İNSANIN EN BÜYÜK KORKUSU KENDİSİDİR | YILMAZ ODABAŞI WEB SİTESİ


   İNSANIN EN BÜYÜK KORKUSU KENDİSİDİR
      03.10.2009 tarihinde yazılmış ve 3068 kere okunmuş.

        İNSANIN EN BÜYÜK KORKUSU KENDİSİDİR

 

        YILMAZ ODABAŞI

 

       Psikanaliz, bir ergen çocuğun önce “baba”yı, yani kişiliği üzerindeki “ilk” totaliter baskı unsurunu yenerek benliğini oluşturabileceğini söyler.Bizim yazgılarımızda ise fizyolojik – psikolojik bir sürü “baba”nın cehaleti, şiddeti ve bu şiddetin bilinç ve benliklerimize açtığı kocaman gedikler vardı. Belki de bu yüzden kendimizi inşa çabamız, upuzun yıllara rağmen böyle yara bere içinde kaldı…
      
      Biz önce kendimizi yenmemizi kaçınılmaz kılan nesnel koşullarda biçimlendik. Bunu inkar etsek bile, pek çoğumuz o travmatik süreçlerin derin izlerini taşıyoruz… 
       Bizim yoksulluktan, yoksunluktan, kan ile revandan arta kalan yazgılarımızda birey oluş serüvenimiz, bizi yendiklerini hep hayvan gibi bağıran “baba”ların kuşatmasını zor yarmıştır…(Mahallemizdeki babalar, devlet baba, komutan baba, gardiyan baba, aşiretin babası vb. gibi; tümü beş para etmez baba figürleriyle işgaldi hayatlarımız.)
       Bir dönem hepsi de bizler için iri “korkular”dı; yıllar geçince, hepsinin aslında “korku”değil, birer “korkuluk”tan ibaret olduklarını anladık, ama ne gam, bunu anladığımızda otuzunu çoktan geçmiştik.
Sonra anladık ki, insanın en büyük korkusu kendisidir; kendini, zaaflarını ve bilinçaltı korkularını yenen, başkalarını da yener…
       Psikanaliz, bir ergen çocuğun önce “baba”yı, yani kişiliği üzerindeki “ilk” totaliter baskı unsurunu yenerek benliğini oluşturabileceğini söyler.Bizim yazgılarımızda ise fizyolojik-psikolojik bir sürü “baba”nın cehaleti, şiddeti ve bu şiddetin bilinç ve benliklerimize açtığı kocaman gedikler vardı. Belki de bu yüzden kendimizi inşa çabamız, upuzun yıllara rağmen böyle yara bere içinde kaldı…
       Onlar, öyle çok incittiler ki bizi, öyle çok yaktılar ki canımızı, belki bu yanık izlerinin bilincimizdeki sızısından, en küçük kıvılcımda bile ateşi görüp cehennemleri sezebilmeyi ve o cehennemlere sorular, öngörüler, kuşkular kolajlamayı erken öğrendik... 

     
       Sonra bizler de “yetişkin” olduk. Oysa olabildiğince "çocuk" ve olabildiğince “saf” kalmaya yaşam boyu ne çok ihtiyacımız vardı; bunu anlayan olmadı…Biraz da o “yetişkin”ler yüzünden masumiyetle göbek bağımız erken kesildi; belki bu yüzden erken büyümüş çocuklardık biz...
       Bir zaman on dokuz yaşımın Diyarbakır-Bağlar ikametgahlı korkularını, o korkuları bana sunanlara ait değil de, sanki henüz hayatla, ilişkilerle yeterince sınanmamış yaralı bilincime ait sanıyor, her Diyarbakırlı gibi ben de generallerden, polislerden, “devlet baba”dan korkuyordum; sonra evdeki babadan da. Çünkü onları sevecenlik namına değil, şiddetin heybetiyle tanımıştık biz.
       Diyarbakır, 1980’li yıllara kadar ortalama yüz elli bin nüfuslu bir kentti. Ben o varoşlarda haddimi bilmeden bir “şair adayı” olmaya kalkıp, bir de sicilimi bozup devletle, aşiret töreleriyle göbek bağımı erken koparınca, bu kez de bazı kurumlara, süreli yayınlara, editörlere biat etmek, (yani bu kez de onlara mürit olmak) dışında bir seçenek sunamamışım kendime; zira o yıllar olup bitene eleştirel bakabilecek bir algı ve seçiciliğe sahip değildim. O yıllara dönüp baktığımda, kendimden, yani o tipik bir varoş delikanlısının içinde bulunduğu koşullardan daha farklı tercihler beklediğim de söylenemez.
       Diyarbakır Askeri Cezaevi’nden salıverildiğimden sonraki ay, ilk şiirlerim Kasım 1981’de o dönemin Yeni Olgu, Oluşum ve Edebiyat 81 dergilerinde yayınlanmıştı. Bu üç dergiye gönderdiğim ilk şiirlerimin bir sonraki ay yayınlanması, beni sevinçten çıldırtmaya, bir şair adayı olmaya taammüden azmettirmeye yetmişti. Tabii o yıllar, şairler camiasının bir üyesi olmak, çok daha anlamlı görünüyordu bana…
       Ancak, ilk şiirlerimi yayınlayan o dergilerin ikisini gereği kadar “devrimci” olmadıklarını düşünüyor, bu yüzden aday şairliğimin bütün eforunu, sık sık toplumculuktan kapitalizm ve emperyalizminden söz eden Yeni Olgu dergisine yöneltmeyi daha anlamlı bularak o dergiye mektuplar,şiirler gönderiyor, o derginin yayın yönetmenin onurlu ve “sosyalist” duruşuna çok inanıyordum. O nasıl bir cüretti ki, sıkıyönetim yılları kimseler ağzını açmazken, açmış olanlar ise gözleri bağlanıp çarmıhlara götürülürken, o çıkmış “devrimci şiirin görevleri”nden, Marksist estetikten ve burjuvazinin toplumcu şiirimize ne tür entrikalar tasarladığından” filan söz ediyordu(!)

       
     Bu yüzden o günler hep o devrimci editörü düşünüyor, düşünmekle kalmayıp, arada bir rüyalarımda onu binlerce kitap arasında uzun, ak sakalıyla bana nasihat eden bir ermiş, bir bilge olarak görüyordum. O, yanında müritleri ile bazen bir Konfüçyüs, bazen bir Budist rahip kılığında rüyalarıma girip bana şefkatli, babacan bir sesle çıkışıyordu:
      ”Şiirini, burjuvazinin çıkarlarına alet etme!Halkının acılarını unutup devrimci şiirin onuruna gölge düşürmee!”
       O rüyalardan kan ter içinde uyanınca, bir bakıyordum ki on dokuz yaşımın gençlik masumiyetiyle rüyasında peygamber gören bir mümin gibi mest olmuşum…

       Biliyordum ki artık 12 Eylül karanlığında bu devrimci editörü görmem farz; gidip onun önünde eğilip feyiz alacağım.O, bana devrimci bir şair olup olamayacağımı muhakkak apaçık söyleyecekti.
       Eğer burjuvazinin toplumcu şiirimize yönelik stratejilerine alet olmak istemiyorsam onu bulmalıydım; üstelik anam da o günler bir daha “terörist”lik yapıp hapishanelere girmeyeyim diye aşiretten damızlık, -bıyıklı, sakallı- birtakım şişman kızlar bakıp duruyordu; benim devrimci şiire bir katkım olmayacaksa, o senden şair olmaz derse eğer, anamı dinler, evlenir otururdum bozuk sicilimle. Sonrası “1900 Efsanesi” filmindeki bir replik gibi:”Bir ev, bir kadın, birkaç çocuk ve hep aynı gökyüzünü gören bir ölüm yolu…”Yani evlilik...
       O yıllar sıradan her şiirsever gibi Nazım Hikmet, Ahmed Arif ve Özdemir Asaf dışında okuduğum, bildiğim şair de yok.Bir de okul kitaplarındakiler. Ayrıca hapishanede şiir diye, aylarca coplarla, kalaslarla dövüle dövüle onlarca marş ezberlemişiz.Yetmemiş, on kıta İstiklal Marşı’ndan girmiş, onuncu yıl nutku’ndan ve Çanakkale Boğazı’nın aynalı çarşışısından çıkmış ve her mısrası genç bedenlerimizde mosmor cop izleri bırakan o marşlarla aylar boyu “bakıp Türk’ün bayrağına” çırpınan Karadeniz’e kadar gitmişiz...
       Havalandırmada karda, yağmurda koşturulmaktan, coplanmaktan kabarıp moraran ellerime baka baka mide ülserim, on dokuz yaşım ve devrim düşümle hapiste bir bardak sıcak çayı, bir yolları, bir de anamı öyle çok özleyerek o marşları yüzlerce kez dövüle sövüle tekrarlamaktan beynim dumura uğramış adeta.

       Ben artık yeni sözler duymak, yeni şeyler yazmak ve yeni şarkılar söylemek istiyordum. Bu yüzden şiir yazacaktım, bu yüzden şair olacaktım ki o bozgunlarla hep alabora yıllarımızda doğacak yeni çocuklar, bir gün, belki 2000’li yıllarda (günlerin avlusuna yeni yeni indiklerinde) sevgililerinin gözlerine ışıltılı gözlerle bakarken okuyacakları yeni şeyler olsundu.Hayat, ruhunu ve masumiyetini kaybetmiş zalim generallerin, tüccarların dünyasında şiirle daha güzel, daha naif olsundu... 


       Bu da gidip üstadımı bulmak ve ondan feyiz almamdan geçiyordu (!) Onu bulacak, elini öpüp devrimci sanatın gerekleri konusunda bilgi alacaktım(!)Artık zamanı gelmişti bunun…
       1981 yılının Aralık ayının son günleri, kıt kanaat bütçemle Yeni Olgu Dergisi’nin yayın yönetmeni K.Ş.’a ulaşmak için Diyarbakır otogarından Ankara’ya Öz Diyarbakır Seyahat fiması otobüsüyle yola çıktığımda, uzun yıllardan beri ilk kez büyük bir kente gidiyordum.Derginin adresi ezberimdeydi; kalbim bir kuş yüreği gibi telaşla çarpıyordu…
       Şimdi dönüp geriye, o yıllara baktığımda bu saflığıma şaşırıyor ve kendimi Unkapanı İMÇ bloklarındaki odaların giriş kapısından firma patronlarına seslenen o saf ve “harbi” Anadolu çocuklarına benzetiyorum:
      “Hapisten yeni çıktım; türkücü olacam abey, bana bi gaset yapan mı?”
       Pek mi farklıydı? Ben ise o editöre:” Hapisten yeni çıktım, şair olmak istiyorum, benden şair olur mu!” demeye gidiyordum o kış günü sıkıyönetim  Diyarbarkır’ından Ergani ve Maden’e sıkı kimlik kontrolleriyle kıvrılıp giden yolda…
       Ankara’ya indiğimde, Kızılay’da mütevazı bir otele yerleştikten sonra, aradan geçen yirmi beş yıla rağmen unutmadığım o adresteki dergi bürosunu ararken, kendi kendime: “Konfüçyüs bile bu yürekli, yiğit devrimci editörün yanında kim oluyormuş ki!” diyorum: “Bizim Kürt solcuları daha Leninizmi, Kolhoz solhozları ve üç dünya teorisini tartışırken, bu adam ise devrimci şiirin teorisini, tarihini hatmetmiş. Ben bu adamın elini öpmez miyim!”
       Ankara Yenimahalle semtinde Ragıp Tüzün Caddesi’ndeki on numaralı işyerini buluyorum. Fakat yanlış adrese gelmiş olmalıyım ki, içeri girmemle bir evin banyosu kadar  dar odadaki masanın başında külhanbey görünümlü bir adam dik dik bakıyor yüzüme...Raflarda ise birkaç dosya, birkaç kitap.Adamın yanında benim yaşlarımda gençten biri dikilmiş, o da yüzüme bir taş kayıtsızlığıyla bakıyor.
       “Bu caddede başka bir on numaralı işyeri var mı?” diye soruyorum. Masada oturan kıvırcık saçlı, gömlek yaka düğmeleri açık, kara kuru ve asık yüzlü adam bana boş gözlerle bakıp, “cıık”dediğinde:
       ”Ben Yeni Olgu Dergisi’ni arıyordum. K.Ş. üstad ile görüşecektim,”dememle, elinde tespihi, açık gömlek düğmelerinin arasından göğüs kıllarının hizasında dek kaldırarak şakırdatan o meymenetsiz suratlı, otuz yaşlarındaki adam,”O benim o, nolcak, ne istiyorsun?”diye sormasın mı! O an kapıda heyecanla afallayarak bir an öylece kalıyorum…

       “Sizin için ben Diyarbakır’dan gelmiştim de, bugün geldim. Derginizde iki şiirim yayınlanmıştı.Sizi görmek, konuşmak için gelmiştim!” desem de, adam umursamaz, yüzüme dik dik bakıyor. Bakıyor ve “buyur, otur!” bile demiyor...
       Ben ise hayli feodalim; terbiye, kural çocuğuyum. Bir mekana giren misafire buyur denilip, “ne içersiniz?” diye sorulması gerektiğine kanun gibi inanmışım o yıllar.
       Alkol, nikotin ve küf kokan o basık, dar odada bir sigara yakıp yüzüme dik dik baktıktan sonra söze giriyor:
      “Diyarbakır’dan geldin haa!Sen Kürmanci misin?Otur bakiym,”diyor.
       Oturunca, ona bir yanıt vermeme fırsat vermeden:
“At bakiym şu masaya bi beşlik!”dediğinde:
      “Ne beşliği, anlamadım? Derginize abone olmuştum ben!” diye itiraz edecek oluyorum.
      “Abonelik ayrı bişey. Diyarbakır’dan buralara gelmişsin, e artık senden bi votka içecez işte.At şuraya bi beşlik bakiym, at, at!”
       Oysa o adamın bana Diyarbakır’ın o kan revan sıkıyönetim günlerini, Diyarbakır cezaevi’nde ölenleri ya daKürtlerin ahvalini filan soracağını umuyordum.On sekiz yaşında işkencelerden kırılıp dökülerek cezaevinden çıkmış bir delikanlının şiirle hayata tutunmayı yeğlemesini -hiç değilse- biraz olsun anlamlı bulacağını düşünüyordum …
       Orada utana sıkıla masaya bir beşlik atıyorum. Derginin yıllık abonelik ederi kadar bir ücreti hapisten çıkmış, işsiz büçtemle masaya bırakırken, sadece doğulu terbiyemle tartışmaya gerek duymuyor, hiçbir şey de söylemiyorum. Yanındaki delikanlı ise yanında hep muhafız gibi dikilmeyi sürdürüyor; adam parayı aldıktan sonra hiç konuşmayıp bir süre önündeki renkli gazetenin spor sayfalarına yöneliyor. Kısa süren o sessizlikten sonra sahte çıkan  Konfüçyüs
yeniden söze giriyor:
      “Senden bi votka parası aldık diye bozulmak yok ha! Belki haberin yoktur, ama dergimizde şiirleri yayınlanan birçok şair para ödüyor bize.Öyle bedava şiir yayınlatmak yok.Daha dün Adnan Yücel’den para aldık mesela, hepsi ödüyor!Ödeyeceksiniz tabii, var mı öyle, kolay mı şair olmak” dediğinde, yüzüne şaşkın, umarsız bakarak: “Neden?”diyorum:
       “Neden şiirimiz yayınlansın diye para ödemeliyiz?”
       “Sizi ben çıkarıyorum ortaya. Bu ülkede şiir okuyanlar, sizi bu dergiden tanımayacaklar mı?.Edebiyat tarihine geçerseniz, ilk bu dergide yazdığınız konuşulmayacak mı, hıı?” diyor.
       “Fakat benim Oluşum, Edebiyat 81 Dergilerinde de şiirlerim yayınlandı, onlara hiç para ödemedim” dediğimde kaşlarına çatıp, “devrimci eda”sını takınıp çıkışıyor:
       “Geç onları, onlar küçük burjuva dergiler, küçük burjuva! O dergilerle sizin şiirde hiçbir geleceğiniz olmaz.Bizim devrimci bir tavrımız var.Bak, devrimci şair Hasan Hüseyin bile bizde yazıyor!Bize düzenli bir ödeme yaparsan, her sayı tam sayfa şiirin girer, sen akıllı ol, bunu bir düşün, düşün!” diyor.
       “Düşüneyim,  ben size uğrarım,” diyerek kalktığımda elimi bile sıkmıyor; yanındaki yaşıtım delikanlı da aynı soğuk, sevgisiz ifadeyle “tamam” anlamında bana başını sallıyor sadece…Onun saçı sakalı darmadağınık, yüzü bile tam seçilemiyor. Öyle sevgisiz, öyle anlamsız, mimiksiz bakıyor ki, o an çok üşüdüğümü hissederek kendimi boğulurcasına dışarı atıyorum.
       Soğuk bir Ankara akşamı. Hava kararmak üzere. Yol boyu yürürken boğazımda hıçkırıklar düğümleniyor. Hani insanlardan utanmasam, kendimi orada, yağmur sularının oluşturduğu birikintilere atıp belki ağlayacağım…
       O an Ankara çok sahte bir kent gibi görünüyor bana; minibüsler, insanlar, ışıklı panolar, hepsi, hepsi koca birer yalan oluyor o an. Kolum kanadım kırılıyor ve belleğimdeki devasa Konfüçyüs imgesi, yol boyu her adımla biraz daha parçalanarak tuzla buz oluyor.Bu bir kabus olmalı, diye düşünüyorum...

       
       Sonra gidip yer ayırttığım üçüncü sınıf oteldeki yatağa bir külçe gibi yığılıyorum; o nazenin, genç kalbimin sızısıyla, işkencelerde bir kez bir damla gözyaşı akıtmamışken, gözpınarlarımdan akan yaşlara bir süre engel olamıyorum…
Acı başka, hüsran ise başka bir şey, orada bunu da fark ediyorum.
       “Aylardır rüyalarında gördüğün adam, senden bir votka parası alıp başından savdı işte, elini bile sıkmadı, elini!Sen bunca yolu bu adama bir votka parası vermek için mi geldin, sırf bunun için mi geldin?” diye kendi kendime sorular soruyorum. Tıpkı sonraki yıllar bir şiirimde yazdığım gibi:”Sesinde çığlıklar boğulur ama bağıramazsın!” gibi oluyorum.
       Yazının, insanın kişilik zaaflarını en çok kamufle edebildiği alanlardan biri olabildiğini o gün ilk kez anlıyordum…Beş para etmez ucube insanların şiir gibi zarif bir kulvarda editör sıfatı edinmiş adamlar da olabildiklerine o gün ilk kez, on dokuz yaşımda tanık oluyordum…
       Sonraki gün o büroya bir daha hiç uğramadan Diyarbakır’a dönüyor, o şaşkınlığın etkisini ise günlerce üzerimden atamıyorum. O dergiye daha önce gönderdiğim ve Mart 1982 tarihli sayısında yayınlanan üçüncü şiirimden sonra bir daha tek dize bile göndermiyorum.
       Fakat caymıyor, yazmayı sürdürüyorum.Çok değil, altı yedi yıl sonra dört kitap yayınlamış, ödüller almış ve artık birçok dergide şiirler yayınlatmıştım. Artık şiirlerimi severek okuduklarını söyleyen insanlarla  karşılaşıyordum. Dördüncü şiir kitabım, o yıl, -1989’da- Cem Yayınevi’nden çıkmıştı. Cem Yayınevi, o yıllar büyük ve çok saygın bir yayıneviydi.

       Yine o aylar hapisten yeni çıkan Nevzat çelik ve şair dostlarım Tuğrul Keskin, Salih Bolat ile Sivas’ta yakılan şairim, dostum Behçet Aysan’la “80’li Yıllarda Şiirin Sorunları” gibi konusu olan bir söyleşi için Ankara’ya davet edilmiştim.
       Ankara’da aynı mekanda oturduğumuz ve geçtiğimiz yıllarda genç yaşta yitirdiğimiz şair Adnan Satıcı’ya, bir ara benim için un ufak olmuş o sahte Konfüçyüs imgesini gülerek anlattığımda, o editörü Sakarya’da, kendisinin işaret parmağıyla gösterdiği tiyatro salonunda hemen gidip görebileceğimi söylemişti kahkahalarla.Orada ne yaptığını ise ısrarla söylememiş,"git, gör!"demişti. 
      Oradan kalkıp gitmiştim o tiyatroya; bir çocuk oyunu sahneleniyordu. Oyuncuların tümü at, eşek, köpek, ayı gibi hayvan kostümleri giymişlerdi.Benim sahte Konfüçyüs’ümü orada bir çocuğun ebeveyni ya da oyunun yönetmeni olarak bulacağımı sanırken, birden oyun bitti, perde kapandı ve oyuncular, çocuk izleyicilerin alkışları eşliğinde eğilerek kostümlerinin başlıklarını birer birer çıkarınca, birden afallayarak oturduğum koltuğa çakılıp kaldım! Benim Konfüçyüs'üm, ayı kostümünün başlığını sol eline alarak eğilmiş ve sahneden çocuk izleyicilere gülümsüyordu(!)
       O gün o kostümün ona çok yakıştığını düşünmedim diyemem…Daha sonra 1990’larda kanserden kaybettik onu; adını da bu yüzden burada yazmayı doğru bulmadım.Yazsam bile, o dönem o dergide yazan birkaç şair-yazar dışında bilen, hatırlayan da olmaz…

 

        Edebiyat dünyasında “erk” olduğunu bas bas bağıran adamlar hep vardı ve hep olacak...Bir anlamda “yazgı belirlediğini” savlayan o unsurların karşısında tıpkı bizim gençliğimizde yaptığımız gibi gibi mürit olmaya koşullanmış cemaat aklı ile değil, birey aklı ve duyarlığı ile yaklaşmayı başaranların, özgürce üretebilmeleri için en bariz engeli aşmış sayılacaklarına inanıyorum... 


       Sonra bu ülkede yıllar yılı gördüm ki, asıl korkumuz hep kendimiziz. O ihtişamlı imgeleri bizler yaratıyorduk. Bir biçimde sunulan birçok muhteşem imge, tanıdığınızda buruşturup atmak isteyeceğiniz kadar basit paçavralardan ibaret olabiliyor. 
       Şimdi siz, benim o yıllar gerçekten bu kadar saf biri olup olmadığımı mı soracaksınız? Demek bu kadar safmışım. Diyebilirsiniz ki o adama onca şey atfetmek zorunda mıydın? Demek o yıllar zorundaymışım; demek bir yerlerden, bir biçimde başlamam gerekiyormuş.Herkes hayatı bilinci kadar algılar. Sıfır noktasında başka nasıl olabilirdi?
       Şimdi yirmi beş yıl önceki o şair adayına, o Bağlar delikanlısına dönüp baktığımda, onu bugündeki kendimden daha anlamlı buluyorum; onu daha inançlı, daha yürekli, daha temiz buluyorum. Okurken size biraz acınası gelebilir belki bu hüsran, ama ben o hüsranı yaşayan o delikanlıya hiç acımıyorum. Acırsam, bendeki geçmiş, geçmişimdeki ben incinir...Hem belki de ben, asıl bu saflıktan, bu yalın, bu katıksız varoş çocuğundan bir adam yapmışımdır...
       Bana kalırsa asıl acınası onlar ve böylesi bir geleneği yıllarca sürdürenlerdir.Kafaları bir sürü kuram dolu, bilgi dolu olup, hayatlarında sevginin, nezaketin ve erdemin kırıntısına yer açmamış insanlar asıl acınası değil midirler?Onlar bizim o inançlı, özverili saflıklarımızı  hep merhametsizce katlettiler.Çocukluğumun, ilkgençliğimin bütün "baba" figürleri, o "editör Konfüçyüs baba" dahil birer palavradan ibarettiler.Bu yüzden anılılarımızda, bilincimizde hiç anlamlı anılarla yer etmediler.Bu gelenek ise sürüyor; sürüyor, derken, onların beslemelerinin daha aramızda dolaştıklarını çok iyi biliyorum...
       Örneğin, 1981’de o editörün yanında, ayakta bana bir taş kayıtsızlığıyla bakan o yaşıtım delikanlı,yıllarca dergilerde yazarak kendince edebiyat komiserliği yaptı ve 2005 yılında  Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı oldu, dahası seçildi(!)90'larda haftalık “Aydınlık” Dergisi’nde aleyhime tam sayfa bir yazı da yazmıştı, dahası o yazmamış, ben o dergide yazmayı istemediğim için ona yazdırılmıştı.Sonuçta ustası neyse çırağı farklı duramadı edebiyat ortamında.Bu boyutu ise ayrı bir yazının, ayrı bir hesaplaşmanın (ya da benim bir kez daha bağışlayıp unutacaklarımın) konusu…
       Bir dönem biz de “editör fobisi” olarak adlandırabileceğim abartılı korkular yaşadık. Sonra ‘80’lerin ortalarında ben ve dönemimin birçok şairi, onların aslında birer “korku” odağı değil de, bazen edebiyat ortamındaki statükoyu muhafaza etmek ya da kendilerine kestirme rant olanakları oluşturmak için -birtakım konumlara, koltuklara kendilerini oturtmuş veya oraya oturtulmuş- birer korku/luk olduklarını er geç anladık.
       Edebiyat dünyasında “erk” olduğunu bas bas bağıran adamlar hep vardı ve hep olacak...Bir anlamda “yazgı belirlediğini” savlayan o unsurların karşısında tıpkı bizim gençliğimizde yaptığımız gibi gibi mürit olmaya koşullanmış cemaat aklı ile değil, birey aklı ve duyarlığı ile yaklaşmayı başaranların, özgürce üretebilmeleri için en bariz engeli aşmış sayılacaklarına inanıyorum...

      Aslolan yapıttır, kalan ve kalacak olan da üretilendir.Herkes kendi gücü, üretimi ve kendi bilinciyle yolunda yürümelidir.Bu yüzden belki de ben, yirmi beş yıldır yazıyor olmamı kullanarak kimseye ahkam kesmek, bir statü ve erk olmak derdinde olmadım hiç.Derdim sevilmek de olmadı, sadece anlaşılmaktı hep...
       Bir genç şair, editör fobisini, yani “onay masaları” olmakla konumlanmış birtakım statüleri önce  bilinçaltında yenmekle bu uğraşa koyulmalıdır.Kendi adıma bu hüsranı yaşadıktan sonra öyle yapmış, bir daha hiç kimseyi destur alacağım bir erk olarak görmemiştim.
       Dedim ya, İnsanın en büyük korkusu kendisidir; korku, bizden öte değil, asıl kendimizdedir, içimizdedir...Kendini; yani zaaflarını ve bilinçaltı korkularını yenen, başkalarını da yener.Biz, önce kendimizi yenmemizi kaçınılmaz kılan nesnel koşullarda biçimlendik ,diye başladım bu yazıma..Bunu inkar etsek bile, hepimiz o travmatik süreçlerin derin izlerini taşıyoruz derken, aradan geçen upuzun yıllara rağmen o korkuları, o korku/lukları da unutmadığımı söylemeye çalışıyorum…Siz bunları yaşamayın; böylelikle izleri silmek, unutmak gibi bir sorununuz da olmaz o zaman. 
       Şimdiyse kimileri de beni o sahte Konfüçyüs'lerden biri sanıyor; şiirlerini onaylatmak veya yüz yüze muhakkak görüşmek istiyorlar.Oysa ben, şiir adına icazet ya da destur vermeye niyet eden biri hiç olmadım; hiçbir zaman böyle bir şeyi kendime hak saymadım. Kendi yağında kavrulmanın sabırlı sessizliğiyle kendi yolumda hep yalnız yürüdüm.Ne icazet verdim ne de icazet istedim kimseden.

       Bu yazımı ise, bu tercihi, bu tavrı sizlere de önermek için yazdım...

                                                              2007, İstanbul

  

  Yazdır Facebook'ta Paylaş Arkadaşına Gönder YAZILARINDAN





      DUYURU

ŞARKISI BEYAZ


3. Baskısı çıktı!
(Roman, 265 sayfa-Nemesis Yayıncılık)



KONUŞSAM SESSİZLİK GİTSEM AYRILIK


5.Baskısı çıktı!
(Bütün şiirleri:1.kitap/120 S.-Nemesis Yayıncılık)


FERİDE


13.Baskısı çıktı!
(Bütün şiirleri 2. kitap/96.s.-Nemesis Yayıncılık)



 



Uzun süredir yeni basımlarını yaptırmadığım ve okurun ısrarla aramaktan caymadığı yeni baskılar yayınlanıp raflarda yerlerini aldıktan sonra, yeni kitaplarım 2012 yılı içinde sırasıyla yayınlanacaktır. Bilginize sunar, selam ederim...(Y.O.)


      MULTİMEDYA



      GALERİ




   KENDİ SESİNDEN ŞİİRLERİ