Orada neler olmuştu SON ON İKİ EYLÜL YAZISI | YILMAZ ODABAŞI WEB SİTESİ


   Orada neler olmuştu SON ON İKİ EYLÜL YAZISI
      10.09.2010 tarihinde yazılmış ve 2631 kere okunmuş.

             Orada neler olmuştu:Diyarbakır Cezaevi 

 

             SON ON İKİ EYLÜL YAZISI

 

          YILMAZ ODABAŞI

 

      

       Giriş:1980'lerden beri her yılın 12 Eylül'ünde, 12 Eylül hukukunu ve onun generallerinin yaşattıkları toplumsal travmaları anlatmaya çalıştım; her yıl bu darbe ile, bu darbenin izleriyle hesaplaşmak, yüzleşmek gerektiğinden söz eden yazılar yazdım.Bu yıl yine Eylül ayında web sitemin üst başlığındaki birçok yazı 12 Eylül'den ve o süreçteki insan trajedilerinden söz ediyor.

        Ben,yazarlığının, gazeteciliğinin inşasını 12 Eylül üzerine kurmuş, şair kimliğini  sadece 12 Eylül'le oldurmuş biri değilim; şiirlerim de kendini tematik olarak o dönemle sınırlamış şiirler değil, yazdıklarımın büyük oranı da değil.Fakat sorumluluk sayarak her yılın 12 Eylül'ünde bu toplumu, okurlarımı bu darbe anayasasıyla, darbenin apoletleri büyük beyni küçük generallerleriyle aramızdaki kan davasının, bu darbeciler yargılanıncaya, bu darbe anayasası çöpe atılıncaya kadar sona ermeyeceğinden ısrarla söz ettim...

       Şimdi askeri vesayetle, darbe anayasasıyla hesaplaşmak için eksiği gediğiyle önümüzde ilk kez halkın oylayacağı bir referandum var.

       Ben ölünceye kadar her yılın 12 Eylül'ünde altını çizerek darbeyle hesaplaşmak gerektiğini anımsatmak için elimde bir kalem taşımıyorum.Tematik anlamda yazacak, söyleyecek çok şeyim var.Önümüzdeki yıllar 12 Eylül'lerde ömrüm vefa ederse artık başka şeylerden söz etmek istiyorum.Aynı konuları yinelemenin yazarlık ontolojisiyle bağdaşmadığına inanarak ve 2010 Eylül yılından itibaren hiçbir yazımda artık 12 Eylül'den söz etmeyeceğimi vurgulayarak, o günlere dair birkaç anı kırıntısıyla bilincimdeki, anılarımdaki 12 Eylül sayfalarını böylece kapatıyorum.

 

                                                                                                       İstanbul,10 Eylül 2010  

 

        12 Eylül Sabahı:00.5

              

          Gecenin geç saatleri evimizi basan uzun namlulu silahlarıyla beş sivil polis tarafından sımsıkı kavranıp minibüse bindirildiğim ilk birkaç dakika her şey normaldi; minibüs hızla hareket edince, yumruk ve tokatlarla beni koltukların altına yüzükoyun yatırıp gözlerimi sımsıkı bağladılar. Bileklerimi arkadan kelepçeleyip sırtıma ayaklarıyla bastılar.Uzun sürmeyen bir yolculuktan sonra indirildim. Yine tekme ve yumruklarla beni ite kalka bir odaya soktular. Bir masada oturduğunu hissettiğim ukâla bir ses, “demek geldin oğlum Yılmaz!” diyerek göğsüme parmağını bastıra bastıra uyarıyordu.

     “Bu gece, hem de bu gece sen bize işlediğin cinayeti, TKSP’yi, Dev-Yol’u ve soracağımız insanları, hepsini bir bir anlatacaksın. Senin …nı …... yoksa!”

      Sonra birbirlerine ‘hoca’, ‘sipahi’ gibi mahlaslarla hitabeden insanlar, üzerime abanıp beni bir çırpıda anadan doğma soydular. Onca insanın içinde yerin dibine girdim. Sonra kollarımı kalın bir kalasa bağladılar ve vücuduma (el ve ayak parmaklarıma, cinsel organıma, kulaklarıma) kablolar döşediler ve elektrik şokları başladı. Ayaklarımın altındaki sandalyenin çekilmesiyle bütün vücudumun ağırlığı kollarımda kaldı ve korkunç bir acıyla kasıldım. Bağırıyordum. Artık sadece canhıraş çığlıklarla bağırıyordum…

        

     Üzerime kovayla su boşaltılıyor, verilen elektrik şoku bu suyu hemen kurutuyordu. Bunu defalarca yinelediler. Daha on beş dakika geçmeden bayıldım. Kendime geldiğimde beton zeminde gözlerim bağlı, çırılçıplak yatıyordum. Bütün vücudum yerde dakikalarca karıncalandı; elimin, dizimin, ayağımın nerede olduğunu bir süre hiç bilemedim.

 

     Beni kalasa bağlayan ipler, kollarımda kırbaç izini andıran kan sızıntıları oluşturmuştu. Bunu gözbağımın altından sızan çok az ışıkta görebiliyordum. İkinci kez asıldığımda elektrik şoku bayıltmadı artık. O an çarmıhta kendimi sürekli teskin etmeye çalışıyordum. Ama yine de hayvanlar gibi böğürmemek mümkün olmuyordu. Acıyla çok tanışık değildim; henüz on sekiz yaşımdaydım.

      

     Kendi kendime, ısrarla bu acının mutlaka biteceğini anlatmaya çalışıyordum. Hem bu acıdan ölsem bile, ölümümle acıyı artık hissetmeyeceğimi düşünüyor, sadece, “geçici bir süre bu,” diyerek kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Bu acının hep sürmeyeceği gerçeği dayanmaya zorluyordu beni.

Çok garip sorular soruyorlardı. Çoğu saçma, düzmece sorular... İşkencede gözlerim bağlı, beton zeminde sık sık çarmıhlara götürülüp sorgulanarak yirmi dört gün kaldım.

 

      Çarmıhtan her indirilişimde, “ona kadar sayıyoruz” diyerek hemen giyinmemi istiyorlardı. Ama çarmıhtan indirilişimde bütün vücudum uyuşmuş oluyordu, giyinemiyordum ve beni sürüklüyor, tekmeliyorlardı, köpekler gibi aşağılıyorlardı.

 

     Gözlerim hep bağlıydı, yüzlerini göremiyordum. Yaptıkları işten zevk alıyor, kahkahalar atıyor, bizimle aynı dünyada yaşıyorlardı...

      *

     İşkence olgusunu, adına Türkiye denilen bu garip ülkede bütün çarpıcılığıyla, vahşetiyle, iliklerime dek bir dönem defalarca yaşadım.Yıllar geçtikçe yaşadıklarımın bir bölümünü unutturdum kendime.Unutmasam yaratacağı yıkımla bazı dengeleri güç kurardım. Hep kendimi telkin yoluyla unutturdum.Dönüp hep geriye bakacak olursam eğer, önümü görmem güç olurdu. Çıldırmak, yeryüzüne küsen bir adam olmak, aylarca tedavi görmek işten bile değildi. Çok hassas bir insandım. Yaşadıklarımın ve tanıklıklarımın bende yaratacağı yıkımları savuşturabilmek için kendimle yıllarca çok didiştim.İşkence bireyi yıkıyordu; ben ise Eylül sonrası birey olabilmenin zorlu uğraşına koyulmuştum...

     *

     İşkenceye karşı ölümü tercih ettiğim de oldu, ama o acıları yaşarken böyle bir olanak verilmedi bana. Gözlerim bağlı iki-üç kat çıkarıldığım Diyarbakır Kurdoğlu kışlasındaki ilk günlerinde, “Bizimle dışarı gelip Özgürlükçüler’in ve Dev-Yol’cuların oturdukları kahvelerde tanıdıklarını bize aracın içinden göstereceksin,” dediklerinde ve bunda direttiklerinde, o esnada belki de teyp kasetlerinden dinletilen kadın seslerinin bende yarattığı o korkunç ürpertilerle, kız kardeşimin de sorguya alındığını sanarak, göz bağımı açıp yakınımdaki krem renk boyalı cama vurmuştum kendimi…

    

    Tek çarem buydu; düştüğüm yerde ölerek ya da ölmeyip yaralı halimle bir hastaneye kaldırılarak istediklerini yapmaktan ve yaşadığım acıdan kurtulmayı kuruyordum; fakat ne talihsizlik ki, pencerenin gerisindeki kalın demirlere çarpıp kırılan camın çıkardığı gürültülü seslerle yere düştüm. Orada bulunan  bir subay ve polisler beni öldüresiye dövdüler bu yüzden.

     

     Cama çarptığımda, sadece sağ kasığımın üstünde derin bir kesik oluşmuştu. Şimdi o günlerden bugüne, orada yaşadıklarımın da anılarımda, belleğimde giderek küçüldüğü gibi, o kesik izi de sağ kasığımın üstünde -daha küçülmüş olsa da- hâlâ duruyor… 

 

    Arada bir açılan radyodan işittiğim marş seslerine, konuşmalara bir anlam veremiyor, kimseye de soramıyordum. 12 Mart’ta çocuk sayılırdım ve bu yüzden askeri darbe nedir, nasıl olur gibi sorulara net yanıtlar yoktu kafamda.Günde bir kez, gözlerimiz bağlı olarak birbirimize tutunarak götürüldüğümüz bir odada, ayakta ve birkaç dakikada erlerin yemeklerinden artan bayat ekmek dilimlerini yediriyorlardı.

 

     Arada bir beton zemindeki duvar diplerinde iniltilerle oturan gözleri bağlı insanları kontrole gelen bazı subaylar, “Artık buradan kurtuluşunuz yok! Bu ülkede şimdi hakimiyet bizim, hepinizi burada tek tek geberteceğiz!” diye meydan okuyan konuşmalarla çıkıyorlar, başka bir şey de söylemiyorlardı; o dönem radyolarının sesi de bulunduğumuz yerden tam işitilemiyordu.

 

    Dışarıdan sürekli insanlar getiriliyordu. Kurdoğlu Kışlası kan kokuyordu. Oradan çıkıp gecelerin kör karanlığında Diyarbakır sokaklarına çarpan çığlıkları kimseler duymuyordu. Kurdoğlu Kışlası bir mezbaha gibiydi 12 Eylül 1980’de.

 

     Yeni gelen birini işkenceden getirip yanıma attıklarında, nöbetçi askerlerin duymayacağı biçimde ona fısıltıyla sordum:

     “Dışarıda neler oluyor?”

     “Darbe olmuş, faşizm gelmiş…”

     “Vay be!” diyordum, “birer birer öldürüleceğiz şimdi demek, birer birer…”

 

     Sonraki günler kollarım dirseklerimden katlanarak Filistin askısına asıldığımda, geçen her saniye ölüme biraz daha yaklaştığımı düşünüyordum. Önce yakınlarım, sonra dostlarım, bir bardak çay, bir sigara ve Diyarbakır’ın Dörtyol Semtinde meyan şerbeti satanların pirinç güğümlerinin şıngırtıları ve kalabalıklar bir bir geçiyordu gözlerimin önünden; bunları düşünüyordum ve bunları bir daha hiç göremeyeceğimi…

 

     Orada, gözlerim bağlı, çırılçıplak beton zeminde yirmi dört gün kaldıktan sonra Diyarbakır Askeri Cezaevi'ne götürüldüm.Bu yaşadıklarım, sadece gözaltı evresiydi; asıl işkencelerin hapishanede başlayacağını ise bilmiyordum...

         

12 Eylül'de:
650 bin kişi gözaltına alındı.

1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
7 bin kişi için idam cezası istendi.
517 kişiye idam cezası verildi.
Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (26 siyasi suçlu, 23
adli suçlu, 1'i Asala militanı).
İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi.
71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
388 bin kişiye pasaport verilmedi.
30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin
işine son verildi.
400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
31 gazeteci cezaevine girdi.
300 gazeteci saldırıya uğradı.
3 gazeteci silahla öldürüldü.
Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
39 ton gazete ve dergi imha edildi.
Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
14 kişi açlık grevinde öldü.
16 kişi kaçarken vuruldu.
95 kişi çatışmada öldü.
73 kişiye doğal ölüm raporu verildi.
43 kişinin intihar ettiği bildirildi.

  

         1981 kışı  koğuşların ansızın dağıtılmasıyla atıldığım 20. koğuştakilerin çoğunluğu PKK hareketi tutuklularıydı. Büyük oranı da PKK’ye yataklıktan getirilen köylülerdi.Koğuş komününe katıldım. Koğuştakilerle  önce  bir süre diyaloğum olmadı. Sonra kaynaştık. Kaynaşmamızı cezaevi idaresinin yoğunlaştırdığı baskılar dayattı. Baskılar bizi o koşullarda birbirimize yakınlaştırdı.Sonra bulunduğumuz ilk kattaki havalandırmada eski yol arkadaşlarım daha ilk günde İstiklal Marşı okurken, ben ise onlarla birlikte bütün direnişlere katılıyordum.

 

      Bir sabah karavanaları getiren erler ve koridor çavuşu, yemeklerden önce: “Allahımıza hamdolsun/Ordu-millet varolsun/Vatan hainleri kahrolsun” biçiminde bir duayı(!) tekrarlayacağımızı, koridor çavuşunun da “afiyet olsun” demesiyle “sağol” diye bağırmamızı emrettiklerini bildirdiler.

      Bu duayı okumayacaktık. İlk gün söylenenleri tekrarlamadık ve karavanalar geri götürüldü. Sonraki günün akşamı on beş kadar komando er, geceleyin sopalarla koğuşa saldırdılar. Bağırışmalarımız Diyarbakır’ın Direkhane Semti sokaklarına paramparça dağıldı. O gece acıdan, sızıdan birçoğumuz uyuyamadık...

      Dayak sürerken bana çok ilginç gelen bir ayrıntı vardı ki, andıkça burkulurum; komando erler sopa ve coplarını zevkle savururken ve her birimiz koğuşun bir tarafında can hâvliyle kıvranırken, dayak faslına ünlü sopasıyla katılan bir subayın ellerine yapışıp duruyorlardı erler. Her seferinde, “sen zahmet etme komutanım, biz vururuz” dediklerinde, subay, “bişolmaz” diyerek dövmeye devam ediyor, bu arada aynı isteği değişik sözcüklerle ifade eden erler yine ellerine sarılıyorlardı subayın.

         

     Bizim onurlarımızın ayaklar altına alındığı yerde bir subayın dayak atmasının ‘zahmet’ olabilmesi; dayak atmanın ‘zahmet’, dayak yemenin de bu kadar olağanlaşabilmesi şaşırtmıştı beni…

                   Daha biz yemek duası okumayı kabullenmeden, bu kez İstiklâl Marşı’nın on kıtasıyla birlikte Atatürk’ün Gençliğe Hitâbesi’ni de ezbere okumamız buyruldu. Cezavindeki havalandırmalarda birçok koğuş İstiklâl Marşı’nı okumaya başlamıştı. Biz okumama kararı aldık. Bunun bedelini de ödemeye hazırlandık; nitekim müthiş bir ablukaya alındık.

     Sık sık bir veya daha fazla sayıda arkadaşımız koğuşa gözdağı için hücrelere alınıyor, bazen bütün koğuşa, bazen de içimizden bir tek arkadaşımıza gözlerimizin önünde barbarca dayaklar atılıyordu, koridorlarda gün boyu kulaklarımızı tırmalayan insan çığlıkları eksilmiyordu. Direncimizin kırılması için ne gerekiyorsa yapılıyordu. Koğuşta bir günün özeti: Gerilim, şiddet, küfür ve kan’dı artık.

       Direnişleri sürdüren diğer koğuşlarda da aynı şeyler, hatta daha fazlası yaşanıyordu. Hücreler dolmuştu. Koridorlardan, havalandırma ve koğuşlardan İstiklâl Marşı ve diğer marşların sesleri ya da çığlıklar duyuluyordu hep. Bu sesler üzerimizde çok kötü bir psikolojik etki yaratıyordu. Koğuş içinde dövülenlerin bağırışlarını engellemek için komandolar yere uzattıkları tutukluların ağızlarına potinlerini bastırıyorlardı.

      Son olarak koğuşa gelen bir subay, PKK önderlerinden Kemal Pir’in de İstiklâl Marşı’nın on kıtasını da ezbere okuduğunu ve bunun bütün koğuşlarda bilindiğini, isteyene de ispat edileceğini öne sürüyordu.Kemal Pir’in hakkındaki iddia, çoğunluğu PKK’lilerin oluşturduğu koğuştakilerin kafasını altüst etti. Bazıları inanmamış, bazıları da onun Türk kökenli olmasını da öne çıkarıp istihbarattan olabileceğini düşünmeye başlamışlardı.Fakat aylar sonra birçok insan gibi ben de onun yiğitçe öldüğünü duyunca çok sarsıldım.

      Bir dönem Kıbrıs savaşında bulunup Rumlar’ın derisini yüzmekle övünen ruh hastası yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran, cezaevi genelinde başlatılan uygulamalara hücrelerdeki tutukluların ve sadece birkaç koğuşun uymamasına çıldırıyordu. Şiddetin dozajı giderek artıyordu.Artık yemek yemiyorduk, kaloriferler yanmıyordu, bitlenmiştik.Cam bardaklar, metal tabaklar koğuştan toplatılmış, on cm ebadında tahta, ağza girmeyen kaşıklar getirilmişti.Yakınlarımızla görüşemiyorduk; görüşsek bile coplarla görüşme yerine götürülüp bir iki dakika gösterildikten sonra dövülerek koğuşlara geri götürülüyorduk(…)

                   

      Sonra ölüm oruçları, açlık grevleri başladı.Atmış kilo olarak girdiğim cezaevinden kırk yedi kiloya düşmüş ve açlık grevleri nedeniyle on dokuz yaşımda dueodum ülseri olmuştum. 

     Ve öyle bir yere geldik ki, artık ölüm oruçlarında ya da hücrelerde karşı koyarak ölmek veya yemek duası ile on kıtasıyla ezbere İstiklâl Marşı okumak gibi iki ayrı tercihteydi yaşamla ölüm arasındaki kısa aralık…

     Son birkaç koğuştan biri olarak biz de bir iki ay süren direnişin sonunda okuma kararı aldık, dahası almak zorunda kaldık.Biz, çoğunluğunun 20. koğuştakiler de kuralların yürürlüğe konulmasından sonra  cezaevinde son birkaç koğuştan biri olarak bir ila iki ay  kan revan dayatabildik; sonra bir yol ayrımında, ölümle yaşam arasındaki kesin tercihin yapıldığı yerde hücrelerde ölümüne bir direnişe koyulan yirmi-otuz kişi dışında cezaevindeki bütün koğuşlardaki binlerce insan can havliyle kurallara uymak zorunda kaldılar.

     Daha onurlu bir yaşam için tercihlerini ölümden yana koyanlar, direnişi sonuna kadar götürdüler; doğruluğuna inandıkları bir ısrara canlarını yatırdılar.Şimdi yaşadığımız gezegende ortalama insan cesaretinin çok, ama çok üstünde bir dirençti orada yaşanan. Tanığı olan, duyan her insanı dehşete düşüren bu cesaret örnekleri, şimdi bir çağın, bir ülkenin ve Diyarbakır Askeri Cezaevi’nin tarihiyle anılıyorlar:

     MAZLUM DOĞAN, FERHAT KURTAY, MAHMUT ZENGİN, NECMİ ÖNEN, REMZİ AYTÜRK, NECMETTİN BÜYÜKKAYA, EŞREF ANYIK, YILMAZ DEMİR, KEMAL PİR, ALİ ÇİÇEK, M. HAYRİ DURMUŞ, AKİF YILMAZ, ALİ EREK, ORHAN KESKİN, CEMAL ARAT, M. EMİN YAVUZ vd.

            

       Bu adların kimileri genç bedenlerini duvarlara çarpa çarpa yaktılar ya da iki ayı aşan sürede hiçbir ödünün verilmediği ölüm oruçlarında yitirdiler yaşamlarını. Diğerlerinden farklı olarak Remzi Aytürk ise kendisini asarak yaşamına son verdi. Biz, yaşayanlar, sanırım onlar kadar cesur olamadık...Anıları önünde saygıyla eğiliyorum…Bana da bu insanları tanımak, tanık olmak, yazmak ve anılarını yaşatmak düştü belki de…

         Sonra her gün aramızda birkaç kişinin koğuşta veya havalandırmada ayılıp bayılmasını veya koğuşa kan revan, yaralı gelmesini kanıksamıştık.Söz bitmiş, şiddetten ve sessizlik başlamıştı.

        Her gün koğuşlardan, havalandırmalardan taşan çığlıklarımızı artık yeryüzünde kimseler duymuyordu. Gazeteler çıkıyordu, biliyor ve duyuyorduk, ama gazeteler oradaki ölüleri, hiçbir şeyi yazmıyordu. Dışarda, sokaklarda, salonlarda, bulvarlarda binlerce, milyonlarca insan Diyarbakır Cezaevi’nde dişe diş neler yaşandığını bilmiyor ya da bilmez görünüyordu; bu bilmezlik, aymazlık ise çok acı vericiydi...

    Her gün bir başka yeri dayaktan moraran, hücrelerde ölüm oruçlarına yatan ve ölümle, acıyla söyleşiler sürdüren, üç numara traşlı kafalarıyla renkleri sapsarı kesmiş binlerce genç insan, orada düpedüz yaşamla ölümün en çok yakınlaştığı yerdeki aralığa bırakılmıştık. Orada insanlığın gözü önünde hepimiz düpedüz unutulmuştuk!

     Şikâyet mercii yoktu. Yakınlarımız bize ulaşamıyorlardı. Yargıçlar, “işkence konusundaki şikâyetler bizi ilgilendirmiyor”, “cezaevinde sorguya alınmak bizi ilgilendirmiyor”, “komadaki adam ilgilendirmiyor” diyebilen askeri yargıçlardı.

     Sonra da cezaevi iç güvenlik amiri Esat Oktay Yıldıran, “Burada Allah yok!” derken, emrindekiler ise, “Peygamberin de izinli olduğunu” belirtip… Belirtip… Sonrası ne büyük vahşetti! Yaşadığımız gerçeğin çarpıcılığı ve Kürt olmanın, Diyarbakır’da tutsak kalmanın,inanmanın ve savunmanın bedeli ne acıydı…

    Koğuş aramalarında yüzümüzü duvara dönerek çırılçıplak soyuluyorduk. Artık utanmayı bir kenara koymuştuk. Artık ziyaretçilerimizin gelmesini de istemiyorduk. Koğuştan çıkmak ve görüşme yerine gidip dönmek ölümdü !

     Daha kapıdan çıkar çıkmaz tek kişi de olsak uygun adım yürüyüşte, “Ne mutlu Türküm diyene” diye bas bas bağırtılıyorduk. Koridor boyunca coplar inip kalkarken, yolda karşılaştığımız diğer komandolardan da nasibimizi alıyorduk.                 

    Avukat görüşmelerine gidişte de aynı şeyler yaşanıyordu. Görüşme yerine vardığımızda iki komando er, iki yanımızda yerlerini alıyor, ellerinde taşıdıkları cop ve sopaları görüşmecilerin göremeyeceği biçimde tel örgülerin altında saklıyorlardı. Dönüşte yatırılıp kaldırılıyor, süründürülüyorduk. Bütün bunları ziyaretçilerimiz hiç bilmiyorlardı.Herkesin bir yerlerinde her gün cop, kalas izleri eksilmiyordu.

    Bir gün avukatımla görüştükten sonra ‘Co’ ile tanıştım. Co, yüzbaşı Esat Oktay’ın kurt köpeğiydi. Önce beni döverek yere yatırdılar. “Sürün” komutuyla başımı kaldırdığımda, Co’yu etrafımda yalanıp hırlarken görmemle sağ koluma dişlerini geçirmesi bir oldu. Gözlerimi kapattım ve dişlerimi sıkıp birazdan parçalanacak kolumla duyacağım acıya hazırladım kendimi. Ama bir süre sonra büyük bir şaşkınlıkla gözlerimi yeniden açtığımda, Co’nun dişlemediğini ve sadece çekiştirerek komut beklediğini gördüm.

                     

    Diyarbakır Cezaevi’nde o dönem bulunan herkes bu kurt köpeğini bilirdi. Özel eğitilmişti.Koridorların bütün duvarları Kenan Evren’in ve Atatürk’ün dev posterleri ve ürpertici boyutlarda şovenizm içeren sloganlarla doluydu. Koridorlar kan, serum ve küf kokuyordu. Coplanmaktan avuçlarımız şişip patlıyor, biriken bulaşıkları da ellerimizi kullanıp yıkayamıyor, günler boyu kaşık bile   tutamıyorduk.

     Mide ülserimden dolayı acı çekiyordum. O koşullarda hiç değilse ayakta durabilmek, dayaklara dayanabilmek, daha dirençli olabilmek için sürekli ilaç kullanıyordum.        

     Baharla birlikte havalandırma artık bir saatlik süreyle “yat”, “kalk”, “sürün”, “koş”, “İzmir Marşı, başla!” gibi direktiflerle bizlere zehir edilmişti.Her şey askeri disipline göreydi. Hepimiz güya askerdik orada. Küfür, tekme, tokat da cabası. ‘Tüfekli’ ve ‘tüfeksiz’ adı verilen iki çeşit eğitim yaptırılıyor, sonra da dolap beygirı gibi koşturuluyorduk. ‘Tüfekli’ eğitimlerde ellerimizde tüfek taşıyormuş gibi yapıyor, ama tabii tüfek taşımıyorduk. Yaşlılar, hastalar eğitimi sürdüremeyip baygınlıklar geçiriyor, sonra coplarla uyandırılıp yeniden aramıza katılıyorlardı.

     Dar havalandırma alanında saatlerce dövüle sövüle koşuşturalarak dönerken, “Her Türk asker doğar”, “Ne mutlu Türküm diyene”, “Her şey vatan için” diye bas bas bağırtılıyorduk.

                  

   Yağışlı günlerde bizler soluk soluğa koşarken, saçaklara çekilmiş komandolar, “Çek dizleri salla kolları”, “Kollar omuz hizasında, eller karın boşluğunda, başlar dik! Eskişehir marşı, başla!” diye komutlar veriyorlardı: “Eskişehir, Eskişehir/Yalçın kaya sarp yeri/Kalelerden çok kuvvetli/İçindeki askerleri (…)”

      Bursalı sarışın bir komando takmıştı bana. Havalandırmanın ortasında bulunan lağım demirini “kaldır”, “indir”, “yine kaldır” yaptırıyor, yapmadığımda arkadaşlarını çağırıyor, her seferinde yerlerde sürükleyerek beni copluyor, küfrediyordu. Köpekler gibi aşağılanıyor, çıldırıyordum!Havalandırmaya çıkmak cehenneme gitmekten beterdi. Hiçbir şey gerekçe değildi çıkmamaya. Komando erler ellerinde cop, kalas ve demir çubuklarla suçlu-suçsuz kime rastlasalar rastgele vuruyorlardı. Bazı subayların ve erler namaz kılıp dönüyor ve sürdürüyorlardı; adını koymuştum: “Cennete inananların cehennemliği” diye…

      O erlerin çoğu o güne dek bir şey olduklarını hiçbir şekilde hissetmemiş, kendilerine güvensiz, cahil insanlardı. Subayların her dediklerine inanan o kimliksiz, o sıradan insanlar bir yetmezlik duygusuyla orada milletvekili, doktor, mühendis, üniversiteli, öğretmen dövmekten, dövebilmekten zevk alıyorlardı. 

     Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran, her sabah tümünü toplayıp, “Bunlar ana bacı tanımaz komünist, bunlar dinsiz! Bunlar sizin dedelerinizin kanıyla suladığı toprakları bölmek isteyenler; bir düşünün şimdi dedelerimizin kemikleri sızlıyordur. Sizi niye yetiştirmişler bu günlere? Haydi arslanlarım!” deyince, sopayı, copu kapan koğuşlara dağılıyordu. Terfi vaad ediyordu, izin, para, ne isterlerse(…)

     Güç karşısında, “Bana zarar gelmesin de ne isterlerse yaparım” deyip, bir tutukluyu çırılçıplak soyarak işkence yapan er, o insana neden bunu yapabildiğini bile hiç bilmeden teskeresini alabiliyor ve yaşamını nice şeyin hiç farkında olmadan sürdürebiliyor. Yapandan çok yaptıranın da suçlu olduğuna inanıyorum bu yüzden.

     Yaptıran: Alarmlı köşkünde kâbuslarla, korkularla ve çevresindeki olağanüstü güvenlik önlemlerine rağmen eli yüreğinde ölmekten beter… Yaptıran: Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran, yıllar sonra bir halk otobüsünde kurşunlanarak öldürüldü. Kimse koruyamadı, kimse kurtaramadı onu!

    Artık giderek evrensel bir kültürün oluştuğu, sınırların birer birer düştüğü dünyamızda Esat Oktay’lara, kaburgasının altında bir insan kalbi taşımayan işkenceci subaylara ‘emir kuluyduk’ dedirten apoletleri büyük, beyni küçük generallerin darbeci, despot ruhlarına yer yok! Varsa eğer, giderek uygarlaşan dünyamızdan artık safra gibi dökülecekler ve insanlığa en yaraşır bir dünya için yürüyenler, yağmur yağdı diye yürümekten asla vazgeçmeyecekler…

                                                                    

                                                                  Diyarbakır, 1991(Eylül Defterleri’nden)

                                                ----------------------------------------------------------

                         

                                 EK:BİR TANIKLIĞA İLİŞKİN

                               

 

          Diyarbakır Cezaevinde yaşatılanların toplamındaki mantığı ben ‘korku transferi’ olarak niteliyorum. Bu korku, haksız güç olanın, erk olanın bir tarihsel korkusudur. Kendi korkularını bizlere transfer etmekti istedikleri.

         Evet, insanın doğasını yine insanın kendisine karşı kullandılar. Oysa ki doğamız, bize onların bahşettiği birşey değildi.

         Aç koydular. Anımsıyorum da, her öğün üleştirildiğinde bir elin yarısı kadar ekmek düşerdi her birimize. Önceleri birbirimizin önündeki ekmeğe bakıp yutkunarak kalkardık. İstedikleri de buydu; bizi bir lokma ekmek için kem bakabilecek kadar basitleştirmekti...Ama öyle bir yere geldik ki, artık “lânet olsun!” diyerek her birimiz önümüzdeki ekmeği bir diğerine ikram etmek için ısrar eder olduk.

        İşkence yaptılar. İlk evrelerde sorguda ve cezaevinde hepimiz insan yanımız korkuya ilişkin az veya çok, değişik dozajlarda bir şeyler yaşadık, ama korka korka yenildi korku da. Önceleri irkildik, paniğe kapıldık. “Bu acı da yaşanır,” denilen yerde belki bağırdık, çıldırdık ama, “yeter yapmayın, ne isterseniz yapacağız,” demedik; “n’olur vurmayın” demedik.

       Koğuşta bir arkadaşımız ranzanın üstüne çıkmış bağırıyordu bir gün.

      “Arkadaşlar size müthiş bir haberim var!”

       Bir süre üsteledik, ama, “öyle kolay söylemem” diyordu, “çünkü bu müthiş bir haber.”

      “Bugün dayak yemedim…”

       Gülerek söylüyordu bunu. Biz de vücutlarımızdaki morluklara, çürüklere rağmen kahkahalarla gülüyor, daha gülebiliyorduk...

       Tarih,  ‘zor’un galibiyetlerinin hep görece olduğunu gösteriyor bize. İşkenceyle İstiklâl Marşı okutabilen ideoloji, taraf değil, öfkesini boyutlandırdığı bireyi düşman olarak kazanıyordu...

                                 Diyarbakır Cezaevi’nde bize yaşattıkları duyguları düşünüyordum da: Nefret, cesaret, öfke ve hasret… Sonra tiksinme, keder, o ‘inkâr gelinmez’ yiğitlik… Sonra umut, coşku, kaygı ve sabır. Ne çok insanlık halleri bir arada değil mi?

     Zorbalık ve şovenizm oldukça, nice insan da karşısında olacak onun.İşte ben bu savruluşlarda yazmaya koyuldum, yazmaya tutundum. Yazmasam belki bir çılgınlık yapardım...İlk yıllar bir deşarj olanağı kıldım şiiri.O günden bugüne, dur duraksız yazıyorum ve önce dergilerle, sonra kitaplarla okuruna ulaşıyor yazdıklarım.

      Ben bir kuşağın acılarından ve savruluşlarından da kendimce damıttıklarımı bir gün yazıp yayımlatacağımı hiç düşünmemiştim. Yazmak için yaşamamıştım, ama yaşama tutunmak için yazmıştım, duyarlılığımı paylaşmak için.

    “Bronşlarına tükürecek çığlıklar/ Kuş ve korna sesleri olacak dışarda(…)” diye süren şarkıdaki sözler, önce benim yaşadıklarımdı; yaşadım ve yazdım. ‘Bronşlarına tükürecek çığlıklar’ denilirken, vokalin müzik eşliğinde attığı sembolik çığlık, benim çığlığım değildi artık; yazılanın içerdiği ile özdeşleşen binlerce insanın trajedisi bu dizelerimle ifade buluyorsa, yukarıda tanımladığım duyguların savrulup harmanlandığı yerde verilen söz de yerini bulmuş demektir.Burada yazılan, yazanın değil, onunla özdeşleşenindi artık.

 

                          KAN MEVSİMİYDİ; DİYARBAKIR’DI…

                           

     Faşizm ne mi? Biraz da çocukluğumda bir babanın Türkiye geneli. Bu yüzden erken tanıdık sopalarla öptürülen her eli…   

    Sesine tükürdüler; donunu soyup karşında güldüler senin… Aşklarına küfrettiler ve bütün beyazlarını kirlettiler. Bütün beyazlarını!

    Hayat hiç o kadar cehennem değildi kan mevsiminden önce. Korktukça korkuttu cellat, korktukça!

     Kar değil, kan mevsimiydi, Diyarbakır’dı… Biz de o Eylül gibi düşmüştük kışların, kanların kapısına, Eylül gibi…

 

    /Bakarsın bütün çocukları susmuş yeryüzünün

     Ayak sesleri duyulur

     Sen koyverme kendini

      Ölümün ötesi bir puslu yoldur…/

                           

     Eylül… O ölüm evinde… Çırılçıplaktın yerde. Çırılçıplak! Uyumak yasaktı sana günlerce, günlerce… Sonra dudaklarına abandın dişlerinle. Etini kanattın, ama daldın ya üçüncü günde, iri potinlar çömeldi üstüne. İrkilip uyandın, şaşırdın: ‘Hani evim?’, ‘Neredeyim?’ diye… Sonra bir daha, bir daha uyandın potinler ve küfürlerle; buz kesmiş betonu ısıttın çıplak etinle, çarmıhlarda  iri çığlıklar sundun geceye…Dudağını kanattın dişlerinle, yüreğini kanattın da, karartmadın… Sonra gözlerin açıldı; dilin değil, gözlerin sadece…

 

   /Bakarsın ölüm bir öpüştür gelir

    Tadarsın

    Adın rüzgârlarda kalır…/

 

    Dışarıda rüzgâr. Gün ışığı ve rüzgâr, ay ışığı ve rüzgâr. İçerde kan, kir ve irin! Küfür, çığlık ve tabut. Cop, açlık ve beton. Bakır tel, karanlık ve onurun bir de… Onurun… O en beyaz insan yanın!

    (Sonra geceye yarasalar tünedi. Yüreğine maviler, aşklar, dağlara şarkılar tünedi yine… Binlerce kurşuna hedef bir gövdenin bir hücresiydin. Ne olurdu ki gövdeye? Hem ne oldu hücreye?Sen iyisin, daha iyisin ve hayat, gül kokulu bir sağanak yine…)

   *

    Hani her akşam ve o uzun geceler boyu döşekleri yolunmuş çıplak ranzalarda elleri ve sesleri ovuştura ovuştura beklemek… Beklemek… “Ne beklemek?” diyordum orada: “Bu ne beklemek?”

– Gelecek olanı.

– Ne gelecek?

– Ne gelecekse onu beklemekti, sonra ne gelecekse…

   Sabah gelirdi sonra salına salına. Sonra bir daha sabah beklerdik, bir daha, bir daha; ne açtık, doymazdık sabahlara…

   *

    Bütün koğuş ellerinizin coplanmaktan patladığı ve çığlıklarınızın Direkhane semti varoşlarına paramparça dağıldığı bir gece, bulaşık yıkama sırası bendeydi.Güldüm...

    Dedim: “–Bulaşıkları gece mi yıkayacak arkadaşlar? Gecenin elleri var mı?”

    Gecenin elleri yoktu, yoktu ve hiçbir şeyi kurtaramadı!

    Orada bütün sınavlar kazanmak içindi, bütün özlemler bitmek, bütün gözyaşları ağlamak, bütün şarkılar söylemek içindi…Ama biz, puan kaybediyorduk ölüme karşı. İhanete, puştluğa karşı… Açlığa ve ölüme karşı puan kaybediyorduk ve yargıç yoktu!

     *

    İdam mahkûmu Reşit’i tanırsınız; onu tanımalısınız! O var ya, öleceği güne kadar dil çalıştı ranzasında; öleceğini unutmuş gibiydi, dalgındı, hep çalışıyordu. Bir sabah çağırdılar. Kalkıp giyindi, kokladı, kucakladı hepimizi. Tahliye olur gibiydi. Hücreye aldılar…Reşit’in idam kararının infaz edileceği gün benim de mahkemem vardı ve hakkımda “oy birliğiyle tahliye” kararı verilmişti; biliyordum ki o saatler Reşit’in idam kararı da infaz ediliyordu. Bu yüzden hakkımda verilen karara tükürdün! Etrafıma baktım, kimseler görmemişti; tükürdüğün kararı temiz sanıyorlardı…

    Ölmeden önce tam üç dil öğrenmişti Reşit. “Bir lisan bir insan”dı ya, bu yüzden ölüme kalabalık gitti…

      *

      Bir tanıksın sen… Tanık! Ölmeyi öldün, ölmeyi gördün, ölmeyi duydun!Kadınlar da öldüler o kanlı karanlıkta. Duydun seslerini ve ellerin kilitliydi. Sonra kalkıp gözbağını kaldırarak krem rengi boyalı cama vurdun kendini…

     Kaçıncı kattı orası? Düşsen ölür müydün? Bilmiyordun ve kalkıp cama vurdun kendini! Camın arkası demir parmaklıklardı; çarpıp geri düştüğünde potinler hınçla çiğnedi karnındaki kesiği…

     Yine o ses… Yine o ses, yine! Boğazını yırtarcasına bağırdın orada:

   – Öldürün beniiiiiiiiiii!

      Koşup geldiler. Şenlik saydılar sesini. Birden el çırpılıp oynanan bir yer oldu işkence evi:

   – Su gelen güldüür güldür / Geel de sen bizi öldüüür…

   – Öldürüüün beni!

   – Öldürürsen sen öldür.

   – Öldürüüüüüüüüüüüün!

   – Sen öldür, sen ha hah haaaaaaaaa!

     O an ölmek, ölebilmek ne muhteşemdi, anlıyor musun beni?

     O kanlı karanlıkta iğfal edilen kadın, sonra utançla vurmuş başını taş duvarlara ve rahminden kopmuş, yerini soran bebeğin kanı… Sarsılan iki beynin tuvalete tükürdüğü kan!Bedel miydi? 

                         Bir battaniyeye sarıp kaçırmışlar sonra koğuştan gizlice cesedini. O kadın kimdi?

     De ki yüreğin yıllarca nasıl kan tükürmezdi… O günler hep geceydi ve gecede yarasaların aç piçleri!

     Ölmek mi?

     Belki de bir bedeldi…

     *

     Bu yüzden sesin, şimdi yakılmış defterlerdeki.

     Sesin, o eski ölümlerde kan lekeleri.

 

     Çünkü ölüme vurdun. Ölerek vurdun! Sesin, fırtına sonrası karaya vuran cesetlerdeki. Sesin, o kanlı gömleklerdeki! Daha gülemiyorsun; gülsen, kurşunlar kovalayacak sanki gülüşlerini. Bundandır sen de yaşayan bir cinayetsin!Kim bulacak katiliniii?

    *

    Dışardasın şimdi ve aradan upuzun yıllar geçti. Unutmadı!

    Ama onlar unutmuşlardı sıradaki gelince. 

    Artık susarsak kurşunlar ortasında delik deşik bir ülke konuşur içimizde; sussak da, susmasak da gaspedilmiş bir ülke konuşur içimizde...

 

                                                              Yılmaz Odabaşı, 1991-Eylül Defterleri'nden

 

    

  

  Yazdır Facebook'ta Paylaş Arkadaşına Gönder YAZILARINDAN





      DUYURU




 

6 MAYIS'TA MALATYA BELEDİYESİ'NİN KİTAP FUARI İÇİN MALATYA'DA OLACAĞIM (SAAT:14.00)

 

 12 MAYIS CUMARTESİ KIZILTEPE KAMPÜS KİTABEVİ,(SAAT:14.00)

 

13 MAYIS PAZAR NUSAYBİN HALİKARNAS KİTABEVİ, (SAAT:14.00)



14 MAYIS PAZARTSİ SEYR-İ MESEL MARDİN, (SAAT:20.00)

 

 

Uzun süredir yeni basımlarını yaptırmadığım ve okurun vefayla- ısrarla aramaktan caymadığı yeni baskılar yayınlanıp raflarda yerlerini aldıktan sonra, yeni kitaplarım 2012 yılı içinde sırasıyla yayınlanacaktır. Bilginize sunar, selam ederim...(Y.O.)





































      MULTİMEDYA



      GALERİ




   KENDİ SESİNDEN ŞİİRLERİ