|
AÇIK PUSULA/Notlar:
ŞAİR, DİL, İKTİDAR, DEVLET, MODERNİZM VE KÖTÜLÜK HK.
"Modernizmin tahribatı, bu anlamda oluşturduğu etik enkaz ve başarısızlığı ortadadır.Nietzsche’ye göre modernliğin kaderi nihilizmdir.Çünkü ahlak, modern dünyanın gasp ettiği bir şeydir..."

YILMAZ ODABAŞI
EDEBİYAT ORTAMI:Bu, bizim seçmediğimiz bir edebiyat ortamı; adalet duygusunu, entelektüel vicdanını yitirmiş, son derece sevgisiz bir ortam.Bu ortamı mutlaka terk etmemi gerektiren nedenler, kalmamı gerektiren nedenleri de oluşturuyor.Yani bu ortamdan gitmem gerektiği için kalıyorum…
Türkiye’de ‘edebiyat dünyası’ diye bir şey yok; sadece kuralları, kurumları, etik değerleri oluşmamış, birtakım statülerin muhafaza edildiği,okuru sürekli manipüle eden bir ‘edebiyat ortamı’ ve ilişkiler ağı var. İmtiyazlıları, zencileri, lobileri olan, bir de tekellere karşı olmak adına gariban tekkeleri kurarak çoğunluğu birbirilerinin kitaplarını tanıtan, birbirlerine ödüller veren, sunan irili ufaklı arkadaş grupları var. Evrenselliği sürekli telaffuz etmekten caymayan "nasyonal sol"cular, yani neofaşistler baskın çoğunluğu oluşturuyor.

ŞAİR VE İKTİDAR: Büyük bir şair olmak için büyük bir hayat yaşamak gerekir. Türkiye’de son yirmi beş ila otuz yılın şairleri, genellikle devletten maaş alarak ve küçük hayatlar yaşayarak büyük şiirler yazmaya çalıştılar.İstisnaları saymazsak, bilincini tinsel olarak özgürleştirmeyen memurdan şair çıkmadığı görülür.Yani konumu değil, kafası memurdan.
Bu ülkede devlet üniter bir yapıya kavuşmadıkça ve ülkede bu totaliter yapı, kültür, sanat ve edebiyat adamlarının işvereni konumunda oldukça, memuriyetten büyük deha, büyük şiir çıkmayacaktır. Çünkü her işin, her uğraşın kendine has kuralları ve ahlaki gereksinimleri vardır.Çoğu zaman başka işlerle, mesleklerle şairin özgürlük ihtiyacı ve etik ilkeleri çakışmaz.
Her türden iktidara karşı olmak gerekir.Hep severek okuduğum Fransız yazar Marguerite Duras, “İktidarın,’Dünya ve insanlık tarihinin daima mide bulandırıcı kısmını oluşturduğunu,” söyler.Çok benimsediğim bir tümcedir bu.Proletaryanın iktidarı dahil olmak üzere, her tür iktidara, insan unsuru üzerinde kurulan ve kurulması tasarlanan her tür hiyerarşi ve tahakküme karşıyım.
ŞAİR-DİL VE İKTİDAR:İktidarın ideolojik kodlarından biri, hatta en önemlisi dil’dir. Egemenin ideolojisi dil’le ifade bulur ve dil, bir iktidar aracıdır.Bu yüzden ‘resmi dil’vardır ve bu yüzden sömürgeciler, ilhak ettikleri toprakların önce dilini gasp ederler.
Dil ile hayatın kurulu düzenle sınırlandırılmış anlamı altüst edilebilmelidir, yazarken dilin kurulu düzeni altüst edilebilmelidir, düşünürken bilincin belirlenmiş sınırları altüst edilebilmelidir…Şairle iktidar ilişkisinin yarılma noktaları bunlardır.Aksi halde iktidarların yörüngesinde kalarak yazarlık ontolojisine ters düşeriz.Şair, verili olanı dil’de, düşünüşte de tersyüz edecek, kurumlara, iktidarlarlarla çatışacak, gerekirse bu yüzden yargılanacaktır.Şu da var ki, yargılayanlar, bizi kendi değer yargılarıyla yargılarlar.Bizi dışlayanlar, yadsıyanlar kendi değer yargılarıyla ve kendi ideolojik referanslarıyla bunu yaparlar. Bu yüzden muhalifler de kendi ortak dillerini, kendi değer yargılarını, sembollerini, dil ve figürlerini vb. oluştururlar.
İktidarlara karşı mazlumlar da sivil kültürel, düşünsel saçaklar oluştururmalı; müziği, sineması ve edebiyatıyla bir bütün olarak verili olanın karşısında kendi estetik, düşünsel mecralarını oluşturarak onu geliştirmelidirler.Bu Türkiye’de yeterince yapılmadı.Böyle bir ortak dil oluşturmada başarılı olunamadı.Bu dil, solculuk namına sadece "emek, sermaye, işçi sınıfı gibi" nakaratlarda dolaştı, güdük kaldı.
Herkes yüzünü merkezi iktidara çevirdi; taşrada çıkan dergiler, İstanbul dışında kurulan yayınevleri yaşatılamadı.Yerel medya ağı, yerel kültürel otonomlar oluşturulamayınca her şey merkezi iktidarın, basın ve yayın tekellerinin insafına bırakıldı (…)
Çingenelerden Budistlere,Yezidilerden Süryanilere, Vicdani redçilerden çevrecilere, nihilistlerden fahişelere, rockçulardan yeşillere, anarşistlerden feministlere, hatta Aborjinlere, transeksüellere vd. bütün farklı cinsel, etnik, siyasal kimliklere, farklı kültür ve yaşama biçimlerine vurgu yapamayan, onlarla empati kuramayan bir bakış açısı evrensel olamaz.Bütün ‘öteki” kimlikleri algılamayan, gerektiğinde telaffuz etmeyen bir muhalefet dili- istediği kadar sosyalizm, demokratlık desin- hep sığ ve/ya eksik kalacak, bu bakışın lokalliği de yine bu sistemin ve beslediği faşizmin başarısı olacaktır(…)

EKMEK EDEBİYATININ SONU :Sadece ekmek düşünen adamın edebiyatı olmaz. Çünkü sadece ekmek düşünen adamın büyük bir hayatı, büyük bir bilinci ve büyük bir algısı olmaz.Mağduriyetleri yüceltmek edebiyatı bitmiştir.Artık tek sahici kolektif kimlik sınıf kimliği de değildir.Toplumsal kimliklerin yeni sıçrama noktaları var. Yeni bakış açıları, yeni tartışmalar var.Mesela Derrida diye bir adam çıkıyor, dil ile kurulan paradigmayı altüst ediyor.Örneğin Yapısöküm kuramının kesinlikle anti Marksist olmadığını da söylüyor.Bizim bu adamların eski kuramları altüst eden tezlerini izleyip anlamamız, bu yeni felsefelerin şifrelerini çözmeye çalışmamız şart.
Ben eytişimsel özdekçiliğe; diyalektiğe-materyalist felsefeye inanıyorum.Modern Marksizmi ve ona dahil edilen Franfurt Okulu’nu izleyip, oradan bir sıçrama noktası, oradan yeni düşünsel, estetik ve ideolojik referenslar bulmamız gerekiyor. Klasik toplumculuk, Jdanovculuk , Plehanov’ların kuramları filan artık tatmin edici değil.Bugünü açıklamıyorlar.Ufkumuzu, poetikamızı şablonlara mahkum etmememiz gerekir. ‘Yaratıcı ihanet’ böyle bir şeydir(…)
  
Nietzsche Derrida Camus Sartre
Şimdi yeni bir çağdayız ve bu mirası, mevcut geleneği çağdaşa uyarlamak gibi bir yükümlülüğümüz var.Bunu yaparken değil, yapmak için çaba gösterirken elbette tarihsel materyalizmden yararlanılır, Derrida’dan, varoluşçuluktan yararlanılır.Danimarkalı Kierkgaard’ın tanrıya inanan varoluşçuluğu değil, ama Nietzsche ya da Satre ve Camus gibi büyük dehaların savunduğu ateist varoluşçu felsefeyi nasıl yok sayabiliriz?Ben bu büyük filozofları yaşamöyküleriyle birlikte kendime çok yakın buldum hep.Klasik toplumculuk düz anlamıyla Soysalist gerçekçilik bunların hepsini reddeder.
Şimdi modern dünyada birçok eski kuramı altüst eden gelişmeler var.Bunlara kayıtsız kalamayız.Bir yazı adamı da kendini sürekli aşarak okurunu yeniden oluşturmak zorundadır.Yaratıcı ihanet biraz da budur…

MODERNİZM VE ŞAİR:Modernizm, hem bir aşama ve imkan, ama ahlaka duyulan gereksinimi artıran hem de ahlakı imkansız kılan bir reel durum olarak yazgılarımıza çöreklenmiş ve bizleri işgal etmiş durumdadır.Modernizmin hem nesnesi hem öznesi olmakla kirleniyoruz. Kirlenmekten kurtulmanın olanağı kalmamıştır.(Artık "kirlenmeyen tek şey kir'dir./Y.O.)
Modernizmin tahribatı, bu anlamda oluşturduğu etik enkaz ve başarısızlığı ortadadır.Nietzsche’ye göre modernliğin kaderi nihilizmdir.Çünkü ahlak, modern dünyanın gasp ettiği bir şeydir…
Bugünü karşılayan, açıklayan yapıtlar yazabilmemiz için modernizmi çözümlemek zorundayız.Olumlamak değil, çözümlemek..Artık sadece geçmişi iyi anlamış olmak değil, modernitenin bıraktığı yerdeki yeni insanı, o insanın yeni dilini, itildiği trajik yalnızlığı, pazarın ahlakını, ahlaksızlığını, çokuluslu şirketleri, medya erkini vb. tümünü tanımak, anlamak zorundayız.
Anlamak, ama inanmamak ve hep şüphede durmak zorundayız.Bugünün her şeyi karşısında; kurumları, ilişkileri, sanatçı ve şair imgeleri, siyasası, medyası, her şeyi karşısında şüphede durmalıyız.Her kuruma, her imgeye, her ilişkiye şüpheyle bakmalıyız...Bu köle ahlakına, onun insana, etnik kimliklere, farklı yaşam kültürleri ve alanlarına yönelik manipülasyonuna, özetle modernizme hep eleştirel bir şüpheyle bakmalıyız.

ŞAİR VE KÖTÜLÜK: Şair, kötüdür; çünkü hayatın ve insanın hallerinin, gizlerinin örtüsünü aralar.Yüzleşmekten sakındıklarımızın itirafçısı, kendi ruhunun da ihbarcısıdır.Fakat sadece şairlerin, şizofrenlerin, filozofların cehennemle, kötülükle ve mutsuzlukla yüzleşmeye cesaretleri vardır.Cehennem ise suçun ve suçlunun adresidir; oraya ancak kötüler girebilir.Kötülük ise mühimdir.İyilerin dünyasına gerekir, denge unsurudur.
Kötüler ya da deliler ‘iyi yurttaş’ olamadıkları, dahası sayılmadıkları için ‘iyi insan’ da sayılmazlar.Genel kabule göre ‘iyi’ olmayan herkes kötüdür; muhalifler, asiler, fahişeler kötüdürler; aylaklar, aykırılar, bütün ötekiler ve şairler kötüdürler. Erasmus, ‘Deliliğe Övgü’de:”Yaşamda ancak deliliğe yakalanmış olana gerçek anlamda insan denilebilir,” diyor.
Şairler, gerçek anlamda hissederler ve bu çağda gerçek anlamda hissedenler, gerçek anlamda kötü ve gerçek anlamda delidirler.
Bu soruların yanıtını herkes için aramak gerekir.Bir yanıt, bazen bir tek yanıt aramak için-bile- kötü olmak gerekir."Kötü" olmaktan "ne anladığımız?"ise bir başka yazının konusu...
|