VAKTİDİR...


Güler YILDIZ, 22 Eylül 2010, Özgür Politika
Bugünlerde 12 Eylül’ü konuşuyor, düşünüyor; o günleri kılcallarına dek hissetmiş olanlarla efkâra, derin kızgınlığa batıyoruz. Artık bir dosya numaramız var: 2010/605… Cezaevlerini dolduran binlerce insanın can yanığı, insanlık ağrısı hallerinin yanında bu dosya numarası bir tür “ohh” yaratsa da, insan yaşanmışlığını hangi rakamlarla ifade edebilir ki?
Şöyle bir geriye doğru yaylanma vaktidir… Elimizi vicdanımıza koyup, tüm sivri bakışlara teslim olmanın, yapılanların insanlık suçu olduğunun altını çizme vaktidir. Bunun yanında bir şeyin daha vaktidir: Yüzleşmenin… Başkasından yüzleşme isterken kendimizle de yüzleşmenin geldiğini hissetmenin ve konuşmanın zamanıdır.
"Kendi değerlerini tüketmeye ayarlı bir yıkım projesiyiz adeta.Hak etmeyenleri elinden tutup yüceltiyor, hak edenleri ise (ne de olsa bizimdir) halkın gözünde iki paralık ediyoruz..."
Günlük gazetesi Musa Anter Basın Ödülleri’ni dağıtmaya başlarken, Özgür Gündem geleneğinin sürdürümcüsü olan gazetelerin ve gazetecilerin adlarını, hikâyelerini anlatıyor ne zamandır. O yıllarda lise öğrencisiydim ve babama Cumhuriyet, kendime Özgür Gündem aldığım günlerdi. Her gün sokak ortasında öldürülen, faili meçhullere kurban giden gazetecilerin fotoğrafları basılıyordu birinci sayfadan. İçimi acıtan, kalbimi ağrıtan o bakışları kazıyarak belleğime koşar adım gidiyordum eve. “Anne Musa Anter de öldürülmüş!” şaşkınlığı hiç geçmedi bende… O dönemin haberleri, yazarları, gazetecileri… Bölgeden sakıncasız verilen her haberin takdirini öldürülerek alan bir gazete geleneği…
"Musa Anter ölmeseydi diyorum bazen, hakkını verebilir miydik acaba? Yaşasaydı da eğriye eğri deseydi, Ape Musa olur muydu hayatımızda?"
Süreç hızlı ilerliyor. Bir sona varmak için (!) insanlar düşünceleri ve siyasi iradeleri nedeniyle sokak ortasında önceden hazırlanmış senaryo gereği gerçekten vuruluyorlardı. Yaşları, konumları, durumları, duruşları birbirine denk olmayan ama artık “bir şey yapmalı” diyenlerdi vurulanlar. Kalbura konulup elenen hayatlar kurşunlara hedef olmaktan son anda kurtulanlardı ya da başka türlü kendini koruyabilenlerdi… O kadar çok isim var ki… Hepsi bir dönemin yetkilisi, yetki ellerinden alınır alınmaz da “di’li geçmiş hain hikâyesi” oluverdi. Bunu anlamak gerçekten zor... Nasıl bir politik mantığın aldığı karardı, kimse sorgulayamazdı. Halen de öyle gibi.
Ya da İsmail Beşikçi… Kim kıyabilir o zarif Kürt yoldaşına?(...)Teşekkürümüz onu horlamak, tehdit etmek oldu… Ya da yok saymaya yeltenmek… Biz onun kitaplarını el altından okuyarak farkındalığımıza kavuşmuştuk oysa değil mi?
Yılmaz Odabaşı’nı okudum bugün. Geçenlerde bahsi geçen yazı dizisinde kendisinden “ölüme meydan okuyan cesur, namuslu şair” diye söz edilmiş. Oysa diyor şair “ yeniden halkımın namuslu şairi ilan edilmiştim. Onların elindeydi yazgımız; isterlerse akşam uyurken hain, sabah uyandığımızda ise bir kahraman yapabiliyorlardı bizi.”
Hiç abartmadan “irkildim” diyebilirim. Zamana gömdüğümüz sözlerin, söylendiği andan itibaren söylenilen kişinin hayatında açtığı kara delik zamanla kapanmıyor, büyüyor. Ama sözün sahibi benzer sözleri çok söylemişliğinden belki unutuyor ve bir şey olmamış gibi has duygu ile yeni cümleler kurulabiliyor. Odabaşı “hain” iken nasıl “cesur ve namuslu şair”e terfi ettiğini merak ediyor haliyle.Bir özür dilenmiş miydi?
Senden özür dileriz ey şair, “Yalçın Küçük de tarihin aynasında duruyor sen de. Aradaki yedi farkı anlamak için detaylara gömülmek gerekmiyor aslında”, dendi mi mesela? Bir kuşak odabaşı şiirlerinden öğrenmedi mi Kürtlerin yaşamlarındaki yoksulluğu, acıyı, şiddeti ve travmayı? Aşk bu hayata bulaşmamışsa neye benzerdi ki tek başına?
Ya da İsmail Beşikçi… Kim kıyabilir o zarif Kürt yoldaşına? Kürt realitesini TC’nin gözüne sokmakla meşgul bir bilim insanı, inanmamış olsaydı eğer Kürtlerin varlık davasına, 17 yılını neden çıkarsındı hayatından? İskilipli bir adamın bağına komşu muydu Kürtler? Teşekkürümüz onu horlamak, tehdit etmek oldu… Ya da yok saymaya yeltenmek… Biz onun kitaplarını el altından okuyarak farkındalığımıza kavuşmuştuk oysa değil mi?
Musa Anter ölmeseydi diyorum bazen, hakkını verebilir miydik acaba? Yaşasaydı da eğriye eğri deseydi, Ape Musa olur muydu hayatımızda?
Kendi değerlerimizi tüketmeye ayarlı bir yıkım projesiyiz adeta. Hak etmeyenleri elinden tutup yüceltiyor, hak edenleri ise (ne de olsa bizimdir) halkın gözünde iki paralık ediyoruz. Bu davaya inanmışlığını sonuna dek koruyan ve davayla yaşlanan 20 isim sayamıyor oluşum ne kötü. Oysa 20 yıllık bir ağrısı var gözümüzde ve her yıla bir kahraman yaratacak bellek dahi kalmamış bizde.
Vaktidir aynada kendimizi soyup yeniden doğurmanın…
----------------------------------------------------------------------------------
Bu yazı 22 Eylül 2010 tarihinde Özgür Politika Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Bu yazıyla ilgili olarak bkz.: http://www.yilmazodabasi.com.tr/yazi-219-GuNLuK-Gazetesine-Acik-Mektup-ve-Bir-oZGuR-GuNDEM-Hikayesi-.html
|