DAKTİLO | YILMAZ ODABAŞI WEB SİTESİ


   DAKTİLO
      30.07.2010 tarihinde yazılmış ve 2476 kere okunmuş.

        DAKTİLO…

 

           ‘Bu ülke yalnız gençliğini değil, kendi geleceğini de sakatladığı için, bizim Eylül’ümüz yas tutan bir utancın Eylül’üdür…Utanmayanlardan utandığımız Eylül’ dür bu ülkede her Eylül…Ressamın fırçası, öğretmenin tebeşiri, yazarın daktilosu, bir ananın sonsuz şefkati ve ergen bir kızın ilk aşkı bile o Eylül’den pay almıştır… O Eylül  ki ,“ah” almıştır…’

    

            YILMAZ ODABAŞI

           

            Eylül, kasvetli aydır; ne yazın, ne kışın ihtişamı bellidir onda…Geride sıcak yaz akşamları ve önümüzde giderek soğuyan günler kısaldıkça kısalır... Eylül, kışı anımsatsa da yazı aratır ve daha dün gibiydi deriz yaz, sanki daha dün...Her sonbahar aslında dökülen ömrümüzün yapraklarıdır…

 

        Bu yüzden Eylül, kasvetli aydır; bakarsınız yaza ait o uçarı coşkular yalan olur, bakarsınız Eylül gelir, beş general darbe yapar, ömrünüz talan olur.

 

        Bu yüzden, "her sonbahar gelişinde, sarı sarı yapraklara” değil, devlete bakarız ve:"Yazık ,"deriz:" Yazık, ne sen yakıştın bize ne biz gençliğimize…"

 

        Bu yüzden Eylül, kasvetli aydır ve upuzun yıllardır bu ülkede her yıl 12 Eylül'de işkencelerde ölenlerin, sakatlananların, asılanların, mülteci kalanların, üniversitelerden atılan hocaların ve yakılan kitapların listeleri yayınlanır.O listelerde yalnız rakamlar vardır; oysa rakamlar hiçbir duyguyu, hiçbir acıyı açıklayamazlar.Çünkü o rakamlardan daha kıyıcı acılar yaşanmış ve yalnız bir kuşağın değil, 12 Eylül 1980'de bir ülkenin geleceği budanmıştır.

 

       Bu ülke, yalnız gençliğini değil, kendi geleceğini de sakatladığı için, bizim Eylül’ümüz yas tutan bir utancın  Eylül’üdür. Utanmayanlardan utandığımız Eylül’dür bu ülkede her Eylül.Ressamın fırçası, öğretmenin tebeşiri, yazarın daktilosu, bir ananın sonsuz şefkati ve ergen bir kızın ilk aşkı bile o Eylül’den pay almıştır.O Eylül ki “ah” almıştır…

 

       Bu sebeple, bilimden, bilgiden, sanattan ve insandan öç almaya kalkmış bir insanlık suçunu saklar avuçlarında Eylül.Ama suç sayılıp yargılanmadığı için, tam otuz yıldır sokaklarımızda, kapılarımızda kirli, kanlı bir Eylül dolaşır durur...

 

      12 Eylül’e ait birçok trajedi yazdım.Bu kez Eylül kasırgasında tutunmaya çalışan bir daktilonun yazgısını anlatacağım.

 

       Kuşkusuz bir ülkeyi, bir insanı, bir nesneyi “özel” yapan yine bizizdir, bizim ona atfettiklerimizdir. Örneğin, bir başkası için sevgilimizin yüzü, bir İspanyol için Türkiye, okumayla ilgisiz bir adama Borges  ne anlatır ki?Oysa bir zamanlar daktilo, bir yazara çok şey anlatırdı; çünkü yazar, bilgisayarlar yokken onunla anlatırdı…

 

       1982 Ocak ayında on dört liraya “Liber” marka bir daktilo almıştım; ama sanki daktiloyu değil, bir ülkeyi karşıma almıştım.Önce babam, daktiloyu kafamda paralayacak gibi kavrayıp kükremişti:

 

      ”Yirmi yaşına geldin.Şiir miir gibi manyakça şeylerle uğraşacağına sigortalı bir işe gir ulaan!Bu daktiloyu yarın bu evde görmeyeceğim!"

 

       Sonra sürgünler, yeni yargılanmalar, gözaltılar derken, bir otelde borcuma karşılık rehin bile kalmıştı o yıllar.Bir seferinde Edip Akbayram kurtarmıştı daktilomu rehin kalmaktan.Ne zaman parasız kalsam, insanların elleri ahtapot gibi uzanıyordu daktiloma: ”Parayı getir, daktilonu al...”

 

       Aksilik, o yıllar ya mahkum ya asker ya sürgün ve bu yüzden de hep parasızdık.Daktilolar ise bugünün bilgisayarları gibi pahalıydılar.Ama nerede, nasıl kalırsa kalsın, ben bir biçimde geri dönüp mutlaka kurtarırdım onu.

   

                                                    

        Bazen birlikte yazdığımız gecelerin sabahı bir alt katta kim kalıyorsa şikayete gelirdi: ”Sabaha kadar dikiş mi dikiyonuz komşu, nedir bu tıpırtılar ?”

 

        Bazen altına havlu koyarak yazardım sesi çıkmasın diye, bazen dizlerimde. Ama koca bir ülke daktilomla uğraşıyordu sanki... Bir iş ya da daha çok işsizlik için gittiğim herhangi kentte, benim bir arzuhalci olmadığımı öğrenen herkes kuşkuyla bakıyordu bize.Öyle ya, daktilo ya arzuhalcilerde veya devlet dairelerindeki masalarda oluyor, pek elde taşınmıyordu...

 

        Giderek ben de bir suç aleti gibi hissetme hissetmeye  başlamıştım onu.Ele geçirenlerin kol gezdiği ve “ele geçirilen” kitapların, daktiloların her gün tek kanallı siyah beyaz televizyonda suç aleti olarak ifşa edildiği bir ülkede gerçekten iki suçlu gibiydik biz ve suçlu olduğumuz bize hissettirildikçe giderek daha çok kenetleniyorduk birbirimize.Nasıl desem, giderek fetişist bir ilişki sanki oluşuyordu aramızda.Herkesin birbiriyle selamı sabahı kestiği o yıllar en iyi dostumdu o...

       

        1984,Yılmaz Odabaşı

 

        Derken 1984’te, Bursa’da canımız devletimiz ilk şiir kitabımın basımına el koyup beni gözaltına aldığında, benim nüfus cüzdanı numaramı, onun da seri numarasını alıp, beni kelepçeyle, onu kırmızı bir mühürle kilitlediler.

 

        Basımına el konulan ilk şiir kitabımın adı “Pusuda Yalnızlık”tı; daktilom, sahibine yataklık yapmış, o kitabı benimle birlikte yazmıştı.Suç ortağımdı.Bu yüzden o da tutuklanmıştı.İki kişilik örgütümüzün bir başka üyesi yoktu.Fakat buna inanmıyor,”Niye bu kitabın adı Pusuda Yalnızlık?Pusuya yatan teröristlere bir mesaj mı vermek istiyon, gonuuuş leyn!”diye beni çarmıhlara geriyorlardı.

 

      (Tabii aradan upuzun yıllar geçtikten sonra, bütün bu yaşadıklarımıza insanların inanmakta güçlük çekeceğine de inanmamazdım o yıllar; çünkü her şey o kadar katı, o kadar duygusuz, inceliksiz ve bütün bunlar o kadar gerçekti ki!)

 

        Kırk beş gün boyunca tek kişilik bir hücreden çarmıhlara götürülürken, beni orada sorgulayanlara hiçbir şey anlatamamaktan çıldırmadığıma  şaşarım daha: ”Yugoslavya’da Orhan Veli diye biriylen şiirlerin yayınlanmış, gasteden okuduh.Veli, isimdir leyn bu ne biçim soyadı?Veli, onun kod adı mı?Bu Orhan Veli nirde oturur bunu diyecen, gurtuluşun yoh, onun adresini vereceyn bize!” vb. 

        ...

        Kırk altıncı gün İzmit Gölcük Donanma ve Sıkıyönetim komutanlığı Askeri Mahkeme’sine çıkarıldım.(Sanki denizde bir suç işlemişim gibi.)Okur ve düşünür gibi görünmekten şüpheli sayılmak dışında hiçbir  suçum olmadığı için tahliye edildim.Sadece arşivimde bir şiirimin yer aldığı bir edebiyat dergisi (Yarın) ve bir de şiir kitabı (Aytunç Altındal'ın "Anılan" adlı şiir kitabı)yasak, toplatılmış görünüyordu; bu yüzden kitaplığımı da geri vermediler ve hakkımda bir şiir kitabı yüzünden açılan "yasak yayın bulundurmak" suçundan mahkeme dışarıdan sürecekti.Nitekim bir sanat dergisi ve bir şiir kitabı için de daha sonra para cezasına dönüştürülmüş altı ay hapis cezasına çarptırılacaktım.

 

        Tahliye edilmiş, fakat tek kişilik bir hücrede kırk dört gün bir kez daha çektiklerimle kalmıştım.Tahliye kararım okunduğunda, mahkeme heyetine daktilomun akıbetini sorunca, ”o kalacak,”dedi Deniz Hakim Yüzbaşı Avni Emirler: ”Sicilini araştıracağız.İadesine karar verirsek bildiririz!”

 

       Sırf ünlü bir yazar olduğu için bu sorunu çözüp, daktilomu geri alabilir diye soluk soluğa Aziz Nesin'e gittim 1984 Kasım'ı.O da bir süre düşündükten sonra bir çare bulamayınca çıkıştı:

 

      ”Asker darbe yapmış, ben çok mu rahatım?Daktilonu ben mi aldım ki benden istiyorsun!Bu ülkeyi mahvetmişler, ne yapabilirim!”

 

       O gün, o an ona çok içerlesem de, şimdi daha iyi anlıyorum ki olup bitenler karşısında Aziz Nesin de en az Türkiye kadar mahcup ve en az Türkiye kadar çaresizdi...

 

       Ben de daktilomu orduda esir bırakıp Diyarbakır’a döndüm.Yeni bir daktilo almayıp aylarca ondan haber bekledim.Bekledim...Aradan beş altı ay geçmişti ki, iki polis memuru evime bir tebligat getirdi.Heyecanla açtığım o tebligat, ekte sunduğum daktilom hakkında kovuşturmaya yer olmadığı  kararıydı.O belgeyi bunca yıl saklayamasam, bugün belki kimse inanmayacaktı 12 Eylül zihniyetinin bir daktiloyu bile yargıladığına...

      

     Diyarbakır’dan İzmit’e, oradan Gölcük'e gidip dönüp, üstelik orada bir iki gece bir otelde kalarak harcayacağım parayla neredeyse yeni bir daktilo alabilecekken, gidip esir düşmüş yol arkadaşım yazı makinamı kurtarmayı seçmiş, sonrasını da şimdi yeni basımı bulunmayan “Eylül Defterleri” adlı kitabımda yazmıştım. 

 

        İşte 12 Eylül hukuku, bir yazarı  daktilosundan, bir üniversite hocasını kürsüsünden, ressamı tuvalinden karayarak herkesi benliğine ve mesleki onuruna yabancılaştıran ilkel bir mantalitenin bu ülkenin geleceğine bıraktığı gerçeğin adıydı.Bu yüzden her şeyi kendimizi paralayarak istedik yıllarca... 

 

       Bu ülke insanı kimi haklara sahip olsun diye darağaçlarını tekmeledi kuşağımız, filistin askılarına  asıldık, daktilolarımız yargılandı, açlık grevleri, ölüm oruçlar, takipler, tehditler ve sürgünlerle tam çeyrek yüzyıl emek verip bu ülkeye demokrasiyi aslında biz öğrettik.Evet, biz! Gözaltıların adil bir süresi olsun diye de belki tek kişilik karanlık hücrelerde  o kırk beş günleri kesintisiz biz yattık.Fakat öle öle edindiğimiz bu haklardan yararlanma sırası bizlere geldiğinde,  belki yorgunduk, belki anılarımızda, arşivlerimizde, belleklerimizde çok fazla hasar birikmişti...

 

        Bir daktiloyu bile bu kadar hırpalamayı başaran  bir adalet anlayışının ülkesinden Nobel ödüllü bir yazar çıkabilir mi dersiniz? diye yazdıktan bir yıl sonra Orhan Pamuk Nobel aldı; fakat bu kez daktiloları bırakmış bulundukları için, direkt yazara saldırdılar; onu yargıladılar.

 

       Aslında bu soruyu,-Türkiye'den Nobelli yazar çıkabilir mi?sorusunu- ben tam yirmi beş yıl önce elimde daktilomun beraat kararıyla Gölcük Donanma ve Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nin mahzenine indiğimde, o rutubetli ve karanlık mahzende birbirine bağlanıp rasgele atılmış ve birçoğu küflenip parçalanmış binlerce kitabı, dergiyi bir astsubayın nasıl çiğnediğini gördüğümde yanıtlamıştım...

 

       O mahzende binlerce küflenmiş kitabın arasında, üzerinde bir parmak toz, bir kenara hayasızca fırlatılmış daktilomu kucaklayıp  onun kırmızı mührünü burkularak sökerken, bu ülkede asla yazarın da, yazının da bir geleceğinin olmayacağını o gün anlamıştım...

  

       O günden beri bunu, yani baskın çoğunluğuyla bu toplumun da, bu devletin de yazıyı, dahası muhalif yazı adamını asla sevmediğini bilerek ve kabullenerek yazmayı sürdürdüm...

 

       İşte 12 Eylül ve onun faşist generalleri, her değeri çiğneyip üzerinde barbarca tepindikleri için, daha çağdaş ve hümanist olmayan bütün değerler de bu ülkenin üzerinde tepinmektedir….Bu,1980'lerde 12 Eylül Anayasasına ezici çoğunluğuyla “evet” diyebilen bu toplumun, iradi tercihiyle hak ettiği bir yerdir.Hayırlı olsun, iyi günlerde kullansınlar, demiştim bu yazımın beş yıl önce yayınlandığı bir gazetedeki köşe yazımda.

 

       Bir kez daha sizleri ömrümün ve kalbimin Eylül hüznüyle selamlıyorum...

 

 

  

  Yazdır Facebook'ta Paylaş Arkadaşına Gönder YAZILARINDAN





      DUYURU

ŞARKISI BEYAZ


3. Baskısı çıktı!
(Roman, 265 sayfa-Nemesis Yayıncılık)



KONUŞSAM SESSİZLİK GİTSEM AYRILIK


5.Baskısı çıktı!
(Bütün şiirleri:1.kitap/120 S.-Nemesis Yayıncılık)


FERİDE


13.Baskısı çıktı!
(Bütün şiirleri 2. kitap/96.s.-Nemesis Yayıncılık)



 



Uzun süredir yeni basımlarını yaptırmadığım ve okurun ısrarla aramaktan caymadığı yeni baskılar yayınlanıp raflarda yerlerini aldıktan sonra, yeni kitaplarım 2012 yılı içinde sırasıyla yayınlanacaktır. Bilginize sunar, selam ederim...(Y.O.)


      MULTİMEDYA



      GALERİ




   KENDİ SESİNDEN ŞİİRLERİ