|
ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK:
GÜNEYDOĞU GAZETECİLİĞİ
YILMAZ ODABAŞI
"Zaten bir işi yaparken herkes asıl kendi vicdanında yargılanır; zaten o ıssız topraklarda kişinin kendi vicdanından daha hakiki bir tanık da yoktur. Üstelik habercilik gibi emeğinizin ve cüretinizin gündelik, tiner gibi uçucu olduğu bir mecrada özverilerinizin de aslında kendinizden başka hiç kimsede gerçek bir karşılığı yoktur..."
1985 ve ’94 yıllarını kapsayan Güneydoğu’da gazetecilik yıllarım, bilinçaltımda 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra en ağır, en travmatik darp izini oluşturuyor. Yüzlerce ceset fotoğrafı çektiğim, birçok dostumun, gazeteci arkadaşımın ölüm haberlerini ellerimle yazmak zorunda kaldığım o süreci anımsamak, kalbimde hep orta şiddette bir depreme neden olduğu için, bu konuda bir yazı yazmam önerildiğinde o kadar çok çağrışım ve anıyla yüz yüze kaldım ki, kurguladığım temaların sadece birini seçmekte güçlük çektim…
Çünkü anılarınız, acılarınız neyse siz de “o kadar”sınızdır; çünkü herkes ait olduğu yerden bakar dünyaya.Bizim de ait olduğumuz yer, sayısız trajedinin hızla yaşanıp bir o kadar da hızla tüketildiği o kan revan topraklardı; tanıktık, bu yüzden sorumluyduk. O yangını biz çıkarmamıştık, ama orada ne kadar ateş varsa o kadar kül’dük ve ne kadar tanıksak o kadar sorumluyduk.
Zaten bir işi yaparken herkes asıl kendi vicdanında yargılanır; zaten o ıssız topraklarda kişinin kendi vicdanından daha hakiki bir tanık da yoktur. Üstelik habercilik gibi emeğinizin ve cüretinizin gündelik, tiner gibi uçucu olduğu bir mecrada özverilerinizin de aslında kendinizden başka hiç kimsede gerçek bir karşılığı yoktur. Ödüller, yani o plaket tenekeler ise sadece içi boş gönendirmelerdir; yazgımız başkadır, dram başkadır.Yani arkasından onca yangının/ Cesur süvarileridir onlar/Alacakaranlıkta süren dramın...
BİR ANI: GAZETECİLİKTE İLK GÜNÜM

Gazeteci olarak izlediğim ilk haber, henüz on dokuz yaşımdayken 1981 yılı Aralık ayı Akajans adına Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri Mahkeme’sinde PKK Viranşehir-Ceylanpınar grubunun toplu yargılanması olmuştu. Pırıl pırıl giysilerim, uzamış saçlarımla basın mensuplarına ayrılan bölümde oturduğum o duruşma salonu, daha üç ay kadar önce benim dövüle sövüle, üç numara tıraşlı kafayla kelepçeli getirilerek yargılandığım salondu. Toplu yargılanmalarını izlediğim o salondaki bazı tutuklular ise koğuş arkadaşlarımdı.Evet, birkaç ay sonra aynı salonda “sanık” bölümünden “basın” bölümüne geçmiştim o gün.
Askeri yargıçların resmi giysileri ve apoletleriyle dizildiği, adım başı inzibat erlerinin nöbet tuttuğu, çevresi zırhlı araçlar ve silahlı nöbetçilerle korunan o duruşma salonuna alındığımda, heyecanımı sezdirmemeye çalışarak yargıçlar heyetinin hemen yanında bulunan ve üzerinde “Basın” yazılı olan ahşap masada bir süre kendimi teskin etmek için kalem-kağıt çıkarmakla oyalandım.
Sonra hafifçe başımı kaldırıp kasvetli yüzleri solgun, -tümü de duruşma öncesi cebren düzgün bir hizada oturtulmuş görünen ve böyle olduğu da tarafımdan pekala bilinen- tutukluları göz ucuyla incelemeye başladım.
Birden otuz kadar tutukludan oluşan o kalabalıkta koğuş arkadaşlarım Cebrail ve Osman’ı görünce heyecanlandım.Onlar ise beni fark etmemiş olmalılardı ki, tedirgin, mutsuz yüzleriyle iddianame okuyan yargıcı dinlemeyi sürdürüyorlardı.
Saçlarımın uzamasının, bıyıklarım, takım elbisem ve kravatımın görüşmediğimiz üç aylık evrede koğuş arkadaşlarımın beni bir çırpıda tanıyamayacakları kadar değiştirdiğini, göz göze geldiğimiz Osman’ın beni hiç fark etmeden yüzünü çevirmesiyle anlamıştım.
Hem beni tanımalarını ve o cehennemden birilerinin çıkıp onların yazgılarına tanıklık edebileceğine inanmalarını, onların orada büsbütün unutulmadıklarını bilmelerini istiyor, hem de tanınırsam yeniden tutuklanacağım endişesiyle bir yandan da tanınmak istemeyen bir ikilemi yaşıyordum.
Çok geçmeden, serinkanlılığımı korumaya çalışarak bir kez daha koğuş arkadaşlarımla göz göze geldiğimde, Cebrail’in ışıyan gözleriyle bana gülümsediğini fark edince, artık tanıdıklarını anlamış, “bari çok sezdirmese,” diye düşünerek ben de hafif bir tebessümle yetinmiştim.Ancak Cebrail, durmayıp yanındaki Osman’ı da bana dikkat etmesi için dürtmeye ve bana bakarak onun kulağına bir şeyler fısıldamaya başlayınca, salonda sinek uçsa duyulacak türden sessizlik bir savcının salonda yankılanan sert sesiyle bölünmüştü:
“Siz, orda ne konuşuyorsunuz?Bir daha ağzınızı açmayın.Burada iddianame okunuyor!”
Bu uyarıdan sonra Osman, dikkat kesilip bana bıyık altından gülümsemeye başlayınca, “tamam” diyorum: ”Bu askerler birazdan kim olduğumu anlayıp beni tutuklayacaklar.Bu gülümseyen bakışlar, biraz sonra yandığımın resmidir.Halbuki ne zor kurtulmuştum o felaket günlerden; şimdiyse kendi ayağımla geldim.Bir bedeli olacak bunun.Birazdan beni yine alıp o çarmıhlara gerecek ve yeniden sorup soruşturup o küf kokan hücrelere atacaklar işte!” diye kendi kendime söyleniyordum.

Artık biraz sonra tutuklanacağıma oldukça emin, yazgıma razı, sadece yargıcın susmasını bekliyorum.Yargıcın ne dediğini bile artık duymuyor, az sonra tutuklanacağımdan başka bir şey de düşünmüyorum zaten.
Zaten o sıkıyönetim yılları olur olmaz tutuklanıp işkence görmek için mahkeme kararı, demokratik ya da vicdani kriterler gerekmiyordu.Bir rütbesiz er ya da bir polis memuru, örneğin sırf tipinizden hoşlanmadığı için ya da kendisine dik dik baktığınız için bir insanı "şüpheli" diye alıp soruşturma süresi olan kırk beş gün kesintisiz nezaretti tutabiliyor, sonra da "suçun yokmuş" diye savcıya çıkarmadan bırakabiliyordu.
Üstelik izlediğim toplu yargılanmayı benden başka izleyen basın mensubu da yoktu. Aslında o kadar çok insan ve o kadar çok grup yargılanıyordu ki, o grubun yargılanmasının doğrusu bir haber değeri de yoktu.Bunu ben de biliyordum.Koğuş arkadaşlarımı merak etmiş, soyad zorunluluğu olduğu için bir tür açık görüşe gelmiştim(!) Bunu anlamış olarak da alacaklardır beni, bunları da bir bir soracaklardır diye düşünerek ben tedirgin beklemeyi sürdürüyorum.
Salonda bir teğmen, birkaç inzibat gözlerini benden hiç ayırmıyorlar.Bir an yüzümün yandığını hissediyorum.Tam tepemde, basına ayrılmış bölümün yarım metre gerisinde iki inzibat eri dikilmiş öylece duruyorlar.Herhalde bunlara seslenirler beni tutuklamaları için ve madem ki olan oldu, hiç olmazsa dönüp koğuş arkadaşlarım Cebrail ve Osman’a şöyle bir sımsıcak gülümseyeyim diyor, gülümsüyorum.
Derken yargıçlar iddianameyi okuyup bitiriyorlar.Sanıkların kimlik tespitine geçileceği sırada, oturduğum bankın tam karşısında iki silahlı inzibatın bir astsubay eşliğinde içeri girdiğini, astsubayın beraberindeki inzibat erlere benim oturduğum bankı onlara göstererek kapı girişinde beklemeye koyulduğunu görüyorum.
Silahlı iki inzibat eri bana doğru yürümeye başlayınca, artık kalp çarpıntılarım eşliğinde kalemi, kağıdı topluyor, Libitel fotoğraf makinemin kapağını kapatıp, akıbetimden kaçamayacağımı bilerek usulca ayağa kalkarak kendimi birazdan bileklerimde ışıltısını, soğukluğunu hissedeceğim kelepçelere hazırlıyorum.
İki inzibat eri gözlerimin ta içine baka baka yanaşıp, bulunduğum yerin bir metre ilerisinde duruyorlar.Ben oturamıyor, ama yargıçların dikkatini çekmemek için tam olarak kalkmıyorum da.Orada, saniyelerle sınırlı sürede arkamdaki inzibat erlerinin birinin beni dürtüp “kalk bakalım!” ya da “Uzat bileklerini” gibi bir komut bekliyorum; fakat çıldırtıcı bir sessizlik sürüyordu salonda.
Bu inzibatlar benimle neden konuşmuyor, neden omzuma dokunup dürtmüyor veya tam arkamda solukları böyle ensemdeyken hala neyi bekliyorlar? diye söylenirken, o an göz ucuyla sağıma, yarım metre kadar geriye baktığımda ne göreyim, iki inzibat eri yanı başımda duran diğer iki inzibat eriyle sadece nöbet değiştiriyorlar (!) Yanımdaki inzibat erleri de, yenileri gelince yürüyüp kapıdaki astsubayın yanına doğru gidiyorlar.
Ben ise ayakta, şaşkın öylece kalıyorum...O esnada yargıçlardan biri, ayağa kalkarak mahkeme salonundaki sükuneti bozduğumu ima eder gibi yüzüme dik dik bakarak soruyor:
“Neden kalktınız? Gidecek misiniz?”
“Hayır,” diyorum:”Gitmek için değil, öylesine kalktım; oturacağım, tekrar oturacağım…”
Korkum, önce bir şaşkınlığa, o şaşkınlık ise saniyeler geçtikçe yerini uçarı bir sevince bırakmıştı.
İşte gazetecilikte günümdü bu.Aradan upuzun yıllar geçmiş olsa da, ben o günü hiç unutmadım.Bu anımı da ilk kez bu yazımla paylaşıyorum.Aslında yazılmamış o kadar anı ve tanıklığımız var ki, belki de bu yüzden yazıyla serüvenimde fantastik kurgulara bir türlü sıra gelmiyor.
ARKASINDAN ONCA YANGININ
1980’lerden sonra bölge gazetecileri, ciddi siyasal dönüşümlerin, yangınların yaşandığı o zor evrelerde haberciliğe yalnız kalemlerini değil, hayatlarını yatırmışlardır.Bölge gazeteciliğine tanıklığımın sınırlı bir kesitini artık yeni basımı yaptırmadığım “Güneydoğu’da Gazeteci Olmak” adlı kitabımda( 1.Basım 1994, Kaynak Yayınları,3, Basım 2000, Alfa Yay.)yazmıştım.

O evrede yaptığımız onlarca manşet, kapak, flaş haber gibi; o yıllar cesetlerini omuzlarımızda, anılarını kalplerimizde taşımaya çalıştığımız gazeteci arkadaşlarımızın kalan ömürlerimize bir mühür gibi kazıdıkları siluetlerinin zamanın tortusuna giderek daha çok silikleşmesi gibi, o sürece tanıklığımızın bütün doneleri de yıllarla birlikte günlerin, gündemlerin uğultusunda kaybolup gitti.
1990’ların başında Halit Güngen’den Hafız Akdemir’e, Hüseyin Deniz’den İzzet Kezer’e, Mehmet Şenol'dan Namık Tarancı'ya onlarca meslektaşımızın genç ölümlerini, artık yakın çalışma arkadaşları dışında pek hatırlayan yok ; o şeridi silik yazı makinelerinde yazdığımız yüzlerce habere artık arşivlerde bile rastlanmıyor, o yılların orta şiddette deprem etkisi yaratan gündemleri de çoktan belleklerden silinip gitti…
Bu yüzden belki Güneydoğu gazeteciliği, anılarımın şimdi pek fazla hatırlamak istemediğim en hazin, en vefasız kesitini oluşturuyor.Bu yüzden bütün korkaklıklarımız ve kahramanlıklarımız sadece birer anıdır şimdi.Bu yüzden biliyorum ki katledilen gazetecilerin elleri, failleri bulunup yargı önüne çıkarılmadığı için hepimizin yakasında kalmıştır.
Bütün bu nedenlerle bölge gazeteciliğinin bir tür "öğrenilmiş çaresizlik” olduğunu düşünüyorum; merkez büroların yazı işleri karşısında, bölgedeki siyasal güçlerin ve feodalitenin kuşatmaları karşısında, onca yıkım, onca yangın ve ölümler karşısında her gün ceset fotoğrafları çekmekten, acımaktan ve giderek acı çeken yanlarını iğdiş edenlerin, insanlığa yakışmayan ne varsa kanıksandığı bir çaresizliğin de adıdır bölge gazeteciliği.
Çünkü orada herkes ölürken ölümünü, ölümün acısı ise aslında hep yaşayanlarındır.Ölümün acısı geride kalanlarındır.Çünkü ölüler hiçbir şey hissetmezlerdi; yokluklarının, bıraktığı boşlukların acısını, kapanmaz yarasını yaşayanlara, geride kalanlara bırakıp giderlerdi...

Şimdi İzzet Kezer’in ya da Namık Tarancı’nın oğullarının büyüdüğünü hiç görememiş olmasının acısını(ikisinin de çocukları vardı) hangi plaket-teneke dindirebilir ki? Çağan Irmak’ın yönettiği ”Babam ve Oğlum” adlı filmde bir diyalog şöyleydi:
”Yeni bir kaset çıkar dinlemeyebilirsin, yeni bir kitap çıkar okuyamayabilirsin; ama sen, sen oğlunun büyüyeceğini görmemek ne demektir bilir misin baba?”
Babalar ise -yani bir anlamda da yazı işleri de- bu soruyu pek ırgalamazlardı; çünkü onlar, oğullarının büyüdüklerini hep görmüşlerdi ve göreceklerdi de.Tıpkı hiçbir general oğlunun bölgede süren kıyamda, kıyamette namluların kuytu dağlarla öpüştüğü yerlerde hiç dolaşmadığı ve dolaşmayacağı gibi.Orada da bütün yük, benim kardeşlerimindi...
Bu yüzden bu soruyu, Namık Tarancı’nın anısı, Hüseyin Deniz’in anası veya Halit Güngen’in Aziz Nesin Vakfı’nda büyüyen kardeşi Süleyman da yeniden, hep yeniden sonsuza dek sorma hakkına sahipler:
”Siz, babanızın, ağabeyinizin yaşlandığını görmemek ve onu o genç çehresiyle belleğinize kazıyıp öylece bir geçmişin diprizinde bırakmak ne demektir bilir misiniz?”
Bilmezsiniz! Yaşayan herkes değil ağabeyinin, kardeşinin yaşlandığını bile pekala görmüştür çünkü...
Orada gazetecilik yaptığım yıllarda katledilen kardeşlerimin gözleri ömrümü hep izliyor.Ne onların gözleri beni izlemeyi unutuyor ne ben onların cesur ve çocuk gözlerini...Bilincime bir format atamayacağıma göre hep izleyecekler de!
Halen böglede bu uğraşı sürdürenlere genç kardeşlerime sonsuz sevgilerimi sunarak onlara şu dizelerimle seslenmek istiyorum:”Kederli bir süvari ol orda, sen orda!/Bıkma atını mahmuzlamaktan;/ bıkma bu puştlar panayırında/ berrak nehirler aramaktan./Yaslı bir kışa rehin düşse de günler/ Kalbindeki tomurcuğu bahara büyüt/ O tomurcuk düşlerinin yağmuruyla ıslansın./Islansın.../ Çünkü senin de bir ütopyan varsa:İnsansın!”
--------
Not:Bu yazı,"Mezopotamya'nın Medya Süvarileri" adlı( Ekrem Sunar'ın derlediği ve Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti'nin yayınladığı) kitap için yazılmıştır.Bölgede sıkıyönetim ve olaganüstü hal dönemleri gazetecilik yapanların anılarından oluşan bu kitabı kitapçılardan edinebilirsiniz.
|