HAYAT DÜŞLERİMİZİN GERİSİNDEKİ KIRINTILARDIR | YILMAZ ODABAŞI WEB SİTESİ


   HAYAT DÜŞLERİMİZİN GERİSİNDEKİ KIRINTILARDIR
      20.03.2010 tarihinde yazılmış ve 2311 kere okunmuş.

           HAYAT DÜŞLERİMİZİN GERİSİNDEKİ KIRINTILARDIR

        “Abem, bu devirde ya bir diploman olacak ya da bir dolmuşun!Oysa hayat, bizim için hep düşlerimizin gerisindeki kırıntılardır Kemal..." 

 

         YILMAZ ODABAŞI 

 

        Olduğundan daha başka birisi olmak isteyen insanlar vardır; bunu şiddetle isteyenler vardır.Aramızda dolaşırlar.

 

        Oysa hayat, düşlerimizin gerisindeki kırıntılardır. Hayat, biz başka planlar yaparken karşımıza çıkanlardır...

         

 

        Bu yazımda düşlerinin gerisindeki kırıntılarla yaşayıp yitirilen binlerden bir Kemal’i, “Pirinçlikten Kemal”i anlatmak ve onu sevgiyle anmak istiyorum.

 

        Yetmişli yıllarda Diyarbakır’da at yarışlarının yapıldığı ve üzüm bağlarının bulunduğu, şimdiyse yüzlerce kooperatif evinin türediği “Bağlar/Koşu Yolu” semtinin “Atatürk Ortaokulu” öğrencileriydik. Sabahları pantolonlarımızın paçalarını çekip yarım saat balçık çiğneyerek ulaşırdık okula.O yollarda uyku mahmurluğuyla yürümek yerine, çoğu zaman daha başka yollarda olmayı düşler, ama yine de yürürdük. Düşlerimizin gerisindeki kırıntılarla yetinmeyi daha o yaşlarda öğrenmiştik.

 

       Fakat Pirinçlik’ten Kemal, bize çok daha iyi koşullarda olduğumuzu düşündürürdü hep. Çünkü o, Diyarbakır’a bir saat uzaklıkta, ortaokulu bulunmayan Pirinçlik köyünden ulaştırırdı kendini okul sıralarına.Yaya yürüyemediği uzak yol için her sabah köyünde üs kuran ABD’lilerin servis otobüsüyle gelirdi okula. Servis otobüsünün kente vardığı saatle ilk ders saati çakışmadığı için, ancak ilk dersin başlamasından yirmi dakika sonra sınıf kapısını çalardı hep.

 

      Soluk soluğa içeri girdikten sonra dar ceketinin düğmelerini heyecanla iliştirip, her sabah ayrı bir dersin öğretmenine üşümüş yüzüyle yutkunarak, kızarak açıklamaya çalışırdı Pirinçlik köyünün servis otobüsünü.

 

      Öğretmenler ise çoğu kez anlamaz, “öyleyse evinden erken çık evladım!” gibi şeyler söylerlerdi.Bir de müdür yardımcılarından baykuş Cemal, okulun giriş kapısındaysa eğer, ilk tokadı kapıda yer, sınıfa girdiğinde matematikçi Fevzi bey de ilk dersin öğretmeniyse, kulaklarına asılır, gözbebekleri dolup yutkunmalarını bütün sınıf görünceye dek bırakmaz ve öfkeyle bağırırdı:

 

      “Oğlum, ben sana bir daha geç kalmayacaksın demedim miii?”

 

       Oysa Kemal’i ipe de götürseler, ya ilk derslere yirmi dakika geç gelmek ya da okulu terk etmek dışında hiçbir seçeneği yoktu...

 

      Nitekim, her sabah sınıfa aynı heyecan ve gecikmeyle girip, “hocam!”, “Pirinçlik!”, “servis otobüsü” nakaratlarını bir yıl sürdürebildi. Daha sonraki yıl okul sıralarında görünmedi...

 

       O, henüz bir ortaokul öğrencisiyken onu okula ulaştıran yollardan daha başka yollara gitti...

 

       Tam on sekiz yıl sonra,Diyarbakır Dağkapı Meydanı'nda bir minibüsün arka koltuğuna oturduğumda, yolcu bulabilmek için dışarıda bağıran şoför, koltuğuna kurulup beni bir süre dikiz aynasında inceledikten sonra ansızın yüzünü dönerek:

 

      “Abe tanıdın mı beni? Ben Kemal! Ben senin sınıf arkadaşın Kemal, hane Pirinçlik’ten gelirdim,”dedi...

 

       Onu hemen hatırladım.Şaşırdım... Sorduk birbirimizi. Evlenmiş, altı çocuğu olmuş. Daha kötüsü, çocukları da kendi çocukluğu gibi Pirinçlik köyünde oturuyorlarmış. Sonra minübüsteki yolculara aldırmadan şaşılası bir içtenlikle ona çağrıştırdıklarımı anlatmaya koyuldu:

 

     “Abem, benim evim Pirinçlik’te olmasa heç okulu bırakır mıydım? Okuyup ben de bir adam olmaz mıydım? Şimdi böyle davar gibi kalmışam! Abem, bu devirde ya bir diploman olacak ya da bir dolmuşun...”

 

      Kemal’ i o yıllar bir an önce okula ulaştıracak kestirme bir yol düşü miyadını doldurmuş, o düş artık yerini başka düşlere bırakmıştı. Pirinçlik yolu ve çocukluk unutulmuş, bu kez de yaşamak için dolmuşsuz, diplomasız gaza basıyor, alnına biriken ter tanelerini bileğindeki kıllarla siliyordu...

 

      Diyarbakır Dağkapı dolmuş hattında sonra günlerde birkaç kez daha karşılaştık. Onu görünce minibüsüne binmeye çekiniyordum; çünkü işçi olarak çalışmasına rağmen muavini tembihliyor, bana kendi koşullarında sunabileceği tek cömertliğiyle minibüs ücretini aldırmıyordu.

 

      Ona son kez rastladığımda yayaydı, çalışmıyordu. Anlattığına göre, minübüs sahibi ona çok haksızlık etmiş, sabahın altısından gün batıncaya dek aylarca çalıştırmasına karşılık taahhüt ettiğinden çok daha az bir ücretle başından savmıştı. Aldığı ücret bile, almayı hak ettiği ya da düşlediği ücretin gerisindeki kırıntılardı...

 

     “Ne yaparsın işte! Dolmuş benim olsaydı,” diye iç çekip aynı cümleyi tekraladı:

 

     “Abem, bu devirde ya diploman olacak ya da bir dolmuşun...”

   

      Sonra beni yolun kıyısına çekerek -yasak ya da gizli bir şey söyleyecekmiş gibi- kulağıma fısıldadı:

 

     “Bu siyasi meseleler hakkında heç bi bilgim yohtur! Biraz oturah bir birahanede birez anlat. Benim de bilgim olsun bu konularda.”

 

      O günlerde Kemal’e zaman ayıramadım. Onu küçümsediğimden değil, o tür sohbetleri yeğlemediğimden ve daha birçok nedenden...

 

      Sonra bir yıl kadar İstanbul’da kaldım. Diyarbakır’a döndüğümde ona hiç rastlamadım. Her gün onlarca insanla görüştüğüm bir yoğunlukta doğrusu aklıma da gelmedi.

 

      1992 yılının güz ayları Diyarbakır’da Turkish Daily News gazetesinin Güneydoğu temsilciliğini yaparken, Şehitlik semtinde iki “faili meçhül” cinayet ihbarı aldım. Evim cinayetin işlendiği yere yakın sayıldığı için hemen olay yerine gittim. Otuz ila kırk kişilik bir kalabalıkla birlikte semt karakolu polis memurları, üstlerine gazete örttükleri ölülerin başında ambulansın gelmesini bekliyorlardı.

       

 

      Görevli memurlara, gazeteleri biraz aralarlarsa eğer, iki cesedin de yüz görüntülerini almak istediğimi söyledim. Bir memur, ilk cesedin yüzünü açtığında donakaldım. Yerde upuzun, yüzü kan içinde ve gözleri yarı aralık yatan Pirinçlik’ten Kemal’di... Suratında üç beş günlük sakalı ve kir, toz içinde saçlarıyla kıpırtısızdı...

 

      Onu bir ambulansla morga götürdüler.Onun dolmuşu da, diploması da hiç olmadı ve o, aslında iki kez vuruldu; ilk faili onu hep düşlerinin gerisindeki kırıntılarla savuran bu sistemdi... İkinci ve somut failin ise bir süre “Hizbullahçılar” olduğu söylendi, fakat katilleri bulunamadı.O dönem Diyarbakır'da işlenen bin beşyüz faili belli cinayetten biri oldu o da...

      

 

       Bu ülkede Mehmet Ağar'ların namı yürüsün diye o dönem “kim vurdu”ya gidenlerden biri oldu...

 

      “Abem, bu devirde ya bir diploman olacak ya da bir dolmuşun!”

 

       Oysa hayat, bizim için hep düşlerimizin gerisindeki kırıntılardır Kemal...

 

                                                           1993,Diyarbakır

 

  

  Yazdır Facebook'ta Paylaş Arkadaşına Gönder YAZILARINDAN





      DUYURU




 

6 MAYIS'TA MALATYA BELEDİYESİ'NİN KİTAP FUARI İÇİN MALATYA'DA OLACAĞIM (SAAT:14.00)

 

 12 MAYIS CUMARTESİ KIZILTEPE KAMPÜS KİTABEVİ,(SAAT:14.00)

 

13 MAYIS PAZAR NUSAYBİN HALİKARNAS KİTABEVİ, (SAAT:14.00)



14 MAYIS PAZARTSİ SEYR-İ MESEL MARDİN, (SAAT:20.00)

 

 

Uzun süredir yeni basımlarını yaptırmadığım ve okurun vefayla- ısrarla aramaktan caymadığı yeni baskılar yayınlanıp raflarda yerlerini aldıktan sonra, yeni kitaplarım 2012 yılı içinde sırasıyla yayınlanacaktır. Bilginize sunar, selam ederim...(Y.O.)





































      MULTİMEDYA



      GALERİ




   KENDİ SESİNDEN ŞİİRLERİ