KUTSAL GÖREVLER YA DA İRADEYLE BELİRLENMİŞ ÖMÜRLER | YILMAZ ODABAŞI WEB SİTESİ


   KUTSAL GÖREVLER YA DA İRADEYLE BELİRLENMİŞ ÖMÜRLER
      14.03.2010 tarihinde yazılmış ve 1610 kere okunmuş.

       KUTSAL GÖREVLER YA DA İRADEYLE BELİRLENMİŞ ÖMÜRLER

     'Kundera’nın “Suç vardır cezayı bekler, ceza vardır suçu bekler,” gibi  bir cümlesi vardı.Eklemeliyim, her suç, o suçun neden ve nasıl suç olabildiğini  algılayabliecek bir yargıcı bekler ya da her hasta, hastalığını en az kendisi kadar hissedecek sezgiye sahip bir hekimi bekler...'

       

        YILMAZ ODABAŞI

       Gündelik hayatın totaliter kuşatmasında benliklerimizi iğdiş eden yasaklar, yasalar, kurallar silsilesinde beni en çok irkilten ifade biçimlerinden biri de -genellikle taş kayıtsızlığında bir yüz ifadesi eşliğinde sarfedilen-:"Ben görevimi yaptım,” cümlesidir.

 

      Bu itaat kültüründe bu cümle, insana iradi tercihlerini unutturarak varoluşuna, içselliğine vicdanının kulaklarını tıkatıp, en çok da kendini aşağıladığı bir bir avuntu halidir…

 

      En irkiltici hak ihlallerinde, en zalim yaptırımlarda bu cümlenin içeriğine tapınırcasına biat eden insanlar gördüm. Merhametlerini, sevgilerini ve adalet duygularını yitirmiş insanların suçlarına, infazlarına iliştirdikleri bir temrindi sanki bu cümle.

 

      Görevini ifa etmek işgüzarlığından caymayan, fakat "görev"ini  gerçekleştirirken insanlığını gerçekleştiremeyenlerden çok sık işittiğim bu cümlede sayısız acıya, trajediye tanıklığım var…

 

      İktidar sahiplerinin mahallemizdekilere, aramızdakilere söylettiği bir cümleydi bu. Böyle olunca itiraz hakkımızdan muaftık; zira o, canımızı yaksa da “görev”ini yapıyordu…

       

 

        Bu anlayış, örneğin, bir Tedaş görevlisinin, mağduriyetlerini iyi bildiği kapı komşusunun elektiriğini kestirtiyor, bir sonraki gün de ona arsızca “nassın gomşum?”dedirtebiliyordu(!) 

 

      Bir sivil cezaevinde hep demokrat ve yurtsever olduğundan dem vuran Kürt bir gardiyan tanımıştım; güneş daha avluda, tepemizdeyken, “savcının emri ile” diyerek düşlerimizin, rüyalarımızın üzerine kapıları kilitleyip gitmekte bir an bile tedüt etmiyor, sonraki gün de: “Ne yaparsın, görev işte!”diyerek özür diliyordu.Demek istediğim, insanlar düşündükleri gibi yaşamıyor, yaşadıkları gibi düşünüyorlardı...

 

     Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde bir “Gestapo Adnan” tanımıştık; bizlere bir insanın ne ölçüde barbar olabileceğini  akıl almaz sadistliklerle gösterdiği için, o rütbesiz asker anılarımızda hiçbir terapinin belleklerimizden kazıyamayacağı kadar derin izler bırakmıştı.

 

     80’lerin sonuna doğru bizler dışarıda o trajik anıların gencecik yüreklerimize bıraktığı nice hasarla hayata yeniden tutunmaya çalışırken, bir haftalık derginin kapağında yeniden rastlamıştık Gestapo Adnan’a.Habere göre, askerliğini bitirip sivil yaşama dönünce bir süre inşaatlarda çalışmış, sonra ikinci kattan düşüp bacağını kırınca bir markette iş bulmuş.Bakkal amcasından bir Bolibon isteyen kız çocuğuna tedirgin bir ifadeyle bakınan vatandaş(Gestapo) Adnan, çocuğu gönderdikten sonra söze girmiş:

 

    ”Hayat değil bizimkisi, onca olaydan sonra, yani o yaşadıklarımızı (bu, yaşattıklarımızı olmalıydı) unutmadık.Geceleri kabuslar görüyorum, bir askerlikti işte!”diyordu(!)”Ben görevimi yaptım!” diyordu:”Bize yap dediler, yaptık, yani biz emir kuluyduk!”diyordu.

 

      Dehşetle bakmıştım Gestopo Adnan’ın o dergideki “vatandaş Adnan” fotoğraflarına…Bu muydu demiştim!Bir cellat olmak için bütün gerekçen bu muydu senin?Bir askerlikti gitmiştin, emir kuluydun yapmıştın öyle mi!Bu kadar ucuz bir gerekçeye mi kurbandı gençliklerimiz?

 

      Upuzun yıllara rağmen benim hiçbir zaman anlamayı da, unutmayı da kabullenmediğim bir travma olarak kaldı anılarımda Gestapo Adnan...

 

      Bu itaat kültürünün bir insanı bu boyutlarda hiçleştirmesi, kuşkusuz sınıfsal çelişkilerin keskinliğiyle de ilintiliydi.Siz hiç “Ben emir kuluydum, yaptım!” diyen bir kapitalist ya da bir general gördünüz mü?

      

 

      ”Kul”larını mazlumlar arasından seçenler kullaşmıyor, sadece kullaştırıyor ve kişiliğini haczettikleri insanlara her seferinde yeniden aynı cümleyi söyletiyorlardı:Görev...Ben görevimi yaptım!

 

    " Kendini gerçekleştiren insan olabilmek, sistemin nesnesi değil, kendi hayatının öznesi olabilmekten geçiyordu…"

 

      Bu mantaliteyle çağdaş-hümanist değerleri savunan ilerici bir avukat,eski bir sendikacının veya kitaplarını severek okuduğu bir yazarın evine haciz memurları alıp gönül rahatlığıyla gidebiliyor, ne de olsa sadece “görev”ini yapıyor, mesai bitince de gidip sistemin kötülüklerini konuşarak beki o da haczedilmiş vicdanını böyle avutuyordu...

 

      Başarılı hikayecilerimizden Hasan Ali Toptaş ile yapılan bir söyleşide okumuştum:”İcra memuruydum,”diyordu Toptaş:”Bir eve girdik, içeride evin çocuğu çizgi film izliyor, ama biz televizyonu da haczedeceğiz. Çocukla göz göze geldik, o gün istifa ettim…”

       

      İşte bu örnek, insanlıga karşı suçlara iştirak etmekten gerekirse feragat edilebileceğimizi ve herkesin aslında bu dünyada sadece kendi vicdanına borçlu olduğunu bir insanlık dersiyle gösteriyordu bizlere.Kendini gerçekleştiren insan olabilmek ise, sistemin nesnesi değil, ne yapıp edip kendi hayatının öznesi olabilmekten geçiyordu…

      

      1999 yılında bir kitabımdan dolayı yargılandığım bir duruşmada DGM heyetine hakaret ettiğim ve mahkeme asayişini bozduğum gerekçesiyle tutuklanıp, bir alt mahkemeye,

Ankara'da adliye nöbetçi hikimliğine götürülmüştüm.Hakim, beni kelepçeli getiren polis memurlarının ve basın mensupların salonda olmayışını fırsat bilerek fısıldamıştı:

 

    “Çocukluğumdan beri düşünce suçundan insanların mahkum edilmelerini anlayabilmiş değilim aslında.Suçsuz olduğunuzu biliyorum.Ben size ceza vermekten yana değilim, ama yasalar var.Ben görevimi yapıp sizi tutuklamak ve size en alt limitten de olsa ceza vermek zorundayım…Çünkü tutuklanmanız talebiyle sizi gönderen Devlet Güvenlik Mahkemeleri, bizim üzerimizde bir tür üst kurumdur.Vermek zorundayım, çok üzgünüm...”

 

     Vermişti de...Oysa bir yargıcın görevi, yasalar kadar vicdanını da kapsamalıydı.Yasalar, bir hakimin vicdanını aşıyorsa, o ülkenin demokratik olduğu iddiası şaibelidir.Yasalar, bir hakimin vicdanını aşıyorsa, bütün suçları ve karşılığı cezaları bilgisayarlara yükleyelim, suçu ve cezasını bilgisayarlar versin o halde.Hatta hastalıkları ve semptomlarını yazalım, teşhisini ve reçetesini hekimler değil, bilgisayarlar yazsın.Avukatların savunmalarını bile suçun niteliğine göre bilgisayarlar üstlensin.

 

      Suçun niteliği ve savunması CD’lere kaydedilip bilgisayarlara yüklensin; hakim suçu bilgisayara yazdırıp sorsun, yazıcı  savunmayı versin.Eğer ki sezgisi, vicdanı ve öngörüsüyle insan faktörü yazgılarımızda olamıyorsa, bilgisayarlar da aynı işlevi görürler nasılsa.Amaçlanan, vicdanını, ruhunu yasalar, kurallar adına ateşe atıp imha etmiş insanlarsa eğer...

 

      Kundera’nın “Suç vardır cezayı bekler, ceza vardır suçu bekler,” gibi  bir cümlesi vardı.Eklemeliyim, her suç, o suçun neden ve nasıl suç olabildiğini algılayabilecek bir yargıcı bekler ya da her hasta, hastalığını en az kendisi kadar hissedecek sezgiye sahip bir hekimi bekler...

 

     “Görev” sözcüğüyle hayatımızı cehenneme çevirenler bilmelidirler ki, önce bireylere ve giderek bir topluma her tür mağduriyeti yaşatıp, sonra da,” Ben emir kuluyum, işte görevimi yaptım,” demenin kestirme ucuzluğunu hoşgörülerimize dahil etmek, bir işkencecinin eylemine bile meşruiyet kazandırabilecek kadar formel bir yaklaşıma götürür bizi.

         

       Statülerin, imtiyazların, yasaların iktidarı yerine, insanın ve vicdanın iktidarı için, o halde “kul” olma kardeşim, demeli onlara: “Emir kulu” ise hiç olma, gerekirse sen o “görevi” yapma! Gerçeğinden hoşnut değilsen yeni bir gerçek olmaya git, istifa et, başka iş yap, aç kal, banklarda yat, ama o bankların üzerine uzanan mutlaka bir “insan” olsun…

 

      Ya biz bu işgüzar görev düşkünlüğünden kurtulacağız ya da insanlığımız,  terk edip kurtulacak bizden...

 

      Zaten adaleti kendi vicdanına yazamayan adamın önüne siz istediğiniz kadar yasa kitabı ve görev yığın, eğer adalet duygusunu içselleştirememişse, ezberleri ve kulluğuyla bir insan değil, olsa olsa bir robot olabilir o sadece.

 

      Demek ki herkes kendine önce bir görev tanımı ve onun üzerine koyacağı bir insan tanımı yapmalı; sonra da kendi insanlığını o tanımın içinde bir yere oturtmalı.Çünkü bir göreve sahip olmadan önce iradi bir kişiliğe ve bir yaşama kültürüne sahip olmak gerekir.

 

    “Görev kutsaldır” diye bir şey olamaz bu yüzden!Bütün görevler insanın huzuru, sağlığı, sosyal adaletten pay alması içinse eğer, Kutsal olan görev midir, insan mı?

 

      Sorarım, yasaların ve kimi kuralların pek çoğu sadece yasa ve sadece kural oldukları için yürürlükteyken, emir kiplerine iliştirilmiş bir “kul” olmak mı, yoksa iradeyle belirlenmiş bir ömre sahip olmak mı?

 

                                                   2004, İstanbul

 

      Not:Yılmaz Odabaşı'nın bu yazısı hiçbir kitabında yer almamıştır.

 

  

  Yazdır Facebook'ta Paylaş Arkadaşına Gönder YAZILARINDAN





      DUYURU

ŞARKISI BEYAZ


3. Baskısı çıktı!
(Roman, 265 sayfa-Nemesis Yayıncılık)



KONUŞSAM SESSİZLİK GİTSEM AYRILIK


5.Baskısı çıktı!
(Bütün şiirleri:1.kitap/120 S.-Nemesis Yayıncılık)


FERİDE


13.Baskısı çıktı!
(Bütün şiirleri 2. kitap/96.s.-Nemesis Yayıncılık)



 



Uzun süredir yeni basımlarını yaptırmadığım ve okurun ısrarla aramaktan caymadığı yeni baskılar yayınlanıp raflarda yerlerini aldıktan sonra, yeni kitaplarım 2012 yılı içinde sırasıyla yayınlanacaktır. Bilginize sunar, selam ederim...(Y.O.)


      MULTİMEDYA



      GALERİ




   KENDİ SESİNDEN ŞİİRLERİ