|
Yılmaz Odabaşı ile söyleşi:
”BİR SORU, BİR YANIT VE BİR ÜNLEM OLARAK BAZEN SUSMAK GEREKİR”
AGORA Dergisi, Eylül-Ekim 2005, Sayı:44
SÖYLEŞİ: ESMA KARA
Yılmaz Odabaşı, edebiyat dünyasının aykırı ismi; restleri ve yazıp söyledikleri hep tartışmalara neden olan ‘şiirimizin asi çocuğu’, artık kırklı yaşlarında iz sürüyor... Yirmi iki kitabı yüz yirmi dört kez basılan, iki kitabı toplatılıp yasaklanan, on iki yılda on altı ödül alıp, 2000 yılından beri ödüllere katılmayan, şimdilerde ise münzevi yaşayan -ya da olabildiğince susarak kentlerden büsbütün uzak duran- bir dönemin iflah olmaz düşünce suçlusu ve hapishanelerin müdavimi, bir dönemin ödüllü ‘yılın gazetecisi’ ve şarkılaşan şiirlerin muhalif ve romantik şairi, artık daha çok düzyazıda yoğunlaştığını söylüyor.
O, hem Türk şovenizminin hem de Kürt milliyetçiliğinin sık sık aforoz ettiği, fakat yine de bu ülkede dürüstlüğü, asiliği ve şiirinin gücüyle yaygın okunmayı ve daha çok esmer adamları şaşırtıcı biçimde çekim alanında tutmayı başaran biri.
Odabaşı, 100 bin adet ilk basımla çıkacak ‘Sakla Yamalarını Kalbim’ adlı şiir kitabı için, aynı kitabının iki ayrı ülkede yayınlanacağı günlerde Yılmaz Odabaşı’ya evinde, çalışma odasında Agora Dergisi için aşağıdaki soruları yönelttik.

Uzun bir süredir görünmüyor, dergilerde de şiir yayınlatmıyorsunuz?Hatta şiiri bıraktığınız da söyleniyor.Bunların özel bir nedeni var mı?
Bir şairin, zaman zaman susarak oluşturduğu bir yaşam biçimi olmalı.Çünkü bazen susmak gerekir.Bir yanıt, bir soru ve bir ünlem olarak susmak gerekir.Bir yazı adamı, dışarının gürültüsü patırtısı ile çalışma masası arasında bir tercih yapmayı, bazen içinin sokaklarına çekilmeyi bilmek zorundadır.Hep atış yapan bir tüfek ısınır ve çatlar. Ben kendimi tamirat ve tadilattan geçirip tüfeğimi-kalbimi-soğuttum; zira söylediklerim ve yazdıklarımın arkasında durabilmek için bir dönem çok hırpalandım.
Şiire bir süre ara vererek düzyazıda yoğunlaşacağımı, şiir yayınlatmayacağımı Milliyet Gazetesi’nde benimle yapılan bir söyleşide ve CNN Türk 5NBirK Programı’nda söylemiştim.Bu, şiiri bıraktığım biçiminde algılandı.Yayınlatmamak başka, yazmamak başka bir şey.
Zira, ne gitmiş ne kendini yalıtmış sayılmam.İnternetle, süreli yayınlarla olup biteni, kimin ne dediğini, ne yazdığını çok iyi izliyorum.Fakat, dergilerde yazmayınca, ödüllere katılmayınca, şiir yarışmalarının seçici kurullarında yer almayınca, yazar örgütlerine üye olmayınca ve birtakım toplantılara, etkinliklere pek katılmayınca “gitmiş” sayılıyorsunuz.Gitmiş değilim, sadece bunları yapmıyorum.Bütün bunları daha önce yaptım; ancak pek hoşlanmadığımı, doğru bulmadığımı gördüm. Bir şairin, bir yazarın işi edebiyat adına ilişkiler kurmak, bu ilişkilere koşuşturup durmak değil, çalışmak, okumak ve öncelikle iyi şeyler yazmaktır.Kitaplarınız okunuyorsa, başta yayıncılar sürekli yazmamızı isterler tabii. Ben üç yıldır yeni şiir kitabı yayınlatmadım.Bu süre on yıl da olabilir.Şiirlerim okunuyor diye diye her yıl yeni bir kitap yayınlamam ya da sürekli dergilerde yazmam gerekmiyor.Pazarın, rekabet ilişkilerinin tuzaklarına düşmemek gerekir.
Dergilerde şiir yayınlatmayışıma gelince, dergiler, daha çok gençlerin kendilerini ifade etmelerine, şiirlerini edebiyat dünyasına tanıtmaları için işlevsel.Bu yüzden artık dergilerde tek tek şiir yayınlatmak yerine, kitap bütünlüğünde yayınlatmayı tercih ediyorum.Zaten dergilerde şiir adına çok konuşanları da, çok konuşmayı da sevmiyorum Öteden beri şiir adına konuşmayı değil, şiirin kendisiyle konuşmayı önemsiyorum.Sevgili Sunay Akın’ın dediği gibi:”Yumurta gelir şiire dayanır,”çünkü.
Türkiye’de mevcut edebiyat dünyasına ve ilişkilerine dair bakış açınız?Yeterli bir nesnellik var mı sizce, bu konuda söylemek istedikleriniz?
Türkiye’de ‘edebiyat dünyası’ diye bir şey yok; sadece kuralları, kurumları, etik değerleri oluşmamış, birtakım statülerin muhafaza edildiği ve okuru sürekli manipule eden bir “edebiyat ortamı” ve ilişkiler ağı var.İmtiyazlıları, zencileri, lobileri olan; tekellere karşı olmak adına gariban tekkeleri kurarak çoğunluğu birbirilerinin kitaplarını tanıtan irili ufaklı arkadaş grupları var. Evrenselliği sürekli telaffuz etmekten caymayan ulusalcılar baskın çoğunluğu oluşturuyor.Aslında birçoğu neofaşist.Örneğin, en çok eleştirdikleri Orhan Pamuk’un yazarlık adabı ve ufkunun kırıntısı yok çoğunda.
Bu ülkede edebiyat dünyasının gerçekliği de yanılsamalar üzerine kurulu. Bir yazı adamının böylesi bir edebiyat ortamına yönelik bir resti de olmalıdır. Kendimi biraz yalıtmam, mesafeli durmam bir tavır olarak algılanıyorsa, bu nicel kalabalığın algıladığı edebiyat anlayışı ve ortamına bir tavırdır da.Çünkü bu, bizim seçmediğimiz bir edebiyat ortamı; adalet duygusunu, entelektüel vicdanını yitirmiş, son derece sevgisiz bir ortam.Bu ortamı mutlaka terk etmemi gerektiren nedenler, kalmamı gerektiren nedenleri de oluşturuyor.Yani bu ortamdan gitmem gerektiği için de kalıyorum…
Günümüzde artık şiir yazılamadığından, şairlerin geri çekildiğinden söz ediliyor.Sizin bu konuda düşünceleriniz neler?
Yeni bir çağ, yeni kuşaklarla birlikte ‘yeni insan’ını da kuşkusuz beraberinde getiriyor. Bu ‘yeni insan’, sosyopsikolojik olarak önceki çağ ve toplumsal dönemlerin insanından farklı özellikler taşıyor; bu farklı ruhsal ve karakteristik özellikler arasında medya kuşatmasında uzaktan kumanda edilmesi, kendi iç evrenine yönelerek yalnızlaşması, toplumsal reflekslerinin iğdiş edilmesi var. Özetle, bir şair bıçkınlığı, coşkusu taşımaktan uzaklaşmış bir nicel kalabalıkta birileri, bu ‘yeni hayat’ın ve ‘yeni insan’ın şiirini artık nasıl yazacak? Ayrıca, yazılsa bile, üretilen, artık görsel medyanın manyetik alanındaki uzaktan kumandalı potansiyele piyasa ilişkilerinin kirine hiç bulaşmadan ne oranda ulaşabilecek?
Günümüzde herkes gibi şair de bir kirlenmede ve kuşatmadadır. Bu kuşatmayı nasıl kıracaktır? Aslında şair, meta değil, şiir üretiyor; ne var ki ürettiği pazar dolaşımında bir meta olarak sahipleniliyor ve sunuluyor. Şairin bu reel durum karşısında masumiyeti ise sonucu değiştirmeye yetmiyor. Artık bu yeni çağda kimse Robenson değil. Her birey gibi şair de nesnel gerçeğiyle direkt bir etkileşimde ve bu sistemin, modernitenin hem nesnesi hem öznesidir.
Hiç kimse ve elbette ki şair de artık masum değil.Tüketim toplumu bireyi olan şair de artık ‘meşru’dur; meşru birey, Cemal Süreya’nın deyimiyle ‘yıkıcı’ ve illegal” olması gereken şiirin mecrasına nasıl akacaktır? Yukarıdaki cümleleri 1996’da yazmışım, ama bakın bugün de geçerliliğini koruyor.
Şiirimizde asıl sorun homojenleşmedir; birçok şair, birbirine ya da öncekilere öykününce, bazı iktidar odakları ve süreli yayınlar da bu öykünmeyi destekler nitelikte yayın politikaları izleyince, şiirimizde homojenleşme sürüyor ve şiir, asıl oradan kan kaybediyor.
Bir de büyük bir şair olmak için büyük bir hayat yaşamak gerekir.Türkiye’de son yirmi beş otuz yılın şairleri genellikle devletten maaş alarak ve küçük hayatlar yaşayarak büyük şiirler yazmaya çalıştılar...Türkiye’de devlet ve bu totaliter yapı, kültür, sanat ve edebiyat adamlarının işvereni konumunda oldukça, memuriyetten büyük deha, büyük şiir çıkmaz.Çünkü her işin, her uğraşın kendine has kuralları ve ahlaki gereksinimleri vardır.Çoğu zaman başka işlerle, mesleklerle şairin özgürlük ihtiyacı ile etik ilkeleri çakışmaz.
Şair ve iktidar, dil-şair ve iktidar gibi kavramlara ilişkin söyleyecekleriniz?
Her türden iktidara karşı olmak gerekir.Hep severek okuduğum Fransız yazar Marguerite Duras, iktidarın,”Dünya ve insanlık tarihinin daima mide bulandırıcı bir kısmını oluşturduğunu,” söyler.Çok benimsediğim bir cümledir bu.Proletaryanın iktidarı da dahil olmak üzere her tür iktidara, insan unsuru üzerinde kurulan ve kurulması tasarlanan her tür hiyerarşi ve tahakküm biçimine karşıyım...
Herkesin kendi lobisine ya da tanrısına biat ettiği cemaatler, gerçeği kendilerine sunulduğu ya da algılayabildikleri oranda sorgulayabilirler.Ama yazı ve düşünce adamları, sunulmayanı da sorgulayabilmeli ve inançlar, ideolojiler bir tür dogmalar tapınağı olmamalıdır.
Daha önce söylemiştim:Hayatın, kurulu düzenle sınırlandırılmış anlamı altüst edilebil-melidir; yazarken, dilin kurulu düzeni altüst edilebilmelidir, düşünürken bilincin belirlenmiş sınırları altüst edilebilmelidir, diye…Şairle iktidar ilişkisinin yarılma noktaları bunlardır.Aksi halde iktidarların yörüngesinde kalıp yazarlık ontololojisine ters düşeriz.
Dilin kurulu düzeninin altüst edilmesinin, şair ve iktidar ilişkisini kapsayan boyutuna gelince, iktidarın ideolojik kodlarından biri, hatta en önemlisi dil’dir.Egemenin ideolojisi dil’le ifade bulur ve dil, bir iktidar aracıdır.Bu yüzden “resmi dil” vardır ve bu yüzden sömürgeciler, ilhak ettikleri toprakların önce dilini gasp ederler. Öteden beri ben, dil’i arılaştırmaktan değil, dil’in deformasyonundan yanayım…
1989’da yazdığım “Feride” adlı şiir kitabımın ilk sayfasındaki bir dize şöyledir örneğin:”Ey devlet, ey tanrı artık o(kulun) yok senin!” Bu örnek, hem egemen söylemin ideolojik kodlarına hem de dil’ine bir rest içeriyor.Şiirimde bu örnekler çoğaltılabilir.Şair, tabii ki verili olanı dil’de, düşünüşte de tersyüz edecektir.İktidardan uzak duracak, her tür iktidarla savaşacak ve her koşulda daha iyi bir dünyanın mümkün olduğunu anlatacak, gerekirse yargılanacaktır.Şu da var ki yargılayanlar, bizi kendi değer yargılarıyla yargılarlar.Bizi dışlayanlar, ötekini yadsıyanlar kendi değer yargılarıyla ve kendi ideolojik referanslarıyla bunu yaparlar.
Bu yüzden muhalifler de kendi ortak dillerini, kendi değer yargılarını, sembollerini, dil ve figürlerini vb. oluştururlar.İktidara karşı sivil kültürel, düşünsel saçaklar oluştururlar; müziği, sineması ve edebiyatıyla bir bütün olarak verili olanın karşısında kendi estetik, düşünsel mecralarını oluşturarak onu geliştirirler.Bu Türkiye’de yeterince yapılmadı.Böyle bir ortak dil oluşturmada başarılı olunamadı.Bu dil, sadece emek, sermaye, işçi sınıfı gibi nakaratlarda kaldı, geliştirilmedi.Herkesin yüzü gündelik siyasete dönüktü; entelektüel bir harcı oluşamadı bunun.
Sonra herkes yüzünü merkezi iktidara çevirdi; taşrada çıkan dergiler, İstanbul dışında kurulan yayınevleri yaşatılamadı.Yerel medya ağı, yerel kültürel otonomlar oluşturulamayınca, her şey, merkezi iktidarın, basın ve yayın tekellerinin insafına bırakıldı…Baskın çoğunluk, artık orada oluşturulan statükoya hizmet etmek, orada var olmak için itişiyor şimdi.
Yılmaz Odabaşı kendisine artık sosyalist demiyor ve edebiyat anlayışını da toplumcu gerçekçi olarak tanımlıyor mı?
Bir amelenin, ya da mendil satan çocuğun üşüyen ellerinin edebiyatını toplumcu saymanın miadı dolmuştur .Böyle bir toplumculuk bu yeni sosyokültürel dönemde işlevsizdir.Sadece ekmek düşünen adamın edebiyatı olmaz.Çünkü sadece ekmek düşünen adamın büyük bir hayatı, büyük bilinci ve büyük bir algısı olmaz aslında…
Mağduriyetleri yüceltmek edebiyatı bitmiştir.Artık tek sahici kolektif kimlik sınıf kimliği de değildir.Toplumsal kimliklerin yeni sıçrama noktaları var.Yeni bakış açıları, yeni tartışmalar var.İşte Derrida diye bir adam çıkıyor, dil ile kurulan paradigmayı altüst ediyor.Üstelik yapısökümcü felsefesinin anti Marksist olmadığını söylüyor.Bizim bu önemli adamların eski kuramları altüst eden tezlerini izleyip anlamamız ve bu yeni felsefelerin şifrelerini çözmeye çalışmamız şart.
Ben diyalektiğe, materyalist felsefeye inanıyorum.Modern Marksizmi ve onu izleyen Franfurt Okulu’nu, oradan yeni düşünsel, estetik ve ideolojik referanslar bulmamız gerekiyor.Klasik toplumculuk, Jidanovculuk, Plehanov’ların kuramları filan artık tatmin edici değil... Artık bugünü gereği gibi açıklamıyorlar.Ufkumuzu, poetikamızı şablonlara mahkum etmememiz gerekir.”Yaratıcı ihanet” böyle bir şeydir.
Türkiye’de toplumculuk hep eksik, güdük kaldı. İşte şiirimizin kırk kuşağı toplumcuydu; hangisinden bugün iki dize var?Örneğin, bu satırları okuyanlar Hasan İzettin Dinamo’dan birkaç dize okuyabilirler mi bana?Türkiye’de modern şiir, İkinci yeni ile doğmuştur.Benim dönemimin şairleri de bu mirasa katkı sunmuşlardır.Ben biraz da bu yüzden “Son Çeyrek Yüzyıl Şiir Antolojisi’ni hazırlamıştım.Yeni bir edebiyat tarzı yaratılamaz, ama gelenek geliştirilir, çağdaşa uyarlanır.Benim dönemimin şairleri bunu bir oranda başardılar.
Şimdi yeni bir çağdayız ve bu mirası dönüştürmek, bu geleneği çağdaşa uyarlamak gibi bir yükümlülüğümüz var.Bunu yaparken değil, yapmak için çaba gösterirken tabii tarihsel materyalizmden yararlanılır, ama Derrida’dan, varoluluşçuluktan da yararlanılır.Danimarkalı Kierkgaard örneğin, çok önemli, Nietzsche ya da Satre ve Camus gibi büyük dehaların savunduğu ateist varoluşçu felsefeyi nasıl yok sayabiliriz?Ben bu büyük filozofları, yaşamöyküleriyle de kendime çok yakın buldum hep.Klasik toplumculuk; düz anlamıyla Sosyalist gerçekçilik bunları reddeder.
Şimdi modern dünyada birçok eski kuramı altüst eden gelişmeler var.Bunlara kayıtsız kalamayız.Bir yazı adamı da kendini sürekli aşarak okurunu yeniden oluşturmak zorundadır.Yaratıcı ihanet biraz da budur...
Moderniteyi olumluyor musunuz?Modernitede ve ahlak ilişkisine nasıl bakıyorsunuz?Şairin bu realitede duruşu sizce nasıl olmalıdır?
Modernizm. Hem bir aşama ve imkan, ama ahlaka duyulan gereksinimi artıran hem de ahlakı imkansız kılan bir reel durum olarak yazgılarımızı işgal etmiş durumdadır.Modernizmin hem nesnesi hem öznesi olmakla kirleniyoruz.Kirlenmekten kurtulmanın olanağı kalmamıştırModernizmin ahlaki çöküşü, bu anlamda başarısızlığı ortadadır.Nietzsche’ye göre modernliğin kaderi nihilizmdir.Çünkü ahlak, modern dünyanın gasp ettiği bir şeydir.
Bugünü karşılayan, açıklayan yapıtlar yazabilmemiz için modernizmi çözümlemek zorundayız.Olumlamak değil, çözümlemek..Artık sadece geçmişi iyi anlamış olmak değil, Modernitenin bıraktığı yerdeki yeni insanı, o insanın yeni dilini, itildiği trajik yalnızlığı, pazarın ahlakını, ahlaksızlığını, çokuluslu şirketleri, reklamları ve medya ahlakını, tümünü tanımak, anlamak zorundayız.Anlamak, ama inanmamak ve hep şüphede durmak zorundayız.
Bugünün her şeyi karşısında; kurumları, ilişkileri, sanatçı ve şair imgeleri, siyasası, sanal evreni, medyası ve her şeyi karşısında şüphede durmalıyız; her kuruma, her imgeye, her ilişkiye şüpheyle bakmalıyız...Bu köle ahlakına, onun insana, etnik kimliklere, farklı yaşam kültürleri ve alanlarına yapıp ettiklerine, özetle bütün olup bitenlere ve modernizme hep eleştirel bir şüpheyle bakmalıyız.
Siz savaşın yoğun yaşandığı bir coğrafyada uzun yıllar kaldınız, hatta orada sekiz yıl da gazetecilik yaptınız.Geçende bir yerlerde ‘savaşanların edebiyatı’ başlıklı bir yazı okumuştum. Yazarı, böyle bir ayrım yapmak gerektiğini öne sürüyordu.Sizce ‘savaşanların edebiyatı’ diye bir niteleme doğru mudur?Böyle bir ayrımdan söz edilebilir mi?
Savaş edebiyatı vardır, ama savaşanların edebiyatı diye bir şey olamaz.Aslında herkesin; her camianın, her platformun kendine has farklı bir “savaş” yorumu ola- bilir; çağımızda sosyo psikolojik, ekonomik, diplomatik, ekolojik savaşlar da var. Herkesin, her oluşumun, kurumun kendince bir savaşımı var.Örneğin, finans kapitalin, çokuluslu şirketlerin dünyadaki hegemonyası, artık ne soğuk ne sıcak savaşları aratmaz boyutlarda; fakat kimine göre bu somut anlamda bir “savaş” değildir.
Yani “Savaşanların Edebiyatı” derken, önce çağa uygun bir “savaş” yorumunuz ve edebiyatın ne olup olmadığı konusunda bir fikriniz olmalıdır.Savaşanların edebiyatı, savaşmayanların edebiyatı, ortada-kenarda duranların edebiyatı diye bir şey olamaz. Zira edebiyat herkes içindir, edebiyat insan içindir...Edebiyat, hayatın ve insanın bütün hallerini tanır ve kapsar; ancak bu “tanıma”nın dozajı edebiyatçının ideolojik ve estetik tercihleriyle şekillenir.
Kendine “savaşır kişi” olmayı atfeden ve yazarlığını böyle konumlandıran kişi, örneğin, bas bas bağıranların dünyasında bazen“susmanın” da bir savaş olabilece-ğini algılayacak sezgiden yoksunsa eğer, “öteki” ile empati kuramıyordur.”Öteki”ne toleransı olmayan bir edebiyat anlayışı ise, en doğru tanımıyla faşizandır.Şavasıyorsan savaşıyorsundur; ama ortaya konulan edebiyat mıdır değil midir ona bakılır.Aşık olanların- olmayanların, nihilistlerin, memurların edebiyatı vb. ol-mayacağı gibi, “savaşanların edebiyatı” gibi kavramı da değil ben, edebiyatın doğası reddeder. Sadece ulusal-bölgesel mecrada (Latin Amerika Edebiyatı, Balkan edebiyatı vb.gibi) bir ayrım mümkündür.Bu yazar, “Kürtlerin Edebiyatı” ya da “Kürtçe edebiyat” dese, kuşkusuz daha haklı, daha meşru ve bir başlık kullanmış olurdu.
Türkiye’de ve Dünya şiirinde sizin şairleriniz kimlerdir?
Bu ülkenin irili ufaklı edebiyat dergilerinde birçok insan yazılarında, söyleşilerinde önemsediği şairlerinin adlarını sıralayıp arkadaşlarına jest yapar.Bu, cemaat kültüründen kaynaklanan paslaşma ile basit türde bir lobiciliktir.Ancak, Bir şairin yalnız şiirleriyle değil, bir de yaşam biçimiyle, duruşuyla da şair olabileceğine inanırım.Türkçe’nin böyle büyük şairleri kuşkusuz var.Adlarını saymakla bitiremememekten de sakınarak, dünya şiirinden birkaç örnekle yetinmek isterim.
Örneğin,Amerikalı Walt Whitman, en sevdiğim.1985 yılında tek kitabı Broy Yayınları’ndan çıkmıştı.O marangoz şairi ben yaşamöyküsüyle birlikte çok benimse-miştim.Amerika’daki çevirisi" Çimenlerin Yaprakları", ama Türkçe çevrisi "Çimen Yaprakları" adını taşıyordu.Onun Jose Marti'ye mektuplarından da çok etkilenmiştim.
Baudelaire, benim için hep özeldir. Aslında Fransız şiirini çok önemsiyorum.Dikkatle incelenirse ,Türkiye'de Cumhuriyet döneminin bazı şairlerinin, Fransız şairlerinden ne kadar etkilendiklerini, yer yer intihallere varan esinlenmelerini görmek olanaklıdır. Baudelaire’nin "Paris Sıkıntısı" ve "Kötülük Çiçekleri" adlı yapıtlarını 80’lerde okumuş, çok sevmiştim.Rus edebiyatında en çok sevdiğim şair Puşkin’dir. Benim şarlerime Rimbaud da dahildir.Bu liste uzatılabilir.
Kutsal kitaplar şairlerin kötülüğünden söz ediyorlar.Sizce de kötü müdür şairler?
Evet, şair kötüdür; çünkü hayatın ve insanın hallerinin,gizlerinin örtüsünü aralarlar.Onlar, yüzleşmekten sakındıklarımızın itirafçısı, kendi ruhunun da ihbarcısıdır...
Ancak şairlerin şairlerin,delilerin, filozofların cehennemle, kötülükle ve mutsuzlukla yüzleşmeye cesaretleri vardır.Cehennem ise suçun ve suçlunun adresidir; oraya ancak kötüler girebilirler.Kötülük ise mühimdir.İyilerin dünyasına gerekir, denge unsurudur.
Kötüler ya da deliler “iyi yurttaş” olamadıkları için “iyi insan”da olamazlar.Genel kabule göre “iyi” olmayan herkes kötüdür; muhalifler, asiler, fahişeler kötüdürler; aylaklar, aykırılar, ötekiler ve şairler kötüdürler.
Erasmus, “Deliliğe Övgü”de:”Yaşamda ancak deliliğe yakalanmış olana gerçek anlamda insan denilebilir,” diyor.Şairler, gerçek anlamda hissederler ve bu çağda gerçek anlamda hissedenler, gerçek anlamda kötü ve gerçek anlamda delidirler
Mesela ben de kötüyümdür.Somutlarsam, devlete göre eski terörist ve bölücü şair, bir zanlı; Siyasal İslam’a göre dinsiz ve münafık, MHP’ye göre vatan haini ve komünist, Kemalist lobilere göre Atatürk düşmanı, bazı Kürt çevrelere göre dışında yer alıp dostane-eleştirel baktığım için yer yer bir hain, radikal sola göre reformist, medyaya göre marjinal ve Kürtçü, İzmirli’ye göre bir Diyarbakırlı, Alevilere göre Sünni ,Sünnilere göre ibadet etmeyen bir alevi dostuyum vb.Bu yüzden ben de bir kötüyüm .Peki, ben bu ülkede nasıl yaşayacağım?Birbirini öteki ilan edenlerin de ötesinde bir “öteki” olarak nasıl?
Bu sorunun yanıtını herkes için aramak gerekir.Bunu aramak için de muhakkak kötü olmak gerekir…
Size ve Agora Dergisi'ne teşekkür ediyorum.
Ağustos 2005, İstanbul
|