|
BAZEN BİR YERE BAKMAMANIZ GEREKTİĞİNİ SÖYLERLER
YILMAZ ODABAŞI
"İşte bazen bakmamamız gerektiği söylenen bir yerlere baktığımızda, belki orada yasaklara değil de, asıl insanlığımıza bakmış oluruz biz.Size de bazen bir yerlere bakmamanız gerektiğini söylerler... Bunu hep söylerler.Fakat dönüp bir bakın...Bakın, belki yıllar sonra dönüp geriye baktığınızda siz de pişman olmayacaksınızdır..."
.bmp)
“Kurallar, yasaklar ve yasalar, çoğu zaman sadece kural, yasak ve yasa olduğu için yürürlüktedir”; ama derinizin altından benliğinize, ömrünüze giydirirler bunları… Önceleri vahşi kısraklar gibisinizdir; eyerlenmek, mahmuzlanmak katlanılmazdır ve kimse ömrünüze gardiyan olsun istemezsiniz.Ama ne gam, yadsırken bile bilincinize nakşedilir pek çok şey. Sonra bir bakarsınız ki kendinizin polisi, başkalarının gardiyanı olmuşsunuzdur.Giderek herkesin birbirini denetleyip gözetlediği ve başkaları tarafından yazılmış bir toplumsal reçetenin okunmaz harflerisinizdir artık. Artık ya birileri sizin hayatınızda mahkum ya da siz başkalarının hayatında gardiyansınızdır. Bu yüzden herkes bir diğeriyle yazar hikayesini.Bu yüzden herkesin yazgısı, bir diğerinin hikayesinin yanından veya içinden geçer… Bu oyunun bir yerine alır sizi hayat ve ya şah ya mat; bazen ya gardiyan ya da mahkumsunuzdur… Mazlumlar da koşullanmalarının, sınıfsal korkularının onları bıraktığı yerde birbirlerini denetleyip gözetler ve gündelik hayatta yasakları, kurallar adeta diğerlerinin gözüne sokarak birbirlerine bir yerlere bakmamaları gerektiğini öğütlerler; eğer tarifi bozarsanız, tarifsiz hale getirileceğinizi hep anımsatırlar size.Çünkü mütevazı korunaklarında yaşamlarını sürdürmelerinin tek koşulunun böyle yaşamak olduğu öğretilmiştir onlara… Bir zaman Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde yirmi yaşımda bir tutukluydum. ”Daha dün annemizin kollarında yaşarken”, birden hepimiz hapislik olmuş, koğuşları doldurmuştuk. 1981 kışını büyük bir bozgunun şiddeti ve şaşkınlığıyla bıçak gibi soğuk koğuşumuzda Apaçiler gibi battaniyelere sarılıp bit ayıklayarak ve mütemadiyen dayak yiyerek geçirmiştik.
 12 Eylül askeri darbesinin şiddetini iyice hissettirdiği aylardı.Baharla birlikte duruşmalar başlamış, üç numaralı tıraşlı kafalarımızla yirmi ila otuz insan yumurta sepetlerine dizilir gibi, dar, havasız ring araçlarında birbirimize kelepçelenip zincirlenerek Diyarbakır Kurdoğlu kışlasında askeri mahkemedeki duruşmalara götürülüyorduk. Duruşma salonuna kelepçelerimiz açılıp yan yana sanık taburelerine oturtulduğumuzda, bir subay tepemize dikilip bağırıyordu: ”Duruşma esnasında sağa, sola, geriye bakmak, kıpırdamak yasah. Uymayanlar mahkeme vukuatlı sayılacaktır, anlaşıldı mı leyn!” Sonra hukukçular, basın mensupları ve sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen izleyiciler içeri alınıyor ve uzayıp giden o duruşmalarda saatler boyu yüzümüze konan bir sineği bile kovamıyorduk. Mahkeme salonunun ışıklı, dar penceresinin bir ucunda bir yeşil dal, yaşadığımız onca cehenneme rağmen, dışarıda hayatın daha gürül gürül aktığının ve baharın bir kez daha geldiğinin tek kanıtı oluyordu…
.jpg) Anam, bütün bu yasaklardan bihaber, nizamiye kapılarında saatlerce bekledikten sonra duruşmaların izleyici bölümünde beni bir kez bile göremeden dönüp gittiğinden yakınıyor ve mektuplarında:”Kurban olam, mahkemede bir kere dönüp baksan, bir yüzünü görsem!” diye sitem ediyordu. Sonra görüş kabinlerinde çift cam, çift tel örgülerin arkasındaki ışık kırıntılarında birbirimizin yüzünü tam seçemediğimiz o sınırlı ziyaret dakikaları telaşlı bir sesle bağırıyordu: ”Duruşmalarda tam arkana bak, arkana, unutma, ben mahkemede tam arkanda oturuyorum, sakın unutmaa!”
 Ziyaret kabininde ise yanımda hep iki komando er ve ellerinde anamın hiç göremediği coplar… Duruşmalarda dönüp arkama bakamadığımı anlatamıyor, hiçbir şey konuşamıyor, ona yazamıyorum da; çünkü ne ziyaretlerde ne mektuplarda cezaevinden, mahkemelerden, özetle o koşullardan söz etmemiz yasaktı.Yazsam, biliyordum ki o mektuplar gönderilmeyeceklerdi. Anam bilmiyordu bütün bunları ve hep dönüp bakmayı unuttuğumu sanarak yeniden, yeniden uyarıyordu beni: ”Kadan alam, görüş yerinde seni bağrıma basasım geldi, kara gözlerinden öpesim geldi. Neden dönüp bir bakmıyorsun bana? Bir kere başını çevirsen, yüzünü görsem! Bu kadar hakkım yok mu oğlum?” Koğuştakilere, “Artık dönüp bakacağım,” diyorum; onlar ise: ”Sakın bakma!” diyorlar: ”Bakma, sakatlarlar seni! Direniş dedin mi daha büyük olmalı. Bir defa dönüp geriye bakmaya değmeli…” Yeni bir duruşmada, mahkemenin olanca ciddiyetinin ve rütbeleri birbirinin üzerine eklense birkaç general edecek mahkeme heyetinin, bir de tepemize birer adım aralıklarla dizilmiş inzibat erlerinin arasında birden -sanki hiçbir sorun yokmuş gibi- sımsıcak gözlerle dönüp baktım anama. Baktım ve acıyla, sevinçle karmakarışık gülümsedim…
 Eşarplı yüzündeki kasvet, birden çocuksu bir sevince dönüştü o an; ağlamaklı bir heyecanla o da bakıp bakıp gülümsedi bana…Tepemdeki inzibat eri salondakilere sezdirmeden fısıltıyla homurdandı bir süre: ”Iııhı, önüne bak, önüne, orrospu çocuğu, görürsün seen!” Artık mahkeme vukuatlıydım, dönüp yeniden, beş on saniye daha baktım. Mahkeme salonunun dar penceresindeki o bahar dalının camdaki ışıltıyla bize gülümsediği gibi gülümsedik birbirimize; o yasakların orta yerinde gözlerimizdeki parıltılar adeta değdi birbirine...Ben, onun o sınırsız şefkatine ve belki çocukluğumun en güzel anılarına, evimizde sobamız çıtırtılarla henüz tutuştuğunda, okula gitmek üzere mahmur uyandığım o sabahlarda onun o unutulmaz sevecenliğine sanki yeniden bakarken, yargıçlar ve tepemizdeki inzibat erleri, tedirginliklerini basın mensuplarına, hukukçulara sezdirmemeye çalışıyor ve bu yasağı böyle pervasızca ihlal edişimin hesabını duruşma çıkışı soracaklarını nasılsa biliyorlardı… İnzibatlar, o an için müdahale etmediler, ama duruşma bittiğinde bir astsubay, mahkeme için taktığım kravatı kavrayıp o kalabalıktan ayırdı beni.Birlikte yargılandığım arkadaşlarım kelepçelenip cezaevi ring aracına götürülürken, ben ise boş mideme, suratıma inen yumruklarla soluksuz yıldızlar sayıyordum.Sonra cezaevi ring aracının görevlilerine beni teslim ederken uyardılar: ”Bu puşt mahkeme vukuatlıdır.Cezaevinde gereği yapılsın…”
.jpg) Gereğini yaptılar da...Cezaevi iç güvenlik amiri yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’ın sadist teğmeni Osman, o uzun ve yarı aydınlık koridor boyunca bir yandan copluyor, bir yandan yanıbaşımda ağzındaki salyarla hırıldayan kurt köpeği "co" ile birlikte başımda dikilerek hınçla bağırıyordu: ”Sürüüün anasını s …ti ğimin çocuğuu, sürün ulaaaan!” Dışarıda bahar; benim on dokuz yaşım, devrim düşüm, o rutubetli koridorlarda toz yutan gençliğim sadist teğmen Osman’ın zulmü ve boş bir mideyle perişandı... Duruşma için giydiğim tertemiz giysiler, koridoru baştan sona birkaç kez silip süpürdü o gün. Koğuşa berbat halde döndüğümde, burnumdan akan birkaç damla kanın çenemden boynuma aktığını, sol gözümün altında bir çatlaktan da ayrıca hafif kan sızdığını gördüm lavabodaki aynada.(sol gözümün altındaki o çatlak, küçülmüş de olsa uzun yıllara rağmen durmaktadır...) Koğuştakilerin birkaçı ise çıkışıyordu:”Dışarı çıktığında onu nasılsa görecektin. Neden adamlara fırsat verip kendini bu hale düşürdün? Biz daha büyük direnişlere saklamalıyız biz kendimizi!” Onlar da bir yerlere bakmamam gerektiğini öğütlüyorlardı; çünkü onlar da -hem de mağdur ve muhalif konumda- başkaları tarafından yazılmış yasaklar reçetesinin okunmaz harfleri halindeydiler artık…
.jpg) O gün sular kesik olduğu için yıkayamadığım yüzümde koyulaşıp kuruyan kan izlerine aynada bakarken, pişman olup olmamam gerektiği konusunda sanırım net bir fikrim yoktu. Konunun bu boyutunu şimdi çok iyi hatırlamıyorum. Sonra yıllar geçti; yıllar da, acılar da zaten hep geçmek içindi.Ardından önce 12 Eylül, sonra anam hayatımdan ayrı ayrı çıkıp gittiler. Biri büyük bir öfkenin ve kırgınlığın, diğeri ise ömrümce tanıyabildiğim, hissedebildiğim en büyük şefkatin derin ve unutulmaz izlerini bıraktılar bilincime, anılarıma... O gün cezaevi koridorunda kirlenen elbiselerim de yıkandı, sonra eskidi ve atıldı muhtemelen. Yüzümdeki birkaç darp izi de beş on günde kapandı gitti... Şimdi, tam çeyrek yüzyılı aşan bir süre sonra dönüp geriye baktığımda, o dönem nizamiye kapılarında birçok travma yaşayıp uzun yıllar ruhsal tedavi gördükten sonra 1995’te yitirdiğim ve artık sadece fotoğraflarına bakabildiğim anama, yani dünyaya gelmeme sebep o mübarek insana karşı meğer o gün dönüp bir insan ve bir evlat oluşuma bakmışım ben.Asıl insanlığıma bakmışım... Orada üç beş tokattan sakınmamakla onun o sonsuz ve karşılıksız sevgisine belki o saniyelerle sınırlı sürede olsa da yakışmışım… Belki bu yüzden, şimdi bu yazıyı yazarken bir iç huzurla el sallıyorum anısına. El sallıyor, anamın ve çoğu kez kendi kahramanlık hikayelerimizin gölgesinde anmayı unuttuğumuz bütün 12 Eylül analarının mezar taşlarını bir bir öpüyorum… İşte bazen bakmamamız gerektiği söylenen bir yerlere baktığımızda, belki orada yasaklara değil de, asıl insanlığımıza bakmış oluruz biz... Size de bazen bir yerlere bakmamanız gerektiğini söylerler... Bunu hep söylerler. Fakat siz dönüp bir bakın...Bakın, belki yıllar sonra dönüp geriye baktığınızda, tıpkı benim gibi siz de pişman olmayacaksınızdır...
Eylül 2006, İstanbul |