Bir şiirin öyküsü MARTILARLA RANDEVU | YILMAZ ODABAŞI WEB SİTESİ


   Bir şiirin öyküsü MARTILARLA RANDEVU
      04.10.2010 tarihinde yazılmış ve 2268 kere okunmuş.

  Bir şiirin öyküsü:

 MARTILARLA RANDEVU                                         

                                                              YILMAZ ODABAŞI

         

      1980'li yıllarda birkaç kez Tatvan’dan Van’a feribotla yolculuk yapmış, Van Gölü’nün aydınlık gökyüzüyle sarmaş dolaş maviliğiyle adeta büyülenmiştim; yirmili yaşlarımdaki o yolculuklarda, kendimi o gölün henüz kirletilmemiş suları, kıyıları kadar temiz ve dingin hissettiğimi; o feribotun güvertesinde alnımı rüzgârlara yasladığımda ayaklarımın düpedüz yerden kesildiğini hiç unutmuyorum...

 

 O sıkıyönetim günleri Diyarbakır’dan yola çıkıp, tankları, devriye minibüslerini, felaket haberlerini, feodalitenin basıncını, yoksulluğumu ve peşimde dolanıp duran “siviller”i kendimce atlatıp Tatvan’da “İşletme Otel”de bir gece kalıyor, bir sonraki gün Van Feribot’una bindiğimde, sıkıntılarımdan bir süre için de olsa uzaklaşabildiğimi görebilmek, gelecekte hayatın -belki- böyle de yaşanabileceğine dair umudumu besliyor ve kendimi o feribotta o mavi sulara, ak köpüklere ve rüzgârlara bırakarak o gergin sürece ait yazgımı bir an olsun unutuyordum…

       

     Sonraki yıllarda Bursa’dan yola çıkıp, Yalova’dan feribotla İstanbul’a yolculuk yapmayı da, belki bana Tatvan’dan Van’a yaptığım o feribot yolculuklarını anımsattığı için çok sevmiştim.

 

      1 Mayıs 1999’da "düşünce suçu" mahkûmiyetimden Bursa E Tipi Cezaevi’de on günü revirde, kırk gün de tek kişilik bir hücrede geçen elli günün ardından, bir kez daha geride kötü geçmiş günler bırakarak bileğimde kelepçeler ve refakatimde dört jandarmayla bir askeri ring aracıyla Bursa’dan Tekirdağ’ın Saray ilçesi kapalı cezaevine sevk ediliyordum.

     

     "Düşünce suçları"ndan mahkum olanların kalabileceği herhangi bir koğuş bulunmadığı için, dönemin Bursa Cumhuriyet Başsavcısı Emin Özler, beni bir ilçe cezaevine sevk etmek yerine, ille de tek kişilik bir hücrede yatırmaya ahdetmişti.Yedi ay hapis cezası için, seri cinayet-tecavüz vb. suçlardan yirmi ila otuz yıla mahkum insanlarla veya koğuşlarda olay çıkarıp hücrelere atılan psikopat mahkumlarla aynı koridordaki hücrelere konulmuştum.Gardiyanlar beni o mahkumlardan, mahkumlar da beni kendilerinden biri sanıyorlardı(!)

 

     Sevk edileceğim günün sabahı, dört gün süren tek kişilik bir ölüm orucundan henüz çıkmıştım; bitkindim, dağınıktım ve kırk gün boyunca hücreme getirilen bir kova soğuk suyla ve hiç köpürmeyen bir sabunla Mart ayının ayazında yıkandığımı saymazsak, yıkanamamıştım.Biliyordum ki bu dünyaya ve insanlığa karşı kalbim temizdi, fakat hücrede susuz bırakıldığım için o günler bedenim pisti... 

     

     Bitkindim, dağınıktım, pistim, buruktum, şairdim, mahkumdum ve suçum, Ankara DGM Heyetine ve başkanı Orhan Karadeniz'e:"Sizinle aynı çağda ve aynı ülkede yaşamaktan utanç duyuyorum!" demiş olmamdı.Suçum, utanmaktı!Bu yüzden "mahkeme asayişini bozmak ve heyete hakaret!" suçundan yedi ay hapis cezasına çarptırılmış, bu mahkumiyetin elli küsur gününu Bursa E Tipi cezaevi'nde yatmış ve nihayet kalan cezayı tamamlamak üzere bir ilçe cezaevine sevk ediliyordum.

      

      O sıcak ilk Mayıs gününde baharın gülücüğüne uzak, Bursa-Tekirdağ güzergâhında ilerlerken, ring aracının arkasında karanlık ve havasız bölümde bileklerimde kelepçelerle bir insandan çok paketlenmiş bir eşyayı andırıyordum. Aracın arkasında, tahta bir bankta oturduğum bölümü tel örgülerle ayıran giriş kısmında uzun silahlarını sımsıkı kavramış jandarmalar kendi aralarında konuşup küfürleşiyor, arada bir bana da tedirgin, kaçamak bakışlar fırlatıyorlardı. Dışarıdaki aydınlık gün, ring aracının içindeki karanlığa ışığı yansıtmıyor ve o daracık alanda askerlerin postalları da leş gibi kokuyordu...

 

   Yola çıkmadan önce, adli suçlardan mahkûm bitişik hücrelerde kalan ve yüzlerimizi göremediğimiz için mazgaldan birbirimize ayna tutarak konuşabildiğim bazı hücre komşularım, tecrübeleriyle, görevli astsubaya bir miktar para verirsem, yolculuk süresince kelepçelerimin açılacağını, şoföre ve nöbetçi askerlere yemek ısmarlamam koşuluyla bir lokantada mola verebileceğimizi, hatta astsubayı “kafalarsam” (!) eğer, para karşılığı bir kulübeden bana telefon bile ettirebileceğini söylemiş, bunun bütün sevk yolculuklarında böyle yaşandığını sözlerine eklemişlerdi.

     

     Kırk gün ışıksız, havasız hücrede adeta küf tutmuştum; yargıtaydaki diğer dosyalarım da onaylanırsa eğer, üç yıl daha dışarıyı göremeyecektim. Mola verip, bir lokantada sadece on dakika oturup soluklanabilmek ve dışarıyı o sınırlı sürede de olsa yeniden hissedebilmek, temiz bir lavaboda yüzümü yıkayıp sevgilime telefonla bir sürpriz yapabilmek için, değil bir astsubay ve altı jandarmaya, param olsa belki o gün bir orduya bile yemek ısmarlayabilirdim... 

 

      Fakat ön tarafta, şoförün yanında oturan astsubayın aracımızı bir yerlerde durdurup bana yüzünü göstermesini boşuna bekledim; ring aracının arkasındaki o karanlıkta bileklerimi acıtan kelepçelerden kurtulmayı boşuna bekledim...

 

     Aracımız Yalova’da feribota girerek durdu; jandarmaların ikisi başımda nöbetçi kalıp diğerleri inerek kapıyı dışarıdan kapadılar. Feribotta bile aşağıya inemeyeceğimi anlayınca, jandarmalara komutanlarıyla görüşmek istediğimi söyledim. Biri haber verdi ve ring aracının kapısından başını içeriye uzatan astsubaya seslendim:

    

    “Bakın komutan ben kargo paketi değilim, bir insanım!” 


    “Tamam tamam! Feribottan inince uygun bir yerde arabayı durdurup tuvalet molası vereceğiz, tamam!”

 

    “Hayır, tuvalet değil kastettiğim! Bu feribotta kendimi denize atacak değilim, altı jandarmanın refakatinde bir yere kaçacak da değilim.Ben bir düşünce mahkûmuyum. Güvenmiyorsanız kelepçelerimi de çözmeden dışarıda biraz hava almamı sağlarsanız ...”


    “Mümkün değil. Mahkûmun suçu bizi hiç ilgilendirmez. Biz sadece aldığımız mahkûmu gideceği cezaevine teslim etmek mecburiyetindeyiz. Sizi çıkaramayız! Ama acıkmışsanız para verin askerler yiyecek bir şeyler alsınlar.”

 

    “Aç değilim; ama feribottan inince bir lokantada mola verebilirsek birlikte yemek yiyebiliriz...” 

 

    “Yasak olmasa yerdik, ama yasak!” 

 

    “Fakat sevk edilen bütün adli suçlulara güzergâhtaki lokantalarda yemek molası verildiğini biliyorum...” 


     Astsubay, birden yüzüme kaygıyla baktı; bir an düşünüp yeniden söze girdi: 

 

    “Onlara mola verilip verilmediğini şahsen bilmiyorum.Ama sizin sevkinizden önce savcı bey beni ve komutanımı odasına çağırıp, sizin bir yazar olduğunuzu, basından fotoğrafınızı çekmek isteyen gazeteciler olabileceğini, yani çok dikkatli götürmemizi ve yolculuğun sonuna kadar kesinlikle aşağıya indirilmemenizi emretti. Bana kalsa çıkar beraber otururuz, ne olacak yani, ama emir böyle!” diyerek ring aracının kapısını kapatıp yeniden o leş kokulu zifiri karanlıkta bıraktı beni... 

       

       Bir tecavüz ya da cinayet zanlısının pekâlâ yararlanabildiği küçük jestlerden bile, beni değil, asıl bir yazar kimliğini savcılık, bakanlık gibi resmi mercilerin uyarısı ve onayıyla men etmişlerdi."Şair" Ecevit hükümetiydi(!)

      

      Bir jandarma kapıyı aralayıp iki simit ve bir ayran getirdi; kelepçeli ellerimle poşeti bankın üzerine bırakıp, ring aracının küçük hava deliğinden dışarıyı izlemeye koyuldum.İnsanlar güverteye üşüşmüşlerdi... Denizin kışkırtıcı maviliğinde martılar coşkuyla uçuşuyorlardı.Türbanlı bir kadın çekirdek çitliyor, çocuklar koşuşturuyor, kızlı erkekli bir grup genç, aydınlık yüzleriyle güvertede fotoğraf çektiriyorlardı. O gençlerin biri belki de bir okurumdu.İnsanlar seyahat ettikleri araçlardan, otobüslerden inip diledikleri yerlere dağılmış, bir ben Yalova Topçular feribotunun içinde, ama dışında kalmıştım.Koca feribotta sadece ben dışarının geniş aydınlığından dışlanmıştım.

 

    Feribottaki insan kalabalığı, oracıktaki bir ring aracının küçük hava deliğinden dışarıya, bir şairin kendilerine nasıl da yakıcı bir özlemle baktığından habersizlerdi; hatta söz birliği etmiş gibi kimse dönüp bulunduğum araca bile bakmıyor, fakat ben, şair, orada bile aslında işimi yapıyor, yine hayatın ve insanın hallerine bakıyordum... 

       

      Güzel bir kadın, o esnada ring aracının önünde denize bakarak sigara içiyordu...“Kadınları da çok özledim” diyerek, kendimle ve beni hiçbir zaman işitemeyecek o kadınla gizli, sessiz sedasız bir sohbete koyuldum: 

 

   “Size hiç kırgın değilim denize bakan kadın...Devlet erkekti, feodalizm erkekti, ‘uzat leyn ellerini kelepçe takacağız’ diyenler, beni çarmıhlara gerenler hep erkeklerdi. Bana bu dünyada hiçbir kadın işkence yapmadı, Sivas’taki dostlarımızı yakan yobaz kalabalığında da tek bir kadın görmemiştim, İkinci Dünya Savaşı’nı da kadınlar başlatmadı...Anam dahil, sizden hep şefkat, sevgi gördüm; bana hep coşkular, büyük depremler yaşattınız, bana aşk şiirleri yazdırdınız..Sizler bu dünyanın nazenin çiçeklerisiniz denize bakan kadın; yapraklarınızı okşamak ve vazolarınıza su dökmek gerekir...Size, denize bakan kadın ve martılara hiç kırgın değilim...” 

 

    Bulunduğumuz feribot, üzerinde uçuşan martılarla adeta yarışarak ve geçtiği yerlerde ak köpükler bırakarak ilerliyordu... Bir an martılara baktım, selam verdim, ama almadılar, aldırmadılar… “Martılar ancak özgürlüğü duyarlar, martılar özgürlüğü duyarlar!” dedim ve fısıldadım: 

 

    “Martılar, aç çocukları mavi suların, ben de bir zaman görünürdüm size güvertelerden...Biliyorum, sevmediniz oturduğum karanlığı, kelepçelerimi sevmediniz.Ama bir gün yine burada sizinle kelepçesiz bir randevum olsun, söz olsun içeride geberip gitmezsem eğer, gelip yine burada bulacağım sizi. Sizinle ve mavi sularınızla zamana kesilmiş bir randevumuz olsun; bir gün diyorum, bir gün yine burada mutlaka görüşmek üzere martılar, aç martılar, bembeyaz kanatlılar, benim serseri kardeşlerim!” 

 

      Daha sonra konulduğum Tekirdağ Saray Kapalı Cezaevi’nin siyasi koğuşunda, martılarla randevumdan söz eden bu şiiri yazdım.Daha önce Bursa E Tipi Cezaevi'nde hücrede yazdıklarımı da "Martılarla Randevu" adını verdiğim bu şiire bölümler halinde ekledim.Sonraki yıl yayımlanan “Ey Hayat” adlı şiir kitabımda da yer alan bu uzun şiirimde: “Oysa dünya ne geniş, koğuşum dardı/Bıraksalar martılarla randevum vardı,” diyordum.(Bu şiirin iki bölümü Edip Akbayram, bir bölümü de Ahmet Kaya tarafından yorumlandı ve albümlerinde yer aldı.) 

   

    Haziran 1999’da hiç ummadığım biçimde “Basın Suçlarına Erteleme Yasası” çıkınca, yalnız yatmakta olduğum cezanın kalan iki ayından değil, yargıtayda birer birer onanan bütün düşünce mahkûmiyetlerimden de üç yıl “şartlı” tahliye edildim... Aynı suçları üç yıl içinde yeniden işlersem, ertelenen cezalarımı da öncekilerle birlikte yatıracaklardı. 

    

    Salıverilmiştim!Martılara randevu vermemin üzerinden bir ay kadar geçmişti.Aynı günler Bursa’ya bir imza ve söyleşi için gittiğimde, upuzun kuyruklardaki vefa ile moral bulup, sonraki sabah İstanbul’a gitmek üzere tek başıma yola çıktım.Tek başıma gitmeyi yeğlemiştim; çünkü randevu, sadece benim randevumdu...

 

      Otobüsümüz Yalova’da feribota girince indim. Kollarımı sallayarak ve göğe bakarak yavaş yavaş ikinci katta rüzgârın çok, insanın az olduğu güverteye geçtim. Bir sigara yakarak denizin ve göğün masmavi fonunda kavisler çizerek uçuşan martılara bakarak buruk buruk gülümseyip “merhaba” dedim:

 

     “Merhaba martılar, benim serseri kardeşlerim! Size geleceğimi söylemiştim, işte geldim. Randevuma geldim!” 

 

     Martılar darmadağınık uçuşuyorlardı; serseri oldukları için de şaire, randevuya saygısızdılar. Yeniden fısıldadım: “Çömelseydiniz, bir konuşsaydık be çocuklar!” 

      

       İşte o an, hiç ummadığım bir şey oldu. Birkaçı hariç onlarca martı birden denizin yüzeyine dizilip yüzleri bana dönük dağınık bir sıra oluşturdular. Bir an gözlerime inanamadım! Şaşkın şaşkın bakınırken, o an telefonuma sinyal sesi ile yazılı bir mesaj geldi, açıp okudum: 

 

     “Sayın abonemiz, ödenmemiş bir adet faturanız bulunmaktadır. İki iş günü içinde borcunuzu ödemezseniz, telefonunuz görüşmeye kapatılacaktır...”

 
    Şimdi siz, bu mesajı okuduktan sonra nereye isterseniz oraya küfredin; ben de okurken etmiştim zaten...

 

     O gün İstanbul’a vardığımda, “Martılarla Randevu” adlı şiirimin, Edip Akbayram’ın “İlk Günkü Gibi” adlı yeni albümü için bestelenip okunduğunu Onur Akın'dan öğrendim.Martılarla Randevumu sabote edenlere bir misilleme olur diye de çok sevindim...

 

     O akşam İstanbul’da, sağanak yağmurda özgürlüğün tadını çıkara çıkara sırılsıklam yürürken, Cemal Süreya’ nın anısı dedi ki:

 

    “Biz yarışı kaybettikten sonra da koşan atlarız...”

 

     Ben de dedim ki ona, üzülme sen, biz şairiz bu puştları haklarız..."

      --------------------------------------------- 

      Not:Bu yazıyı yazdığım ve bir günlük gazetenin pazar ekinde yayınlandığı günün sabahı, denize on km. kadar uzak ve civarında kargalar, serçeler, güvercinler, sakalar ve baykuşlar vb. dışında hiçbir kuş türüne uzun yıllardır rastlanmayan evimin çatısında o sabah yüzlerce martının ucuştuğuna tanık olduk...Gazetenin bayiilerde satıldığı o gün boyunca aracıma bile yüzlerce martı -teşekkür eder gibi- eşlik ederek iki  km. kadar mesafede etrafımda uçuşarak bana refakat ettiler.Sonraki günler, sonraki aylar, yıllar ise yaşadığım evin civarında  bir tek martıya bile bir daha rastlanmadı...

 

  

  Yazdır Facebook'ta Paylaş Arkadaşına Gönder YAZILARINDAN





      DUYURU

ŞARKISI BEYAZ


3. Baskısı çıktı!
(Roman, 265 sayfa-Nemesis Yayıncılık)



KONUŞSAM SESSİZLİK GİTSEM AYRILIK


5.Baskısı çıktı!
(Bütün şiirleri:1.kitap/120 S.-Nemesis Yayıncılık)


FERİDE


13.Baskısı çıktı!
(Bütün şiirleri 2. kitap/96.s.-Nemesis Yayıncılık)



 



Uzun süredir yeni basımlarını yaptırmadığım ve okurun ısrarla aramaktan caymadığı yeni baskılar yayınlanıp raflarda yerlerini aldıktan sonra, yeni kitaplarım 2012 yılı içinde sırasıyla yayınlanacaktır. Bilginize sunar, selam ederim...(Y.O.)


      MULTİMEDYA



      GALERİ




   KENDİ SESİNDEN ŞİİRLERİ