FERİDE (şiir) | YILMAZ ODABAŞI WEB SİTESİ


   FERİDE (şiir)
      22.07.2010 tarihinde yazılmış ve 885 kere okunmuş.

  F  E  R  İ  D  E   ş  i  i  r                                   

  YILMAZ ODABAŞI 

     
'istasyonda konuşan iki dilsizdi onlar
ayrılığı söyleyen kara gürütülerde
şaşkındır buralarda ayrı düşmüş aşklar
kış'ın ve silahların beyaz serinliğinde '
           -L.Aragon-

k(adın):feride
uyruğu:dünya;
dinin yok,dilin var
ve sonrasını ben bilirim... 

aynı yağmurlardan kaçarken bir saçağa düştük önce;
sonra gece; avluda bir kırık dal dursa üşür feride
tarihini düşünmedim, düşünmedim, ama tenimiz tanışır önce 
ve terimiz...
o benim avradım olur gecelerce, günlerce;
sonrasını...sonrasını ben bilirim...


geceye yağmur inerdi işte böyle sicim gibi, ipince
giderek soğuyan dünyamıza kanat vururken kuşlar
ve hüzünle şaşırırken yolunu yitik yıldızlar,
feride, bir destan gibi yürüdü ömrünü
akmaya yaraşırken sular...

sonra sular sulara, günler günlere vururdu

ve hayat onu da, beni de hem ne kötü vurudu;
hayvan gibi vururdu hayat,
küfür gibi, namlu gibi vururdu...
sonra feride geceler boyu uyurdu.
ileride unutulmuş bir allah kendini doyururdu
ve susunca feride, yeryüzü boğulurdu...
yeryüzü yüreğimdi biraz da, kururdu...
kururdu...
 
ben onu dilsiz ve dipsiz biçimlerden çaldım kimselere...
kimselere bırakmam !

öpüşlere sararım, gidişlere sorarım
kimselere...kimselere bırakmam!
feride başak kokar, esmer bir başak
gözlerini hep s(aklar) utanırken
sonrasını...
sonrasını ben bilirim!

günler turşu kıvamındaydı; şarkı söyler, rüzgar giyerdik akşamları.masamızda hep
ucu kırık bir karanfil dururdu; yaralamızı sarardık, sorardık ihtilal dönüşleri, infazları sayardık... 
kadınlar ve erkekler kendi aybaşlarındaydı; gelinler su başlarında,
şöförler direksiyon, gerillar silah başındaydı.bitmezdi tükürdüğüm savaşları da 
apoletleri büyük beyni küçük'generallerin! orospular sızardı gecenin yırtmacından
yırtmaçların tenine küfür dolardı
ve küfür yazardı gazeteler...
 
geceler küfür kokardı/ alkol ve sperm
günlerin yaslı yüzünde kirli kan
ve peçeteler...

peçetelerde günler turşu kıvamındaydı
faşizim kıvamında işkenceler
bir uzun yol şöförü yolları...
yolları feride'yi andığım gibi anardı
geceye devriyeler dolardı! 
 
ne o
kimliksiz miydik?

feride hınca hınç grevdedir tek tip insan pazarlarında;
dağlara atarım, bulutlara katarım onu kimselere...
kimselere bırakmam!

kül gecelerinden çalarken onu ateşlerin içinden
bastım bağrıma üzüm suyu damıtır gibi,
sarar gibi ağrısını ışık kanatlı bir güvercinin


dirildim, dirilttim onu kimselere bırakmam...
kimselere!

sonra tenini tutkuladım avuçlarımda,
mühürledim dudaklarını ateş kızıllığında...
kattım onu yasak şarkılarıma, kitaplarıma
feride'yi şiir saydım biraz da...
 
nisan'ın kızıdır feride; bundandır nisan güneşi sinmiştir tenine
ve kokusu otların, kırlangıçların...
dağları uyutur koynunda kavgalara gidince;
sonra aşk olur, kadın olur bana gelince...
ki aşkın saati, gömleği, takvimi yoktur;
uçarı bir rüzgar gibidir ansızın ne yana dönse yüzümü ufka çeviririm
sonrasını...
sonrasını ben bilirim... 


feride tütünü türküye banar da içier
yüğreğinde bir tufan negatifleri
ölümden gelmiş, kollarıma yakışmış
bırakamam kimselere...
k i m s e l e r e ! 

feride şiir huyludur, gül kokuludur
gül kokuludur gözleri ile gözlerime dokunur

dokunur...
vaay!
 
ey o kasırgalarda okyanuslar çiğneyen gemi
ayrılıksa, "vur sineme öldür beni!"


'
...yapılmamış, unutulmuş itirazlar mı vardı?kuşkusuz vardı böyle itirazlar(...)
nerdeydi şimdiye kadar görmediği o yargıç?nerdeydi o yüksek mahkeme?
konuşacaklarım var el kaldırıyorum...' 
-Kafka
-

(poliste)
portatif bir hayat
katlanabilir!


belli ki tenemin rengini yitireceğim
ve hayat yitirecek rengini yüzümün sustuğu yerde
korkarak yürürken caddelerde
benim yüzyılım hani?
ülkem nerede?


feride,
şimdi yanaş kıyılarıma bir vapur gibi
çarpıp durayım güvertede gözlerine...


(beni böyle bir eller
beni yollar, beni yeller
kelepçeler, hücreler beni
alıp gitmeye
inan ki feride inan
aşk,
önce!)

(gözümü bağlıyorlar; korkma sevgilim, gözümü,
gönlümü değil...)

kanlı karanlık odalarda
beni morartıyor, azaltıyor ve azdırıyorlar
böyle her seferinde,
 çıkınca fırında ekmek gibi kabarıyorum
sonra bir çoğalıyor, bir çoğalıyor, bir çoğalıyorum...

(bir güzel renk değiştiriyorum; korkma!yürek değil, renk değiştiriyorum sadece..)


ben can, camiler ezan derdinde!
kollarım gidiyor önce, ayaklarım ellerim...
saçlarım gitmişti zaten, bileklerim gitmişti
biliyor musun bir sen kalıyorsun içimde
yüreğimin alazında biz bize
ağlaşıyoruz sesizce...

(sonra gözlerim açılıyor; korkma!dilim değil, gözlerim sadece...)


(mahkemede)
yurdum,
seni
'devlet
topraklarının
bir
kısmını
veya
tamamını
ayırmaya
yönelik'
ve
gizli'
s e v i y o r u m!
 
dediler...

(hapishanede)

buraya gelme feride
bir hançer gibi saplama
savuran gözlerimi yüreğime

yine o öksüz koridor, o yaslı ve yaşlı koğuş
küf ve sidik kokuları yine
ben voleybol oynuyorum bahçede
birikmiş gibi volta borcumu
taksitle, her gelişte ödüyorum... 


aldırma, bir kedere sevkolunmuş suretim
kadınım,
kardelenim,
gülenim!

(bir de sen...sen feride olmasan
bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kanmasam
kanmasam mahvolurum kız,mahvolurum!) 

ekmeksiz kal da demiştim
içeride
kavgasız ,kadınsız, çaresiz kalma...

bunları yazmadılar hayat bilgisi kitaplarında!

olmasam da ey feride tüten geceler
feride, yine tütünü türküye banar da içer
yüreğinde bir tufanın negatifleri

yazmadılar!

oysaki ben b(aşka) inanıyorum
hep ölüm bu(yurdunuz)
yazıyorum:
ey devlet,
ey tanrı artık o(kulun) yok senin!


ben uçurumlar önünde kendimi kemiren kerem
artık kendimi kemiren türküler dinlemem...

dinlemem
ki ben rüzgardım
usluca kedere kaldım
yürüdüm, göçebeydim;
yürüdüm, kurşunlandım!
 
sonra mart kaldım, eylül kaldım ey susmanın çorak iklimi
yüzüme uzun sürmüş soruşturmalar yorgunluğu
çarmıhlara gerildim, ölümlere tek kaldım...

bu
tufan
ne yana?

yana
yana
susmayı dilince,
büyümeyi bilincine devşiren çocuk?
 
(dışarıda)

çıktım
da uyku sızarken gecenin sarkısından
nerede yaralı kuşları yorgun yüzümün
kendi köpüğünü eriten bir denizde?
bileylenen her bıçak kınında çirkin
kınından çık yüreğim, geçmi kaldın geç mi kaldın?

çıktım kanlı karanlık odalardan
elbet çıkarım, çıkacağım!

şimdi dağları aralasan bu akşam üstleri ben çıkarım;
kuşları kovalasan, yürüsen yollara göcebe yanım...
geceleri kanatsan alnımda yağmur, saçlarım kar türküsü çıkarım!


(ben bu çiçeği bölsem, koklasam sen çıkarmısın?) 


bu nasıl yalan yollar ki böyle yürüdüğüm
saçlarımın kokusu sinmiş bu kente
bu gece saçlarından geçiyorum yüreğim ter içinde
sussam, yokluğun kan tükürür beynime
geceler büyürse tutsağım sabahlar doldur yüreğime...

çıktım
da kentler kent değil yine
belki bu yüzden tüketmiş soluğunu şarkılar
kuşlar da gitmiş, keder büyümüş
ama bak boğulmamış içimizde kıyılar...

(kıyılarıma varsan ben çıkarım,
halkımı tanısan yurtsuz çıkarım!) 

kal kendinin anası ol doğur kendini
sonra gel beni doyur büyümeden açlığım...

sesim mi
o da büyür sen kaygılanma!

gel
bata
çıka
çıkalım;
düşe
kalka,
gide dura, güle ağlaya...


(bana kalsa bir namlunun ucundan sesimi, gümbürtümü alır çıkarım;
ben bu şiiri okusam sen çıkar mısın?)


sonra zıbarıp kalmak için yer ayırttım bir'paspal palas'ta;
oturup fotoraflarına baktım,
yazı makinamın içinde külleri temizledim.

sokağa çıktım, yasak yürüdüm;
üzerime adını almayı unutmadım...

yollara dokunmadım, kedilere ,camlara dokunmadım;
yıldızlara...
yıldızlara hiç dokunmadım, dokunsam düşecektin...

sonra geceye şiirler okudum, bitti
bitmedin!
bilsen ne çıkar; hem nasıl bileceksin?

(sen bir şeyler bilsen bildiğinden ben çıkarım
çocukluğuma dokunsan öksüz çıkarım...) 

şimdi sokaklardayım
sokaklarda...içimim sokaklarına adın yürüdü
adın satırbaşlarında ayrılıkların...

oysa ben bu geceyi bilmiyorum, yolları bilmiyorum
unutmayı hiç;


şimdi sokaklar bile esniyor uyumayı bilmiyorum...

yanmamış bir gaz sobasının yerlere dökülmüş atıkları
soluğumu kesiyor.soba boruları kırık camlardan dışarıya uzuyor;

dışarıda kar, dışarıda rüzgar esiyor; uykusuzluğa uyuyorum....

dört battaniye aldım üstüme, üşüyorum feride;

kalkıp şiir yazacağım, ama hep şiir mi yazılırmış kuşatılmış gökyüzüne? 

ben seni...seni diyordum feride;
nasıl gelirim, hangi sokaklar çıkar sokak desene?
ben seni yorumluyor, sana yoruluyorum işte
başka nereye giderim söylesene?

sonra bir bakıyoruz biz kokmuşuz biz bize
taşıdık, taşındık bitti  
öpüp durma üç numara traşlı kafamı öyle
feride, kız, geldim işte;
ağlama, şişmanlarım yine.
 
yine sevişiriz sur dibinde bahar gelince...
 
feride, bu sen misin, nasılsın söylesene?
ellerin...ellerin nerede?
bak, ıssız bir ada gibiyim beni çevrele
beni sar, beni sor, beni ağlat bu gece! 

üşüyorum bana bir palto bul feride
ya da aç ğöğsünü ısınıp kalayım öyle
geceler çarpıp düşsün dalgın güzelliğine...


gözlerini sil ve bu sevda kadar koyu bir çay tutuştur ellerime
yok, gitme!

gitme, sen gidince sevmek yüreğimde düğümleniyor
özlemeyi yutkunuyorum...
sonra pencerene ürkek kuşlar konuyor
şu gök var ya şu gök, birden üstüme çöküyor;
yok, gitme...

gitme aç göğsünü ısnıp kalayım öyle... 

diyorum ki bir koluma seni
çıkınca,
diğerine ülkemi
gör ki payıma çığlıklar düşmüş ve kül geceleri
benim yüzyılım hani?
çarşılar çarşı mı şimdi?

belki insanlar tenine gül sunmaz diye,
kir görmez diye,
hasrettir böyle kanla ıslak
ve kire karılmış böğrünün asıl rengine
darda
daralır bir yerlerde...

bana bir ülke getir feride
üstünde masmavi bir gök olsun!


saçlarını çöz
sağrılarını ıslak taylar gibiyim
ve tenin senin
doludizgin bir ülke...

gözlerimin ortasında
gözlerimin ortası
tenini hatırlat tenime
bana aç vücudunun deltalarını
kadın kokunu ver sulamak için rahminin kıraç topraklarını...

şimdi aşk,
önce!

(bu sensin
ve sesin...
bu terin ve tenin ıslaklığı
kal öyle,
ısıt gözlerimi gülüşlerinle...)


birazdan kapılar kırılacak belki de
birazdan kapkara bir örtü olabilir gözlerimizde
biz diz kırarken sinesinde sancının
yolunur papatya, deşilir ten ve yara da;

 
rüzgar
ve kar
kar...
yurdumda
bir dal daha kırılıyor rüzgarda
kimseler bilmiyor...

o dalı yeşertebilir miyiz feride,
baharda?

iki gözüm, kar yağıyor dışarıda
elimden terliyor ellerin
kar yağıyor yoksul gecelerine ülkemin
pencerelerine perdesizliin

kara kan karışıyor!

kara bin damla kan düşürüyoruz
çoktandır ayaz günleri ülkemin

karda
kar değil,
kan mevsimi...


bırak, serseri yağmurlar, darbeci generaller, vizite kağıtları 
ve gündelik telaşlar bir an bir yerlerde kalsınlar!
gecenin yüzüne karşı konuşan cinayetlerde ölümdü, kederdi, 
hasretti gördün!
tüyleri dökülen bir kuşun yüreği kadar sıcak
ve bir kez ağzımızdan çıkmış bir küfürdü hayat!

şimdi göç yollarında mısın?
yurdunu mu yitirdin?
örselenmenin yurdu
yok!
aşkın yurdu
yok! özlemenin
yok!

daha gece bir keder salkımıyla geliyor; bir salkım da
bizden! yollara çıkmanın yurdu
yok! yürümenin
yok! 


şimdi hasret iri gözlü bir çocuktur çırılçıplak kıyılarında her uçurumun; 
göç yollarında yurdum yağmadır, kabarık ve kangren! ömürlerin ömrü
yok! efkarın takvimi
yok!

Yok...Yağma, kabarık ve kangren...

'(...)bu gün kimse konuşmuyor(eski söylediklerini yinelemeyenlerden başka),çünkü
dünyayı sürükleyen kör ve sağır güçler,öğütleri,haber vermeleri,yalvarıp
yakarmalarıdinleyeceğe benzemiyor.şu son yıllarda gördüğüm bizde bir şey kırdı.bu
şey,insanın güvenidir;o güven ki,insanlığın dilini konuştukmu bir başkasından
insanca karşılık göreceğimize inandırır bizi(...)insanlar arasında sürüp giden uzun
diyalog bitti'... 
 -A.Camus-


(herkesin bir feridesi vardır bilmez miyim
herkesin bir ayakkabısı gibi birde şarkısı
herkesin bir kimsesi vardır bilmez miyim
bir de kimsesizliği..)

gözlerimle gözlerime dokunuyosun
bir bilsen o an gözlerim oluyosun
kaçalım, beni gören sen sanacak!
 
görüyor musun dağlara dokunuyor insanlar
giderek dağlaşıyorlar...
görüyormusun adınla başlıyor her şey
karın eriyişi, yağmurun dirilişi
özlemenin ilk harfi, gücün hecelenişi... 
adınla!
adınla her şey şarabın dökülüşü, sesimin eskimeyişi...

ben çarşılara abanıyorum işte
çarşılar yanlız, çarşılar yalan
çarşılar bana abanmıyor feride... 
 
ben ise sana abanıyorum
büsbütün aşk kesiyorum...

yenile yenile bana abanıyosun sende
ateş kesiyor dudakların
saçların bir tutunmak oluyor bu yangın yerlerinde

ben nereye gitsem biraz senden gelirim
ardımdan kuşlar ve uykular gelir... 
 
feride
ey yaar!

gelip bana çıkıyor bu kent
ben kentlere çıkıyorum
kentler kent olmalı feride
bir türkü tutturup açabilmeliyim anlımı gecelerinde

güne koşerken çocuklar güne erkenden
ya deniz ya dağ kokmalı yolları

çocuklar çocuk olmalı
aç bakmamalı sevgiye
çocuklar bazen bir ülkedir
gözleri gök(yüzünde)


ter ve güneş kokarken işçiler evlerinde
herkes gibi olmalı, adı gibi
yoksa sonumuz olur feride
utanır rüzgarlar hakedilmiş iklimlere...

çarşılarda kalabalık yürüyor
sanki topyekün bir ülke toprağın şiddetinde
ansızın o kalabalık soluyor 'faili meçhul'lerde...


(bu kalabalık ölmese
aşk,
önce!)

çarşılarda kalabalık yürüyor
her yanım kalabalık ve kabarık
duramıyom böyle
çarşılara abanıyorum bende

-gülüşleri, konuşmaları, oturuşları nerde?
hani çocuklar mavi esintilerde?
bu kanlar da ne?

bir bilsen o an gömleğimi parçalıyorum günün orta yerinde
çatırdıyarak kopuyor düğmelerim
suçlulular nerde? 

bıyıklarımı kemiriyorum,bitiyor
çekip koparıyom saçlarımı
bir bilsen ter damlıyor yüreğimden yerlere
bileklerim kesilmiş, damarlarım dökülmüş caddelere

ben çarşılara abanıyorum işte
çarşılar yanlız, çarşılar yalan
çarşılar bana abanmıyor feride...

keder bile yıkar bendini
yağmur iner, gök boşaltır içini
büyür
mü benim yüzyılım
b e n i m  y ü z y ı l ı m  h a n i ? 


çoğaldım ve bir soruyla dolaştım sokakaları
bir soruyla açıp her sabah penceremi
benim yüzyılım hani?
benim yüzyılım hani?

sonra susamışlık oldum gitgide
ağlamışlık, kanamışlık birdenbire
artık bütün sularda bir susuzluğum işte 
yankısı yok sesimin caddelerde
'bir yudum'diyorum sonra'bir yudum,
halkım!'

şimdi bir tomurcuk patlar, bir dal kırılır apansız.

birileri düşer yağmurlara...yağmurlara zamansız...
belki ağzının kıyısı kansız
yarım kalır türküsü;
dağılır, yiter sesi
anlatılır rüzgarlara öyküsü...



daha önümde ardımda korkunun kokusu
dağlarda kırılan alevin yanlızlığın
vahşetin böhründe zulmün tortusu!

sonra güne koştum, güne coştum

kucağımda dünyaların türküsü;
çıkıp kentin en geniş meydanına boğazımı
gömleğim gibi yırtıyorum:
susmayın!bir şey bilmiyorsanız küfredin,
düpedüz küfredin işte! 

bir şey anlamıyorlar bile;
o an gökyüzünde dingin bir bulut
duvarları aşabilen rüzgarlar çarpıyor yüzüme...

(bakıyorum da yollarda kanım pıhtılaşıyor
üstüm başım kir karanlık vay balam!)

kapıyı yağmur diye çaldılar oysa

açtık:
k a s ı r g a!

kasırga
kasılıyor
kalarında ülkemin

(bu hep böyle sürmese
aşk, önce!)


sonra bir bilsen teni kan içinde hayatın
eti kan yılmaz'ın, sesi kan
bir kahve önünde duruyorum
insanlar öylece oturmuş kendilerini turşuluyorlar, tuzsuz... 

-dikkat dikkat!
ülkem dolaylarında yatmakta olan insanlar için
.... guruplarında kan
aranmıyor!
yitirdik infazda günlerimizi
can aranıyor!can aranıyor!


birden ön masadan üç adam kalkıyor,'kes ulen'diyorlar:'-ne canı?can burada
işte!oturmuş pişti oynuyor çayına kahvede!'

utanıyor, utanıyorum
benim yüzyılım hani?
ülkem nerede?
arkadaşlar, su su yok mu be !

d(erken)
'kimliğiniz lütfen...'

yerlerde pıhtılaşmış kanların üzerinden
bir uğultu ummanında seslerin üzerinden
çarşılar yanlız kentlerin üzerinden
sessiz...sensiz gidiyoruz feride 
 

şimdi bir namlu gibi gözlerin
dışarıda kar dinmiş
çamlar gelin...


bak, bir izbe oda düşmüş payımıza
ısrarda çoğalıp, inadına
ışıkları söndürelim
susmasın elim
tenimi tanı,
kokumu
ve terimi
bu çığlık bir bıçak olup yırtacaksa geceyi
al, göm göğsüne dağlanmış suretimi
al da susalım biraz
hep aynı göğe büyürken ellerimiz... 
 

bana bir ölüm tarif et feride
yakma cıgaranı
çek şu kibriti de
olur ya
dinamit gibiyim bu gece...

aldırma! bir kerede sevkolunmuş suretim
kadınım,
kardelenim,
gülenim...

daha yenile yenileme bana abanıyorsun sen de
ateş kesiyor dudakların
saçların iri bir tutunmak oluyor bu yangın yerlerinde
bırak! çarşılar bana abanmasa da,
ben çarşılara abanacağım yine
yoksa yaşamayı oynamıyorum işte
yoksa bu şiir burada biter feride!


çarşıları yalnız, kentleri öksüz
şiirleri yarım bırakmayalım!

kentler kent değilse
parçalanırım yine
gömleğimi boşuna ütüleme
bencağız, damarlarım dökülsün caddelere
ter damlasın yüreğimden yerlere
çarşılar bana abanmasa da
bırak! ben çarşılara abanacağım yine...

şimdi sınasam
mı gücünü göğe sokulan ellerimin?
karanlık koyulaşıyor rüzgarında çok öldüğüm günlerin...

sonra kirli bir duman çöküyor kente
serçelerde sonbahar mahmurluğu...

şimdi porno ve arabesk geceleri bu kentin
ve ölesiye yanlızlığım, azlığım; 
candan geçip feride'den geçilmez geceleri bu kentin...


(bir de sen... sen feride olmasan
bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kanmasam
kanmasam mahvolurum kız, mahvolurum!)

sana bir bıçak vereyim rüyalarımı dağıt
bir rüzgar vereyim külümü
bir sevda vereyim kuraklığımı dağıt

biz o yıllar rezil gecelerde üşüdük
hey gidi kirli günler ne çok üşüdük
sıcaklığımı al şimdi bu üşümeleri dağıt...


bak, bu kentler yeter bize
sevişmek için de, çıldırmak için de!

kalabalık ol gel yalnızlığımı,
gövdemi vereyim gel dağıt açlığımı... 

d(erken) yıllar geçer
o herhangi bir gün de akşam olur
akşam olur sen bana bir bardak çay getirirsin
ensenden öperim, o saat bardakta şeker gibi erirsin
sen bir yaz güneşisin bakınca gözlerin bir sevinir bir sevinirsin...
yüreğimden ansızın okul çocuklarının trampetleri geçer
tramvaylar, havai fişekler geçer...
 
benim yüreğimde ise hep uzak ki yollar
içinden uzun yol otobüsleri, sessiz ırmaklar geçer
benim ırmaklarım
ırmaklarım benim senin gözlerinden geçer...


(biz on ikiden vurulmuş eylüllerde üşüdük
hey gidi kirli günler ne çok üşüdük!)

şimdi ''kaç'' diyorsun da
başka sokağım yok ki
yağmurum yok ki benim!

sokaklar mühürlüdür burada
kalbinde kör bir baykuş telaşı saklar
benim yüreğimde ise hep bir tabur konaklar

kalsam da bu kent beni yaralar
sabahlarıda kederli çocuk gözleri
göğsünde sahte lambalar 


sonra bir yağmur
ipince
bir yağmur daha başlar
ölümün taht kurduğu varoşlarda nasıl da kirlenir aşklar...

yorgun bir baş ayrılacak gövdesinden
ve bir kaçak gibi gideceğim bu kentten

dışarıda simsiyah birgeceye çarpan hırçın rüzgarlar
olsun;
siz başka ölümlerde arayın beni
gidiyorum, yollar kollasın kederimi 

gidiyorum
bir uzun yol otobüsünün camına düşerek başımı
bir kaçak gibi...

bir baş nasıl ayrılır gövdesinden?
bir rüzgar,
ikliminden?
bir ırmak,
sesinden?
bir şair,
bir şiir ülkesinden? 

o kuşlar yine çarpacak o mavinin alnına
o çocuk sekerek yine okul yoluna
artık uçurdum yüreğimin ıssızlığından ıslak güvercinimi
ömrüm kopacak bir infaz ipi...


belimde bir silah var bu gece dağıtacağım beynimi
bu gece
yine gece...
 
dağıtacağım geceyi birdenbire
damıtacağımyaşamdan rengimi
şu başına buyruk takvimleri, kinleri, kirleri
belimde bir silah var dağıtacağım beynimi
ömrüm kopacak bir infaz ipi...


sonra ışıklar ve ıssızlıklar içinde
yürüsem de uğultulu bir gençlikle
ömrüm kuşatılır ihtilallerle

her bıçak tenimi,
her namlu beynimi sınar...

tutuklarken yangınlar acemi dilimi de
bir anı... bir dize kalır belki geride
kirli yaşansa da günler belki evrilir maviye 



hayat, hep böyle düşünmek, düşmek;
''düşmek'' dedim de,
düştüğüm çok oldu biliyor musun?
ve düşürüp bir şeyleri düşündüğüm çok oldu...

ağlar gibi olup
da ağlamadığım;
ağlayamaz gibi durup
da ağladığım, çağladığım çook!

yurtsuzdum, bunu yazdı bültenler de
yurtsuzdum da yeni bir yurt kurdum kalbime
sana bile vize koydum, kimlik sordum feride

(ben kendimde feodal bir yaraydım belki de...)


oysa ki iki tufandık seninle
lavlardan ayrı düşmüş iki kanardağ
savrulduk usulca günlerin dargın göğsüne...


hani yüzün kar çiçekleri gibi açardı
yüzün sığmazdı öpüşlerime
ve hep bir kuytu ararken özlem tüten yüzünde
hiçbir aşkı mevsimsiz yaşamadım
da kaç mevsim aşksız feride...


oysa ki tufandık seninle
yatağını arayan iki ırmak belki de
çoktandır dalgınlığımı düşünüyorum göğüsüne
yorgunluğumu, solgunluğumu bu dar evlere

ve akşamüstleri taşıtların amansızca zırladığı bu kentte
geceler karanlık, çiçekler uzak, aşklar dağınık
beni anlamıyorsun!


ve biz seninle soğuklar kadar yoksul
çünkü bir ekmeğin öyküsü ilişmiş kimliğime...
sonra geceler boyu izimi sürdü kan düşmanlarım
ansızın sesimi koyacak yer bulamadım!

bir sesim vardı
bas bariton
onu dağlara emanet ettim
duruyor
orda,
çapraz asıllı silahların gizli esmerliğinde....

artık gözümü kırpmadan vurabilirim kendimi de;
vurabilirim kendimi bir usturanın katil çeliğiyle
ya da o silik duvar yazıları önünde bir paslı tüfekle!
24.00 sonrası... kanlı karanlık çekilirken rengine
bir namlunun ansızın dağıtacağı beynimi
bırakabilirim bulvarda aç gezinen itlere
ardımdan kan...

kan koksun gece! 

(bilirim cesedimin üstünde bir dal kırılır ,bir yaprak hışıdar yine; orada
 'kime ne'sin sen; alıp gidesin kendini kendinle....)

ölürsem heceler kalır dişlerimde
ay biter-
se bende biter, ay üşür-
se ölmüşlüğüm kadar üşürüm ben de ...

kalınca ömrüm ölüme
yalnız!

(zaten yalnızdım...)
 
Sonra beni işgüzar Türk bekçilerine emanet ediniz...

 herkesin bir ayakkabısı gibi bir de şarkısı

herkesin bir kimsesi vardır ben bilmez miyim

bir de kimsesizliği...)

ve yanmaktan değil, yakmaktan 'müebbedenmen' ömrümde
iri dağlar, güzel kadınlar sevdim yine de
ve bir tutam hırçın gençlikle
yürüdüm takvimlerin amansız büyüsüne
yüreğim hep uçurumlar denginde...

(ve hangi renkte olsak da, 
kalarak bizi sarıp sarmalayan günlerin asıl rengine
rengarengine...)

benim ömrüm hep beyaza kandı ey 'şarkısı beyaz'
ama hangi beyazı tutsam gri oluyor,
sonra boğuluyor
ve kararıyordu...

hiçbir beyaz
bembeyaz;
hiçbir yaz,
yaz
kalmıyordu!

(bütün griler eskiden beyazdı feride...)

tüketmeden bir sevda ezgilerini bir ünlem olmak varken;
üç mevsim ilk yaza açılırken yeşile dolmak,yerküreyi uçurumlarda bile
sarmaşık gibi sarmak, tek telden her tele bir akort olmak,
kalmak, meydanlarında, halaylarda diz kırıp gülmek
varken;

sen sar ve sor beni bırakıp gitmek varken...
[
çünkü yalnız sana gelmiştim, dağılmıştım, sevmiştim;
en umulmaz o sularda vurgun yemiştim...


(artık sen... sen feride olsan da
bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kansam da,
kansan da mahvolmuşum kız, mahvolmuşum!)

her yağmur bir gök bulur, elbet kendine;her yeşil bir dal, her su bir damla, her ateş bir kül, her takvim bir yıl bulur elbet kendine!her yangın bir duman, her öğrenci bir okul, her artı bir eksi, her yol bir taşıt, her soru bir yanıt;

her aragon bir fransa
her fransa bir elsa... 

her karacaoğlan bir zülüf bulur (yeter ki bakmayı bilin, her yarin bir zülfü vardır);
her ressam bir tuval, her kış bir ayaz, her kitap bir okur, her şarap bir adam bulur
kendine; yeter ki şarap, şarap olsun, içen çıkar...


her deniz bir martı, her ömür bir tufan, her rüya bir uyku, her nota bir şarkı,
her mezar bir ölüm, her ağaç bir kök, her dağ bir duman, her güneş doğacak
bir kuytuluk bulur ya kendine,
bulur ya; 

ben
senden
başka
sen
bulamam ...

b u l a m a m!

paramparça kıldım şiirimi
bu kadar b(ölüm) yeter mi?
s
o
n
r
a

a
ş
k:
sonra!
 
ve ben gittim yüreğimde kan gülleri
siz de o aşkın teninde bir dinamit sayın beni!

                           1989/Bağlar,Diyarbakır

 

Not:Bu şiirim, yukarıdaki fotoğraflarıyla birlikte adını bilmediğim bir okurumun blog sayfasından alınmıştır. Emeğine, duyarlığına teşekkür ediyorum...(Y.O.)

-------------------------------------------------------------------------------------------

 "Feride" adlı şiir kitabını indirimli almak için tıklayınız:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=48200

http://www.dr.com.tr/Product.aspx?pid=0000000098105

http://www.idefix.com/kitap/feride-ciltli-yilmaz-odabasi/tanim.asp?sid=NG9AOOGMKF3ES37455WI 

 

  

  Yazdır Facebook'ta Paylaş Arkadaşına Gönder Kategorisiz





      DUYURU




 

6 MAYIS'TA MALATYA BELEDİYESİ'NİN KİTAP FUARI İÇİN MALATYA'DA OLACAĞIM (SAAT:14.00)

 

 12 MAYIS CUMARTESİ KIZILTEPE KAMPÜS KİTABEVİ,(SAAT:14.00)

 

13 MAYIS PAZAR NUSAYBİN HALİKARNAS KİTABEVİ, (SAAT:14.00)



14 MAYIS PAZARTSİ SEYR-İ MESEL MARDİN, (SAAT:20.00)

 

 

Uzun süredir yeni basımlarını yaptırmadığım ve okurun vefayla- ısrarla aramaktan caymadığı yeni baskılar yayınlanıp raflarda yerlerini aldıktan sonra, yeni kitaplarım 2012 yılı içinde sırasıyla yayınlanacaktır. Bilginize sunar, selam ederim...(Y.O.)





































      MULTİMEDYA



      GALERİ




   KENDİ SESİNDEN ŞİİRLERİ