MEZOPOTAMYA'DAN GELİP GEÇEN ANIT BİR ADAM NAZİF KALELİ | YILMAZ ODABAŞI WEB SİTESİ


   MEZOPOTAMYA'DAN GELİP GEÇEN ANIT BİR ADAM NAZİF KALELİ
      18.08.2010 tarihinde yazılmış ve 1513 kere okunmuş.

          GÜNLERİN YAKASINDA ELİ KALANLAR

         

          N  A  Z  İ  F   K  A  L  E  L İ

                        

           1940, Muş-Bulanık/2005 istanbul

 

              MEZOPOTAMYA'DAN GELİP GEÇEN ANIT BİR ADAM

 

        1978 yılında, ben henüz liseli bir öğrenciyken, ilk kez elime bir şiir kitabı tutuşturan ve Diyarbakır Dilan Sineması’nda düzenlenen “Özgürlük gecesi” etkinliğinde ezberlememi önerdiği şiiri, -ilk kez, bir sahnede- iğne atsan yere düşmez hınca hınç kalabalığın karşısında bana okutan kişiydi Nazif Kaleli.Sonra uzun yıllar yüzlerce kez Türkiye ve yurtdışında etkinlikler, söyleşiler için sahneye çıktım; her seferinde onun sırtımı sıvazlayıp beni sahneye gönderdiği duygusunu hep yanımda taşıdım...

 

        O, geçmişimin çok özel, çok anlamlı çehrelerden biriydi...

 

        Mehdi Zana'yı az da olsa yazdım (bkz. "porteler" butonu); sizlere 80 öncesi birlikte çalıştığım ve sonra kanserden erken yitirdiğimiz bir efsane adam Zeki Adsız'ı (K.Saleh'i) de bir gün anlatmak isterdim...Kendime çok yakın hissettiğim, bana çok şey öğreten bu üç dost ve ağabeyim (Mehdi Zana, Nazif Kaleli, Zeki Adsız) gibi, ben de 80 öncesi saflarında yer aldığımız o siyasal hareketten ayrıldım.Bu üç isimden sadece Mehdi Zana yaşıyor; iyi ki yaşıyor.Ömrü uzun olsun benim can ağabeyimin...  

 

        Kaleli, 24 Mart 1980'de Diyarbakır'da tutuklandığında, o yıllar, sadece o yıllar bölgede çok güçlü olan ve saflarında yer aldığımız siyasi hareketin merkez komite üyesi ve Bölge Komitesi başkanıydı.Sonra Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde keşisti yazgımız.Askeri mahkemede, aynı davadan birlikte yargılandık; fakat ayrı koğuşlarda kaldığımız için, sadece mahkemelere getirilip götürülürken birbirimizi görebiliyorduk.

 

       Bazen ring aracında aynı kelepçeye bağlanmamıza rağmen, ensemizde komando erlerin copları arasında aylar boyu duruşmalara götürülüp getirilirken birbirimizle “nasılsın?” bile diyemediğimizi, onun işkencede sakatlandığı için tutunduğu bastonu ve üç numara tıraşlı kafasıyla her seferinde bana ışıltılı gözlerle moral vermeye çalışır gibi,”bunlar da geçer Yılmaz,” dercesine gülümsediğini hiç unutmuyorum.

 

       Zaten tıpkı sevinçler gibi acılar da gelip geçmek içindi...

      

      O günlerden bugüne tam yirmi dokuz yıl, onu yitireli ise bana hayli uzun görünen beş yıl geçmiş.Vefatından önce basına, devletin yetkili birimlerine 12 Eylül’ü ve Kürt halkının yaşadığı acıları haykıran dilekçeler gönderiyordu.O dilekçelerin birinin nüshasını vefatından bir yıl kadar önce bana da göndermişti.O yıl (2004) benim de arada bir yazdığım az tirajlı bir muhalif gazetede yayınlanmıştı bu dilekçe.Geçtiğimiz günlerde arşivimde yeniden rastladım aynı dilekçeye; onu yitirdikten sonra bir kez daha okuduğumda çok burkuldum...

 

     Günlerin yakasında eli kalmış bir insanın, benim gibi yüzlerce insana direnci, mücadeleyi ve şiiri ilk kez öğretmiş bir insanın, bir anıt adamın bu dünyadan çekip gitmeden önce bizlere bıraktığı bir çığlıktı bu dilekçe.Bir vasiyetti sanki...

 

     Onu, özellikle 12 Eylül'de gördüğü ağır işkencelerin bıraktığı ağır hasarlar yüzünden erken yitirdik...Bana henüz bir liseli öğrenciyken sahnede okuttuğu o ilk şiir, uzun yıllar hayata bakışıma mührünü vuran şu dizelerden oluşuyordu; (Kemal Burkay'a ait bu şiir, içerdiği hümanist duyarlılığıyla o yıllar bilincimde büyük bir etki oluşturmuştu):

 

     “...Ne mobilya vitrinleri ne sevda para ve ün.

     benim için yaşamak,

     Kalabalıklar önünde taşıtığım bir türküdür.

     Boyun eğemem hiçbir zorbanın önünde;

     Hiçbir krala metelik vermem.

     Ben alınterinde yaşamayı güzelleştirenlerin

     ve gözleriyle toprak konuşup

     dudaklarıyla toprak öpüşenlerin türküsünü söylerim…"

 

     O da bu tıpkı bu dizelerle sürüp giden o şiirin içerdiği dizeler gibi vakur ve ayakta yaşadı...

 

     Eminim benim gibi pek çok insanda bıraktığı derin izler var; bu yüzden, hakkında yazmak istediğim pek çok şeye rağmen sözü fazla uzatmadan  vefatından bir yıl önce kaleme aldığı çığlığı; bir vasiyet saydığım bu dilekçedeki çığlığı sizlerle paylaşıyor ve anısı önünde saygıyla eğiliyorum...

                                                           

         ------------------------------------------------------------------------ 18 Ağustos 2010,/Yılmaz ODABAŞI

         NAZİF KALELİ'DEN BİR ÇIĞLIK, BİR VASİYET

 

       Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına

       Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

       Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığına

                                       ANKARA

 

       Konu ve İstem: Türkiye’deki sürekli, sistemli ve himayeli işkence politikaları ve uygulamalarına son verilmesi, sürekli işkenceye maruz  bırakılan Kürt halkından ve şahsımdan özür dilenmesi, işkence sorumluları hakkında soruşturma açılması hakkında.

 

      Şikayetçi: Nazif KALELİ, 12 Eylül’de işkence gören mağdurlardan. Demirkapı Mah. (…)Bağcılar-İSTANBUL

 

     Olay: Hayatımın önemli bir bölümünde işkence, kötü muamele ve baskıya maruz kaldım; haksızlıklara uğradım. Yalnız şahsıma  yönelik olanlardan değil, aynı zamanda Kürt halkına karşı uygulanan baskı, şiddet ve terörden de şikayetçiyim. Mensubu olduğum Kürt halkına karşı girişilen tanığı olduğum baskı ve şiddet uygulamaları.Tüm bunların yanı sıra, büyüklerimden dinlediğim hüzün veren anılar ve kitaplardan okuyup öğrendiğim haksızlıklar, sürgün, tehcir olayları, adaletsiz yargılamalar, darağaçları, katliamlar… Sanki bunların hepsini yaşamış, hepsine tanık olmuş gibiyim(…)

 

      12 Mart Darbesi:27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi’ni 12 Mart 1971 Darbesi izledi. 12 Mart Darbesi’ne gelmeden önce göreve yeni atanmıştım; Tatvan Lisesi’nde İngilizce öğretmenliği yapmaktaydım. O dönemdeki Türkiye Öğretmen Sendikaları’nın (TÖS) örgütlenmesine önayak olmam ve kimi haksızlıklara karşı çıkmamdan dolayı arka arkaya sürgünlere gönderildim.

      12 Mart Darbesi Dönemi’nde Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığına teslim edilmeden önce arkadaşlarımızla birlikte bir süre Siirt Sıkıyönetim Komutanlığı gözaltı mahallinde tutulduk. Kaldığımız, yemek yediğimiz, yattığımız yer küçük ve dar bir odaydı. Aynı odada 8 kişi kalıyorduk. Yataklarımız yoktu.Yazın boğucu sıcağında kapı- pencerelerimiz sıkı-sıkıya kapalıydı. Yerden oldukça yüksekte olan pencereler kağıt ve boya ile kaplıydı, ışık alamıyorduk. Bir gün sorumlu üsteğmen gelerek saçlarımızı kesmek istedi. Biz daha yeni gözaltına alındığımız, henüz tutuklanmadığımız için saçlarımızı niçin kesmek istediklerini sorduğumuzda; “komutanlar emretmiş.Bana saç kes diye emredilmiş, ben saç keserim; baş kes deselerdi baş keserdim, ondan sonra itiraz ederdiniz,”dedi.İtirazlarımız sorumlu üsteğmeni engelleyemedi. Saçlarımızı zor kullanarak kestirdi. Bu itirazlarımızdan dolayı hücreye atıldım. Bir süre orada tutulduktan sonra yazın sıcağında iple birbirimize bağlanarak kapalı bir cemsede Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığına gönderildik.12 Mart dönemindeki uğramış olduğum haksızlık ve insan onurunu zedeleyen olayları fazla uzatmadan özetlemeye çalıştım.

 

       Sakıncalı Piyade-Er:Askerliğime 117. Dönem Yedeksubay  Okulu’nda başladım. Altı aylık okul döneminden sonra rütbem alındı; kıtaya er olarak çıkarıldım. Birliğime herkes gibi normal şartlarda gitmeme müsaade edilmedi. Sevk edildiğim Ulus Merkez Komutanlığı’nda işkence gördüm. Birliğime üç er, bir erbaş nezaretinde gönderildim. Askerliğimi yaptığım süre boyunca hep kötü muameleye tabi tutuldum. Emsalim 117. Dönem Yedeksubaylar  iki ay izinle erken terhisten yararlanarak 16 aylık bir askerlik süresinden sonra evlerine döndüler. Benim gibi kıtaya er çıkarılan diğer arkadaşlar da bu sürede terhis oldular. Ben Kürt olduğum için Tekirdağ- Hayrabolu’da askerliğimi ancak 19. ayımı tamamladığımda terhis edildim.

 

     12 Eylül 1980: Her seferinde olduğu gibi bu dönemde de mağdur edildim.Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Cezaevinde 6 yıl kaldım. Bu süre içerisinde adı geçen cezaevinde yatmakta olan diğer arkadaşlarım gibi ben de ağır işkencelere maruz kaldım. Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Cezaevi’nde tam bir vahşetin içine düşmüştük.Yalnız bizler değil, aynı zamanda ziyaretçilerimiz de kötü muameleye tabi tutuluyorlardı. Bu eziyeti çeken ziyaretçilerimiz, ya bizleri ziyaret edemeden geri gönderiliyor ya da bir dakikayı bile bulmayan “göster-geri çek” biçiminde ziyaret yapabiliyorlardı.

 

     Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı askeri cezaevinde kaldığım müddetçe görmüş olduğum işkenceyi ve adı geçen cezaevindeki zulmü anlatabilmek olanaksız...Olaylar, tanıkları ve belgeleri ile ortadır. Şahsen ben bu süreci 6 yıl sakat ve hasta olarak yaşadım.Bu dönemin bende bırakmış olduğu ağır sakatlık ve hastalıklardan dolayı halen evimde hasta yatmaktayım ve yürüyemiyorum. Kronik böbrek, yüksek tansiyon, disk kayması, beyincikteki arıza nedeni ile yürüme dengesi bozukluğu ve şeker hastalığım o dönemden bu yana birbirini izleyen heyet raporları ile ortadadır.

 

       Sonuç ve İstek:Olabildiğince özetlediğim baskı, şiddet ve devlet terörü nedeni ile karşı karşıya kaldığım mağduriyetin telafisi olanaksızdır. 27 Mayıs 1961’den 12 Mart 1971’e, 12 Mart 1971’den 12 Eylül '80'e uzanan baskı ve şiddet ve Kürt halkının maruz kalmış olduğu devlet terörü biribirlerinin halkalarıdır. Tüm bunlar göstermektedir ki, baskı, şiddet, işkence ve kötü muamele Türkiye de sürekli ve sistemli olarak uygulanmıştır.Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Cezaevi’ndeki  vahşetin tahribatları ağır olduğu için, bu cezaevinde 34  kişinin ölümü, yüzlercesinin sakat bırakılması, binlerce kişinin ağır işkencelerden geçirilmiş olması söz konusudur...

 

      Ne var ki, Türkiyedeki devlet ve hükümet yetkilileri aynı zamanda kimi basın organları, Kürt halkının ve bizlerin yaşamış olduğumuz bu zulme karşı sessiz, kayıtsız kalmışlardır.Bu durum, ahlaki olmadığı gibi aynı zamanda kirli bir ikiyüzlülüktür.Bu olaylar, dünya kamuoyuna malolmuş olaylardır, belgeleri birçok kişi ve kuruluşların arşivlerinde bulunmaktadır. Yetkililer artık bu yaşananlara karşı suskun ve himayeci davranmamalı ve şahsımdan, işkence ve kötü muameleye maruz kalmış arkadaşlarımdan, işkence altında yaşamını kaybedenlerin ailelerinden ve Kürt halkından özür dilemelidirler.

 

      Aynı zamanda,  Milli Güvenlik Konseyi Başkan ve üyelerinden  emekli generaller Kenan Evren, Nurettin Ersin, Nejat Tümer ve Tahsin Şahinkaya ile o tarihlerde Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanı olan emekli generaller Kemal Yamak ve Suat İlhan hakkında soruşturma açılmasının sağlanmasını arz ve talep ederim... 

                                                                                             27 Mayıs 2004

                                                                            Nazif KALELİ

         

      -------------------------------------------------------------------------------------

       VEFATINDAN SONRA NE DEDİLER:

 

      "Önce insan olanın yüreğini söken bir anıya değinmek gerekiyor. Gerekiyor çünkü sevgili Nazif Kaleli'nin ölüm haberi, beni yıllar öncesi ölümün ve korkunun kol gezdiği bir hastane odasına götürüyor.Diyarbakır Tıp Fakültesi Hastanesi'nde "ayaklarından kelepçeli" bir hasta olarak yatan Nazif Kaleli cezaevinden sedyeyle getirilmişti. Ziyaret günü eşi dostu gelip sessizce gözyaşı dökmüştü başucunda. Beş yaşındaki kızı Zilan da gelmişti çok özlediği biricik babasını görmeye. Ürkek adımlarla girmişti odaya. Hareketsiz yatan babasına bakmıştı uzun uzun sevgi ve korkunun harmanlandığı üzüm gözleriyle. Beyazlara bürünmüş babasının ayağından yansıyan parıltıyı görmüştü Zilan. Küçük ayaklarının üstünde yükselip kelepçenin zincirini öpmüştü. Kelepçenin zulmünü bilen bir edayla "acıtma babamın ayağını" demişti. Kelepçenin parıltısı Zilan'ın gözyaşlarının pırıltısında kaybolacaktı.Kocaman gözlerinden sicim gibi yaşlar iniyordu Zilan'ın. Yumuk yumuk elleriye kelepçenin zincirini okşayacaktı sonra. Kelepçeye "acıtma babamı, acıtma emi?" diye küçük bir dilekte bulunacaktı. Kaleli tüm acılarını unutup, ayak bileklerinden süzülen gözyaşlarının asla unutamayacağı sıcaklığını o gün yerleştirecekti kocaman yüreğine. Günlerce, aylarca, yıllarca kızının gözyaşlarıyla avunacak/ dayanacak/ direnecekti..."

                                           -Erbil TUŞALP(Birgün)-

 

      "...Çünkü O, hedefleri büyük olan bir Kürt siyasetçisi, ufku geniş bir Kürt aydını, etrafına ışık saçan iyi bir öğretmen ve herşeyden önce gönlü sevgiyle dopdolu bir abi ve arkadaştı..."

                                                      -İkram OĞUZ-

 

    “İnsanın sevdiği biri hakkında yazması ne kadar da zor. Kitaplar yazdım. Makaleler yazdım. Ama şimdi sana bir mektup yazmakta zorlanıyorum. Tıkandım. Ağlamak istedim, ağlayamıyorum. Seninle ilgili çok şey yazmak istedim, yazamıyorum.Kürtlerin dünyasından çok güzel bir yıldız kaydı. Bütün Kürtler’in başı sağ olsun..."

 

                                              -Osman AYDIN- 

    "Rahmetli Nazif Kaleli’yle yakalandığı gün Diyarbakır Genel-İş Şubesi’nde beraberdik. O dönemin meşhur kontracılarından Yüzbaşı İsmet ve Astsubay Kemal içeri daldıklarında, ben salonda işçilere DİSK’in "20 Mart Faşizmi İhtar Eylemi Bildirgesi“ni okuyordum. Seminerimiz vardı. Nazif Arkadaşımız da caddeye bakan tarafta Şube Başkanı odasında bazı misafirlerle oturuyordu. Arama sırasında Nazif’le kısa konuşma olanağı bulduk. Ikimizin de yakalanması kötü olurdu. Ona çıkıp gitmesini söyledim."Yok babo, birşey olmaz“ dedi. O zaman ben gidiyorum dedim. “Olur” dedi. Rahmetli Nazif hemen gayet bilinçli biçimde Yüzbaşı İsmet’i oyalamak için arka odaya yönlendirdi. O anki serinkanlılığım bana yardımcı oldu, biraz da şans yüzüme güldü ve ben binanın dördüncü katından emin adımlarla, soran her askere “memur” diye diye inip çıktım. Ben TÖB-DER’in Maraş Katliamına misilleme eyleminden dolayı zaten aranıyordum...Ama yine de o gün ben özgürlüğe kanatlandım. Nazif Ağabey ise oradan işkencehaneye götürüldü. Rahmetli Nazif Kaleli’yi ikinci kez Diyarbakır Numune Hastahanesi’nde ayağı ranzaya zincirlenmiş halde gördüm.(…)" 

                                                           -Bayram AYAZ-

      
     "...Nazif Kaleli de, Diyarbekir Askeri Cezaevi’nde vahşet programının her yönüyle üzerinde test edildiği birisiydi. Bu programdan onuruyla çıkmıştı. Vahşetin her türüne maruz kalan vücudu, felç olmuştu; işkence nedeniyle başta disk kayması, kronik böbrek yetmezliği gibi bir dizi problemi vardı. Yıllardır tedaviyle uğraşıyordu... Ama onunla konuşup sohbet ederken, yüzünde en ufak bir rahatsızlık izini göremiyordunuz; gözlerindeki ışık huzmesi insanı sımsıcak sarıyor; bakışındaki dirilik insana güven veriyordu ve bir an onun hiçbir rahatsızlığının bulunmadığı hissine kapılıyordunuz.Durmadan okuyan, yazan, üreten birisiydi...

    Nazif Kaleli, insani hal ve erdemin yoğunlaşmış haliydi. İşkencecisine bile kin duymuyordu. İşkencecilerin arka planındaki sosyo-psikolojik durumu anlamaya çalışıyordu(...) Ne var ki, “devletin bekâsı” için faşizmi; yani insan katletmeyi ve işkence programlarını devletin temel bir enstrümanı olarak gören zihniyet, hâlâ işkenceci faşist cuntacıları el üstünde tutuyor...Saddam'ların Miloseviçlerin sonunu getiren vahşet programlarının bir benzerinin veya daha beterinin Türkiye’de uzun bir dönem uygulanması, her ne hikmetse ne Türkiye’de ne de dünyada ciddi hiçbir tepkiye neden olmadı. Sadece işkence kaldırılsın deniliyor. İşkenceci katillerden ve işkence sisteminden hesap sorulmuyor. Faşist cuntacılar ve işkenceciler devletin medar-ı iftiharı olarak yaşıyorlar(…)
  
     Nazif Kaleli bir dava adamıydı, hiç vazgeçmedi. O nedenle onun dostları, mücadele arkadaşları, onu son yolculuğunda yalnız bırakmamışlardı. Şerafettin Elçi, Nazif Kaleli’nin mezarı başında konuşurken bir ara boğazı düğümlendi, dilli kilitlendi(...)"
                                                                -Mehmet SANRI-

           

     '' Eski yoldaşların gözbebeklerinde kaynayan bir düşün düşüşünü unutmak! unutmasam, ben de kalemimi kendim için kıracağım! '' Yılmaz Odabaşı

 

     "...Bana bu duyguyu bahşeden o yüce insana teşekkür etmeden başlamak istemedim bloguma yazı yazmaya.Ne zaman kalemi elime alsam, ne zaman art arda sıralamak istesem sözcükleri o sihirli el gelir dokunur bana. Elini elimin üstüne koyar ve yol gösterir sadece, o yola girip girmemeyi bana bırakır.Hayatım boyunca en büyük yol göstericim o olmuştu. Aramızdan ayrılmasına rağmen hâlâ yol göstermeye devam ediyor.Onun gibi bir hayat yaşamak isterim ben de, onun gibi düzgün, onurlu, öğretici, mücadeleci bir hayat.Belki de sırrı budur her şeyin, aramızdan ayrılışının üstünden yıllar geçse de ölümün bana hiçbir zaman kelime anlamını yaşatmamasının sebebi budur.


      Sevmek, saygı duymak bu kelimeler çok küçük kalıyor ona hissettiklerimin yanında.Sevmekten çok daha öte, saygıdan çok daha öte içimdekiler.Elimden geldiğince, dilimin döndüğünce,sözcükleri kullanabildiğimce her satırımda yaşatmaya devam edeceğim onu. Hangi konuda yazarsam yazayım tüm sözcüklerim seni bir nefes daha yaşatabilme adınadır.Bana dünyanın en güzel mirasını bıraktın:Okumak,düşünmek ve yazmak!Bu miras sayesinde dünyanın en zengin, en mutlu insanıyım.


    Bana bir yaşama binlerce hayat sığdırabilmeyi öğrettin.Birlikte daha nice güzel yazılara imza atacağız,ölümün bir son olmadığını tüm dünyaya kanıtlama adına…"               

                                                  Gulan Çağın KALELİ

   

            Not:Nazif Kaleli'nin, birçoğu halen güncelliğini koruyan siyasal yorumlarını içeren bazı yazıları için:

              http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=23276

 

  

  Yazdır Facebook'ta Paylaş Arkadaşına Gönder PORTRELER





      DUYURU




 

6 MAYIS'TA MALATYA BELEDİYESİ'NİN KİTAP FUARI İÇİN MALATYA'DA OLACAĞIM (SAAT:14.00)

 

 12 MAYIS CUMARTESİ KIZILTEPE KAMPÜS KİTABEVİ,(SAAT:14.00)

 

13 MAYIS PAZAR NUSAYBİN HALİKARNAS KİTABEVİ, (SAAT:14.00)



14 MAYIS PAZARTSİ SEYR-İ MESEL MARDİN, (SAAT:20.00)

 

 

Uzun süredir yeni basımlarını yaptırmadığım ve okurun vefayla- ısrarla aramaktan caymadığı yeni baskılar yayınlanıp raflarda yerlerini aldıktan sonra, yeni kitaplarım 2012 yılı içinde sırasıyla yayınlanacaktır. Bilginize sunar, selam ederim...(Y.O.)





































      MULTİMEDYA



      GALERİ




   KENDİ SESİNDEN ŞİİRLERİ