaki demlikte günün ilk çayı fokurdardı. Soba tutuşup içeriye tatlı bir ılıklık yayıldığında, mahmur kalkardık. Öğleyin okuldan hınzır gülüşlerle döndüğümüzde, evi başına yıkar, sokaklarda üstümüzü başımızı kirletir, o boş kalmasın diye ne gerekiyorsa yapardık.
Sonra babam işten gelir, biraz da o dağıtır, ayaklarını yıkatır ve okkalı küfürleriyle günün finalini yapardı. Bizler yataklarımıza çekildiğimizde, anam akşamın bulaşıklarını yıkardı.Böylesi bir tekdüzeliğe ömrü asılı kalmış anam, sinemaya, gezmeye gidemediği için çaresiz rüyalara abanmış olmalıydı ki, daha sonra bir “rüya tabirleri” kitabı da alıp, sabahları tepemde ekşimeye başlamıştı:
“Yılan görmüşsen bela, su görmüşsen zenginlik demektir; söyle oğlum, söyle bileyim başına neler geleceğini?”
Derken, 1980 Askeri Darbesiyle birlikte benim ve anamın rüyaları bütün albenisini, sıcaklığını bir çırpıda yitirdi.Ben on sekiz yaşımda siyasal bir suçtan cezaevine girince, anamın rüyalarına oğluna kavuşmanın hasreti, benim rüyalarıma ise çarmıhlara gerilen insanlar girdi. Gördüğüm bütün rüyalarda artık çığlık çığlığa bağrışan ve “yangından ilk önce kurtarılacak,” gibi kurtarılması gereken insanlar vardı. Oysa o güne dek o insanlar rüyalarımda hiç olmamışlardı. Yalnız onlar mı? Apoletli generaller, infazlar, demir parmaklıklar da...
O rüyalarımda her gece nedense yeniden yeniden askeri darbe olurdu. Sonra çığlıklar, makineli tüfek sesleri ve çarmıhlarda düzinelerce adamlar olurdu.Kaçardım; her yerin zifiri karanlık olduğu o rüyalarımda Edison bile henüz elektriği icat etmemiş olurdu. Çatışmalara girerdim, ama tam hasmımı vuracakken silahım tutukluk yapardı; aksilik bu ya, o anlarda yanımda hep korunmaya muhtaç sevdiklerim olurdu. Allah belamı verirdi, uçurumlardan düşerdim, düştüğüm yerlerde yangınlar çıkardı...

Diyarbakı 7. Kolordu’nun bütün askerleri, başlarında Kenan Evren’le peşimde olurlardı.Sonra birden vurulurdum; bedenim acıyla kasılırdı,fakat ölmezdim; oysa bir ölsem, ölebilsem peşimdeki ordudan, tutukluk yapan silahımdan ve kör karanlıklardaki uçurumlardan kurtulacağımı bilir, ölmek için can atardım...
Yaşamda hiçbir şey o kadar ters gidemez tabii; fakat 12 Eylül rüyalarımda hep böyle olurdu.Yaralanıp düştüğüm yerde birileri beni alıp “konuuuş!” diye çarmıhlara gerince, bir örgüt arkadaşım o an birden işkencecilerin arasından apoletli giysilerle çıkıp bana hain hain gülümserdi. Sonra liseli sevgilim gelir, yaralarımı şefkatle sarardı ve uyanırdım.
Yaralarımı saran hariç, hepsinin birdenbire gittiğine sevinirdim... Uyandığım cezaevinde, burnumun dibindeki komandolara, ellerimin coplanmaktan kan topladığına bile, o rüyalardan kurtulduğum için sevinirdim..
Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde o yıllar, birileri benim ve kuşağımın meleklerle birlikte uçuşan bütün rüyalarını boğdu.Daha yirmi yaşımıza varmadan mutsuz, bozgun ve örselenmiş adamlar olmuştuk.Devrim düşü de dahil, uyanıkken gördüğümüz bütün rüyalar artık “meçhule giden gemiler” gibi uzaktılar...
.jpg)
Cezaevinden artık bir yetişkin olarak çıktığımda, baktım ki anam, oğluna sağ kavuşmanın sevinciyle rüyalar oyununu yeniden, kaldığımız yerden sürdürmek niyetindeydi. Görüşmediğimiz sürede neler yaşadığımı ne o soruyordu ne de ben anlatmak istemiyordum...
Atmış kilo olarak girdiğim Cezaevinden, bir yıl sonra kırk yedi kilo olarak, onca zulmün artığı bir korkuluk gibi çıkalı daha birkaç gün geçmişti ki, anam, daha ilk kahvaltımızda o masum ve gerçek hayatlarımızın çok uzağındaki rüyalarını yeniden anlatmaya koyulduğunda ona hışımla çıkıştım:
“Çık artık şu rüyalar dünyasından! Yirmi yıldır sinemadan çıkar gibi uyanıp her sabah rüya anlatıyorsun! Ben sana gerçeği bile anlatmıyorum; sen niçin hep rüya anlatıyorsun?Eğer her sabah rüyalarını anlatmaya devam edersen, seninle bir daha kahvaltı etmeyeceğim!" dedim...

Yüzündeki çocuksu saflığa bir korku eklendi anamın. Ağlamaklı bir yüz ifadesiyle sustu..
Rüyaları, onun sığınağı ve tek avuntusuydu, biliyordum.Fakat onun rüyalarındaki o masum imgeler, artık benim bozgun rüyalarımın içerdikleriyle örtüşmüyordu. Ben artık öğrenim yıllarımda bana öğretilenleri bir kenara atıp, sadece hayata ve sisteme ait çırılçıplak gerçeklere gözlerimi iri iri aralamıştım.Artık cezaevi sürecinde yaşadılarım, tanık olduklarım dahil inanılmaz, ama gerçek olan ne varsa hepsini mutlaka bilmek istiyordum.
Artık kimselerin yüz yüze kaldığım hayatın örseleyici çıplaklığından, beni bir rüyalar-aldatmacalar dünyasına sürüklemesine izin vermeyecektim!Çünkü daha on dokuz yaşımda öğrenmiştim ki, hayatın vahşi çıplaklığı, rüyaların evrenindeki en berbat kâbusları bile utandırırdı...
.jpg)
Anamın rüyalarını susturdum...Birileri benim rüyalarımı susturduğu için; evet, sırf bu yüzden ben de anamın rüyalarını susturdum! Sonra ben 12 Eylül’den, anam ise belki benden davacı, kırgın sayıldık...Sonra 12 Eylül, ardından anam hayatımdan ayrı ayrı çekip gittiler.İkisi de belleğimde, bilincimde derin izler bıraktılar...
Ben ise hâlâ gerçeğin başucunda, çarmıhını sırtında taşıyan İsa gibi, iblislerin kuşattığı şu dünyada rüyaları boğdurulup “faili meçhul” süsü verilmiş bir adam olarak yaşıyorum...
___________
"Sevginin herkesten Şikayeti Var" adlı kitabından.
|