|
YILMAZ ODABAŞI İLE SÖYLEŞİ
PATİKA DERGİSİ/ARALIK 2005.
SÖYLEŞİ : ALİ BOZCA
Amerika’nın belkide en tuhaf yazarlarından birisi olan j.D.Salinger "Çavdar Tarlasında Çocuklar" adlı kitabını şu cümleyle bitirir: "Sakın kimseye bir şey anlatmayın, herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra." Ben de bu cümleyi değiştirip diyorum ki sakın Yılmaz Odabaşı'yı okumayın herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra. Neden şiirlerinizdeki bunca buhran? Mutluluk şiirde eğreti mi duruyor?
Mutluluk şiirde eğreti durmaz; şiirle iştigal edip, evreninde bir cehenneme yer aralamış bir şairin bu çağda, bu dünyada ve bu ülkede ne hakla, nasıl mutlu olmayı başarabildiğini sormak isterim ama. Bunu nasıl başardığını merak ederim çünkü... Mayakovski: ”Ben acının olduğu yerdeyim, her yerdeyim,”der; sanki hayatlarımız için söylenmiştir bu tümce. Belki ben, yazdıklarımla bu ülkenin mutsuz ve mağdur insanlarını, mutlu insanlarından daha fazla anlamış olmak gibi bir suç işlemiş olabilirim; belki birileri bunca acıdan bir gün mutluluk devşirir diye yazmış da olabilirim… Herkes kendi yarasından bakar dünyaya; herkes olup biteni yarası ve bilinciyle algılar.Şair de her yerde ve her bireyde değişebilen beklentilere göre değil, kendi içindeki yanardağ lavlarının dozajına göre yazar dizelerini. Acıyı tarif eden dizelerime tabii ki sahip çıkarım; ancak o şiirlerimin hangi sosyokültürel, siyasal iklimlerde yazıldığına ve farklı evrelerde şiirimi belirleyen nesnel koşullara dikkat edilmesi gerektiğini anımsatarak…
Bu sav, kuşkusuz çok öznel; her okurun algısında farklılaşabilir. Yazdıklarımı herkes dilediği gibi yorumlama hakkına sahiptir. Yayın dünyasında kırk bir kitap dolaşımdadır; şiirlerimi mutsuz bulan, gider çok mutlu şeyler yazan birini okur. Ben onu ikna edemem veya ikna etmek için daha mutlu şiirler yazmaya çalışamam.
Kendimin, hayatın ve insanın hallerine ilişkin restlerim olduğu için yazarken ve yaşarken, bu realiteden bir Polyanna iyimserliği damıtamadığım için “buhran” nitelemenizi kabullenemeyeceğimi; bu iddiayı zamanın ve edebiyatın tarihsel sürecinin vicdanına sevk etmeyi daha anlamlı bulacağımı vurgulamak isterim.
Şiirin nesnel karşılığının olması her ne kadar çağdaşı okurun yapıtla daha fazla özdeşleşmesini sağlasa da bu durum, şiiri, döneminin sosyokültürel yapısına, zamana ve mekana sıkıştırdığı için uzun vadede onu nostaljik bir nesneye dönüştürmesi kaçınılmazdır. Öldükten sonra da okunmak isteyen, kalıcı olmak isteyen bir şair için bu bir handikap değil midir?
Uzun vadede her şey bir nostaljik nesneye dönüşür. Servet-i Finun’un büyük şairi Tevfik Fikret, bugünün gençleri için artık bir anlamda nostaljik değil midir? Tevfik Fikret’in şiirlerini bugün yani neredeyse yüz yıl sonra çocuğunuza yazıldığı dilde okutabilir misiniz?
Bırakın şiiri, bana soru sorduğunuz ve benim sizi yanıtladığım bu dilin bile elli ila yüz yıl sonra nostaljik bir dil olmayacağını iddia edebilir misiniz?
Şiirin harcı, yazıldığı döneminin sosyokültürel iklimine göre değil, hayatın ve insanın ortak ve evrensel halleriyle karılmalıdır tabii. Zamana, mekana, güncele ait şiir, bir evrede miadını tüketir. Şiirde muhtevanın önemi burada ortaya çıkar. Toplumun dinamiklerindeki her değişim dile yansır. Dil, her zaman böyle bir dönüşüme mahkumdur.Bir şairin ille de yarına kalacağım diye şiirindeki nesnel karşılığı kovması gerekmez. Orhan Veli’nin yazdığı dönemde hiç kimse onu şair olarak kabul etmemiştir, ama genç ölümüne rağmen şiirleri hala okunuyor.Bu konuda kararı zamanın ve okurun vicdanı verir çünkü. Benim 1980’de yazdığım şiirlerimden oluşan kitaplarım, aradan geçen çeyrek yüzyıla rağmen neredeyse her yıl yeni basım yapıyorlar; ama bir elli yıl daha okunurlar mı diye çok da merak etmiyorum. Böyle bir derdim yok.
Bir şairin, bugün şu saatte oturup da yarına kalacak bir şiir yazayım, diye bir derdi olmaz. Böyle bir takıntıyla yazan adamın şiiri de kalmaz. Şimdi bu toplumun kendisi gibi edebiyatı da bir homojenleşme yaşamakta. Manipülasyon galip gelince her şeyin içi boşaltıldı, her şey anlamından yalıtıldı, çarpıtıldı, iğdiş edildi; şimdi de ’şiir neden bir şey anlatır ki?’ diye sorabilen bir hastalıklı refleks dolaşıyor. Bu, manipülasyonun başarısıdır. Şiir, bu yabancılaşmaya karşı bireyin tinsel yanını geliştirmek için de bir işlev üstlenmelidir. Yazdıklarımızla anlaşılır olmaktan neden utanır olduk? İşte bu, modernitenin, şairleri de hem nesnesi hem öznesi kılan kuşatmalarının bir sonucudur.
Kaldı ki nedir yarına kalmak? Yaşadığımız gezegenin kendisi yarına kalacak mıdır? Yazacak ve yazdıklarımızı zamanın vicdanına fırlatacağız; kalan kalır! Kalmayan yapıt da üretenin başarısızlığını açıklar. Genç şairler de daha ilk şiirlerini yazar yazmaz, bir “yarına kalmak” telaşı başlıyor ki, yarına kalmak için önce bugüne kök salmak gerekir oysa….
Türkiye'de basit, sığ şiirin sevilmesi okurun düzeyiyle mi ilişkilendirilmeli, yoksa basit şiirin nesnel karşılığının çokluğuyla mı alakalıdır?
Öncelikle basit olanla yalın olanı ayırt ederek bakmalı her yapıta. Her yalın şiir basit olmayabilir. Ben Türkiye’de basit şiirin bir temsilcisi olmadığım için bu konuda edebiyat sosyolojisi kapsamında bir araştırma yapmış değilim tabii... Ancak bildiğim , her yapıtın, onu tüketecek bir kitle ile bir biçimde buluştuğudur. Bugün varoşlar başka, bulvarlar başka şiirler okuyor. Kitle kültürü ile popüler kültür ayrı ürünler sunuyorlar ve bunların tüketim olanakları ne yazık ki daha yaygın.
Bu, üreten ve alımlayan için bir tercih meselesidir. Bu medya, bu popüler kültür iyi bir şeyi iter. Ya orada olur ya dışında kalırsınız. Biz, gerçek şiirin aslında geniş kitlelerce algılanıp tüketilen bir tür olmadığını bilmek durumundayız. Eğitilmemiş bir toplum şiirden yana tercihini de en basit, en sığ ve apolitik şiirler için kullanacaktır elbette. Eklemek isterim ki, iyi yapıtın da okunma olanakları var. Murathan Mungan, örneğin benim kuşağımın, dahası dönemimin en üretken şairi olarak yaygın okunuyor. Mungan’ın yazdıklarına, tümüne basit demek, bir haksızlık olmaz mı örneğin?
Şiirinin yatakları destan ve mani geleneği ile oluşmuş bu toplumda, siz insanlara Fransız şiiri çevirilerinden devşirilmiş intihalleri veya hiçbir şey içermeyen sözcük yığınlarını sunarsanız ve şiirinizin bir fonetiği, derinliği, yalınlığı, semantiği, muhtevası yoksa, o şiirin kabul görmemesini direkt “okurun düzeyi” ile ilintilendirmeye hakkınız olmaz o zaman.
İmza günleri ve söyleşilerinizde okurlardan size gelen soruları göz önüne aldığınızda, günümüz şiir okuru ile ilgili nasıl bir izlenim edindiniz?
Yürekleri ellerinde yaşayan on binlerce genç; her şeyi izliyor, tartışıyor ve hakiki olanla olmayanı ayırt ediyorlar. Ayakta yaşıyor, hem yaşama hem de edebiyat lobilerine karşı kendilerince bir sivil itaatsizlik geliştiriyorlar.
Edebiyat, onların birçoğu için bir marjinallik yaftası değil, hayata şevkle tutunmalarını sağlayan gerçek bir sığınak. Aşklarına, düşlerine, yenilgilerine birer dize iliştirerek bu dünyaya ve yeni günlere katlanıyorlar. Zor bir ülkede yalanlarla, yanılsamalarla kuşatıldıklarını çok iyi biliyor ve müthiş bir gelecek kaygısıyla sanırım en çok da şairlerine güveniyorlar. Basın ve yayın tekelleri neyi dayatırsa dayatsın, onlar yalnız benimsedikleri, duruşuna ve samimiyetine güvendikleri yazar ve şairleri okuyorlar.Bu ülkenin medyası, onlar üzerinde tam bir etkinlik kurmayı henüz tam anlamıyla başaramadı, ama o sürece giriyoruz. Bu ülkede ne okunacak, ne düşünülecekse artık onlar belirleyecekler. Bütün ideolojik, estetik referansları bir süre sonra onlar gösterecekler. Ayşe Arman’ların filan kitap fuarlarında artık uzun kuyruklar oluşturmaları, bu dönemin sadece bir başlangıcıdır.Bunu da görmek, bu tekelleşmenin, manipülasyonun muhakkak farkında olmak lazım.
Anadolu’da okur ise, şiirin kuramsal sorunlarına pek kafa yormuyor, sadece kendisine sunulan yapıta ve o yapıtın arkasında durmaya yaraşıp yaraşmadığınıza bakıyor ve şiiri şiir yapan faktörlerin neler olduğu konusunda pek çoğunun kafası karışık. Çoğunluğunun bizim yazıp okuduğumuz süreli yayınlardan haberleri yok…
80’den bu yana şiir üzerine birçok kuramsal yazı, birçok söz söylenmiş olmasına rağmen, genç kuşağın hala Edip Cansever'i, Cemal Süreya'yı Ece Ayhan’ı, bilememesini nasıl açıklayabiliriz? Nerede fire verildi?
Bu şairleri kendi aramızda yazdık, okuduk ve yukarıda vurguladığım gibi şiir,geniş kitlelerin ilgisine mazhar olmadı hiçbir zaman. Bundan yakınmaktan caymalıyız. Bugün Rusya’da hangi sıradan insanla karılaşırsanız, mesela Puşkin’den muhakkak bir şiir okur size. Türkiye’de ise birbirini döve döve öldürmüş, sakatlamış bir toplum, her on yılda bir askeri darbelerle demokrasi geleneğini oturtmadan tasfiye etmiş -ve seksen yıllık bir yazı geleneği olan- bu ülkede kitap bile okunmuyorken, Edip Cansever’in ya da diğerlerinin bilinmelerini ummak biraz safdillik olmaz mı? Genç kuşak dediğiniz, üç askeri darbede sakatlanmış kuşağımın çocuklarıdır; onlara okuduklarının, düşünüp bildiklerinin bedeli çok hasarla ödetildi. Yirmi beş yıldır bu ülkede benim de şiir yazan bir adam olarak yaşamadığım rezalet yok... Bir şair olarak yazmayı sürdürmek ve yazdıklarımın arkasında durabilmek için çok hırpalandım. Anlatılır gibi değil..
Her şey bir “göze alma” işidir. Bir şair olarak şiiri “göze almak”tan yana ben onca bedeli üstlenirken, sistemle, yoksullukla, devletle, yayıncılarla başı hep belada bir şairin yazgısına ortak olmayı, onu ve yapıtlarını izlemeyi neden anlamlı ve saygıdeğer bulsun okur?
Tek tük okunmak, sağ kalmış olmak bile bize bir lütuftur. Bunu anlamak için Namık Kemal’in yazgısından Sabahattin Ali’nin sınırda ölü bulunmasına, Nazım Hikmet’in on üç yıl hapis yatmasından kırk kuşağının ödediği bedele ve oradan bugüne Uğur Mumcu’dan Aziz Nesin’lere uzayan yüzlerce acı örneğe göz atabiliriz. Bu ülke hiçbir zaman şairlerini, düşünce ve yazı adamlarını gerçekten seven bir ülke olmamıştır.Bunu anlamak ve kabul etmek zorundayız.
Bir antoloji hazırlayan kişinin bütünüyle nesnel olamayacağı aşikardır. Bu nedenle hazırlanan antolojiler belleği zayıf okurun hafızasını canlı tutmaktansa her antoloji hazırlayan kişi kendi estetik ve dünya görüşleriyle örtüşen şairlerin altını çizmektedir.Siz de son çeyrek yılın antolojisini hazırladınız ve oldukça da ilgi gördü. Peki şimdi, nesnellik anlamında iç sesiniz ne söylüyor size, rahat mısınız?
Nesnel olduğumu öne sürmedim hiç; bu tür çalışmalar yapıp da nesnel davranabildiğini öne sürenlere kanımca kuşkuyla bakmak gerekir. ”Son Çeyrek Yüzyıl Şiir Antolojisi”nin üçüncü basımında da belirttiğim gibi bu tür çalışmalarda adeta basmakalıp telaffuz edilen ‘objektif’ olmanın sanıldığı kadar kolay, hatta pek mümkün olmadığını yinelemek isterim
Kuşkusuz derleyenin bazı kriterlerinin olmaması düşünülemez. Pek çok şeyden söz edilebilir, ama nesnellik savı, bu tür çalışmalarda bir ahkam olmaktan öteye geçemez. Belki nesnelliğe taraf olunur, ben de oldum, ama bütünüyle nesnel, dahası herkese göre “nesnel” olmak kanımca pek mümkün olmuyor bu tür çalışmalarda.Derleyen, kendi öznel bakışını ve tercihlerini bir biçimde yansıtıyor; bu yalnız benim çalışmam için değil, neredeyse bütün antolojiler için de böyledir.
Siz bir söyleşinizde 80 kuşağı şiirin Türkiye'de şiirin kentlileşmesine ve modernize olmasına katkı sağladığını söylemiştiniz. Şimdilerde bazı edebiyat çevrelerince 80 kuşağının şiiri ve toplumu ıskaladığı ve dönemini tamamladığı için artık tasfiye edilmesi gerektiği yazılıp çizilmekte. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Türkiye’de ‘80’li yılların şairleri, ‘70 kuşağı şairlerinden daha rafine, daha kentli bir şiir yazdılar. Biz, değil yalnız 70’li yılların şairlerine, şiirimizde kırk kuşağı olarak anılan toplumcu şairlere bile eleştirel bakarak, onların ortaya koyduklarından daha nitelikli şiirler yazmaya çalışarak ve önceki kuşakların yazdıklarıyla oluşturdukları geleneğe bir anlamda başkaldırarak yazmaya koyulmuştuk ‘80’lerde.
Her kuşak, kendinden öncekilere eleştirel bakacak ve onların ortaya koyduklarını aşma çabasıyla yola koyulacaktır tabii. Gençler, şiirde oluşturulan statükonun dibine dinamit koymazlarsa, daha önce yazılanları ürettikleriyle sarsmazlarsa yaşadıkları döneme de yakışamaz; daha iyi değilse de, “daha yeni” olanı üretemezler... Ancak bu bir “niyet” değil, pratik olabilmelidir; yani bunu salt söylemek değil, şiirleriyle yapmak gibi bir yükümlülükleri var. Kendi adıma bu savsözlerin altını doldurabilecek yetkinlikte bir genç kuşak şiiri oluştuğunu söyleyemem. Böyle bir gözlemim yok benim.Böyle bir karmaşada bu ne kadar mümkün bu konuda da düşünmek gerekir. Türkiye’de modern şiir, İkinci Yeni ile doğmuştur; şimdi 2005 yılında bu şiiri geliştirmek, çağdaşa uyarlamak lazım, ama kim yapacak bunu?Böyle ayrıksı, şahsına münhasır, özerk ve sözünü bu homojenleşmeden uzakta kendi ruhunun ve bilincinin mecrasından damıtacak insan bile kalmadı neredeyse.Kolay değil artık.Bu nedenle bu tür restler, külhanca böbürlenmelerden öteye gidemez. Benim dönemimin şairlerinden biri de bir zamanlar: ‘Yaşlı şairlerin kafataslarından kül tablası yapmak gerektiğini” söylemişti.Yapılamadı tabii.
Şimdi dönüp bu tartışmaları yaptığımız yirmi yıl öncesine baktığımda, bu cümleyi sarf etmiş olmanın yanlış, böyle bir öfkenin de abartılı olduğunu düşünüyorum. Her kuşak kendi şiirini yazar. Toplumu ıskalama ve dönemimin şairlerinin tasfiyesi iddiasına gelince, bunu lütfen başarsınlar! Bedeli ödenmemiş bir başarı yoktur ama.
Sadece benim bu ülkede yarım milyon adet kitabım tüketilmiş; tam yirmi beş yıl dergilerde iki yüz kadar şiir yayınlatmışım. Onlar da önce şiirlerini bir ortaya koysunlar, dergilerde de hiç değilse beş yıl, kırk elli şiir yayınlattıktan sonra ilk kitaplarını hiç değilse on bin adet okutabildikten sonra bunu söylesinler ve böylelikle iddia etmek, emek vermekten daha kolay olmasın...
Çok okunmak, hatta okunmak bile iyi olmanın ölçütü değildir tabii; ama hiç okunmamak veya sadece konuşmak neyin ölçütüdür ki?Aslolan üretimdir; kalan ve kalacak olan da üretilenin kendisidir.
Okur beğeniyle takip ettiği şairi özel bir alanda muhafaza eder, bu özel alan şair için çok tehlikeli ve cam kırıkları ile doludur, ne yana dönse bir taraflarını kanatır. İmza günleri ticari olarak değerlendirilir, bu tip etkinliklere katılmayınca ukala olarak algılanılır. Muhalif bir tavır sergilediğinde şov yaptığı söylenir, susunca da korkak olduğu düşünülür. Şair manevra alanı kısıtlanmış böyle bir kaygan zeminde nasıl ayakta durabilir?
Şair, bu kadar gevezeliğe aldırmadan kendi yolunda yürüyen kişidir. Bilinci yaralı, özgüveni sakatlanmış kimi insanlar siz ne yaparsanız yapın bir itham gerekçesi bulacaklardır. Şairin bu kaygan zeminlerde çok da ayakta durması, hep “görünür” olması gerektiğine inanmıyorum artık. Bu yüzden 2000 yılından beri ödüllere katılmıyorum, hiçbir yazar örgütüne üye değilim, çok mecbur kalmadıkça hiçbir etkinliğe gitmiyorum. Hatta son üç yıldır yeni bir şiir kitabı da yayınlatmıyor, dergilerde de yazmıyorum.Ama bu, devam etmeyeceğim, yeni şiir kitapları yazmayacağım anlamına gelmiyor.
Şair, çalışma masası ile dışarının gürültüsü patırtısı arasında tercih yapması gereken kişidir; pazarın rekabet ilişkileri bize bir şeyler dayatırken, inadına reddetmeyi bilen kişidir. Ne yaptığını bilen, bunu bilirken de attığı hiçbir adımın hesabını hiç kimseye vermeye mecbur olmayan kişidir.
Evet, aslında manevra alanı çok kısıtlanmıştır, ama şair, bu kısıtlanmış alanda zamanı geldiğinde trapez yapabilen kişidir. Siyasi anlamda bir sorumluluk duyuyorsan, önce kendi vicdanına, sonra kamu vicdanına hesap verecek, doğrunu ortaya koyacaksın; etik bir kaygın varsa onu ifade edecek, restini sakınmayacaksın… Olmadı, benim yaptığım gibi susacaksın ve susmanın da bu kaygan zeminin karmaşasında bir estetiği olabileceğini bileceksin. Onanmayı değil, lanetlenmeyi göze alan adam şair kişidir. Bilinci özgürdür; herkes kendi cemaati, tanrısı adına ona ne söylerse söylesin oradan yürümeyi bilen kişidir.
Yaklaşık beş yıldır bir köyde münzevi bir hayat yaşıyorsunuz. Birçok dergiyle ve edebiyat ortamıyla ilişkinizi kestiniz. Bu durumu Vila Matas'ın "Bartleby ve Şurekası" kitabından esinle vicdani bir ret olarak değerlendirmek yanlış olmaz kanımca. Türkiye'de muhalif olmanın sonucu bu mudur?
Hayır, Türkiye’de muhalif olmanın sonucu bu değil; benim öznel tercihim. Sadece bir dönem kendimi onarmak için çekildim. Bu evrede bunun benim için doğru bir tercih olduğuna da inanıyorum. Vicdani ret ise artık kaçınılmaz bir şey; sivil kalmak ve bir “kopuş” yaşamak kaçınılmaz bir şey…Aksi halde bu yazar örgütleri ve bu pazarın talepleri sizi kepaze yapar. Muhaliflik olarak tanımlanan birçok duruş ve tercihin, daha çok sistemi onarmaya yarayan ve sizi meta anarşisinde nesneleştirip iktidarı talep etmenizi sağlayan boyutları var. Bundan özenle kaçınmak gerekir. ”Egemenlik mekanizması, yol açtığı acıların görülmesini de önler…” Her tür iktidara eklemlenmekten uzak durmak gerekir; bu, bir şiir yarışmasında seçici kurul üyeliği olsa bile. Adorno’nun söylediği gibi:”Kendi bireysel varoluşumuzu bir ideolojiye dönüştürmekten kaçınmak ve özel yaşamımızı da en alçakgönüllü, en iddiasız ve en gürültüsüz biçimde sürdürmek…” Ben bunu yapmaya çalışıyorum bu dönem.
Her koşulda, her tavrına onay bekleyen adam şair değildir…Şair, önce bilinci ve eleştirel bakışıyla uçkenar olmak durumunda Herkes kendi doğrusunda oturacak; kınayan kınar. Şair, herkesin kabullenmesi gereken kişi değildir.
Genç kuşak içerisinden, şiire hak ettiği konumu kazanma uğraşında olacak ve günümüz insanını karşılayabilecek şiirleri yazacak şairlerin çıkabileceğine dair umutlu musunuz?
Hayır, umutlu değilim.Artık bu karmaşada modern bireyin ayrıksı değil, homojenleşen, hiçleşen bilinci ve evreninden büyük bir şiirin çıkamayacağını daha önce söyledim. Büyük bir şiir yazılsa bile, yayın dünyasının barikatları aşılamaz. Bu barikatlar aşılsa dahi, artık şairin çok güçlü referanslarının olması gerekir. Çok değil, yirmi otuz yıl önce böyle değildi... Bakın, çok uç bir örnekle bu savımı somutlayacak olursam, şu Pelin Batu’dan büyük bir şair çıkabilir mesela. İmgesi hazır; referansları sağlam: baba bir emekli büyükelçi, siyasetçi, bürokrat; güzel ve medyada da tanınan bir yüzü var Bütün bunların üstüne üstlük iyi şiirler yazarsa, kitaplarını en büyük yayınevlerinden iyi tanıtımlarla yayınlatabilir ve giderek yaygınlaşıp, iyi bir şair olarak da kabul görebilir.Yani pazarın, medyanın yarattığı kaos ve tercihler bu boyutlardadır. Herkes imgesine ve referanslarına göre istif ediliyor.
Üzülerek iddia ediyorum ki, artık yeterli referanslarınız yoksa, bu ülkede en iyi şiirleri yazmanız , gelinen bu aşamada yaygın okunmanız için tek başına bir olanak değildir artık… Bülent Ecevit, sırf bu ülkede başbakanlık yapmış olduğu için bile o berbat şiirlerini hepimizin yazdıklarından fazla okutur, örneğin.Yılmaz Erdoğan artistlik, komedyenlik yapmıştır, hepimizden fazla okutur. Çünkü onların referansları ve medyada oluşmuş imgeleri var. Bu artık böyle…Şairin toplumdan, toplumun şairden beslenmesinin olanakları da giderek gasp ediliyor ve arada oluşan uçurumu kapatmak giderek zorlaşıyor.
Yazının hangi araçla aktarıldığı sizce önemli midir? Bu açıdan bakıldığında internet olanaklarının geleceğe yönelik olarak yazınsal üretimdeki ve tüketimdeki yerini nasıl görüyorsunuz? Bu konuyu küreselleşen dünyada hegemonyayı kırmak için önemli bir kaldıraç olarak görmek olası mıdır?
Bilişim kültürünün oluşturduğu etkiyi, yaygınlığı yadsımak nankörlük ve ilkellik olur. İnternet olanakları, daha iyi bir dünyanın oluşmasına katkıda bulunacaktır bence. İnternet anarşistleri hackerler, dev tröstler için şimdiden ciddi tehdit unsurları olmaya başladılar. Sanal dünyanın oluşturduğu tek dil -İngilizce-ile dünyada artık birçok aydın, birçok kurum direkt iletişimde olabiliyor. Örneğin Uluslararası Af Örgütü bir acil eylem çağrısı yaptığında, belirttikleri adrese bir günde bir milyon e-posta gidebiliyor. Devletler ve istihbarat örgütleri, bu gelişmelerin önünü almaya, Google gibi arama motorlarında ciddi biçimde denetim kurmaya çalışıyorlar.Türkiye’de de bu denetim mekanizması yakında yürürlükte olacak.
İnternet, yine de edebiyatın yaygınlaşması için yadsınamaz bir olanak.Muhteşem şiir siteleri var Örneğin İngilizce’ye çevrilen şiirlerimi İrlanda’da bir siteden kaydediyor, o şiirleri tutup birkaç dakika içinde Amerika’da bir edebiyat dergisinin web sitesine gönderiyorum. Onlar da beni yanıtlıyorlar ve bütün bunları evimden, çalışma masamdan kalkmadan yapıyorum. Dünyada binlerce insan, bir ekolojik sorun veya bir barış talebi için bir e-posta grubunda aynı anda buluşabiliyorlar.Bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkün.Bunlara nasıl karşı çıkılabilir?
Şimdi benim yirmi iki kitabım tek CD ile elimde ve istediğim dosyayı istediğim yayınevine istediğim düzeltileri yapıp e-posta ile gönderebiliyorum. Yapıtın okura ille de kitapla ulaşması bir koşul değil elbette. Ancak Türkiye’de bilişim hukuku konusunda ciddi yaptırımlar olmadığı için, bazı sitelerde şiirlerimizin talan edilmeleri, değiştirilerek veya kısaltılarak yayınlanmaları gibi -yine ülkemizin azgelişmişliğine koşut- sıkıntılar var. Bunların da zamanla aşılacağına inanıyorum.
İsmet Özel ”Türkiye'de yazarların kaderi, tribünlere oynamakla çölde vaaz vermek arasında gidip gelir.” der, gerçekten öylemi? Türkiye de yazar hatta şair olmak çok mu çetin bir uğraştır?
Bunu söyleyenin, bir ömre birkaç dünya görüşü sığdıran ve başı sıkıştığında sürekli tribünlere dönüp bu geleneksel toplumun dini inançlarını, milliyetçi duygularını sömüren İsmet Özel olması çok ilginç… Özel, çölde vaaz vermeyi hiçbir zaman başaramamıştır ve onun gazetelere verdiği beyanlardaki satır aralarını, bu ülkede kültürlerimizin, halklarımızın ve inançlarımızın kardeşliği açısından da çok faşizanca buluyorum.
İsmet Özel ile bir estetik ve ideolojik hesaplaşma artık kaçınılmazdır; bunu şimdiye dek birilerinin, öncelikle bir eleştirmenin yapması gerekirdi. Fakat yakın yıllarda yapılmazsa eğer, bu hesaplaşmayı gerekirse bir kitap boyutunda önümüzdeki iki yıl içinde ben yapacağım. İsmet Özel, çağdaş Türkçe edebiyatının gelişimini engelleyen çok sakıncalı bir prototiptir. Onunla, ardıllarıyla bir hesaplaşmadan sonra modern şiirin önü açılabilecektir. Ben böyle düşünüyor ve bu vurgumun önemine inanıyorum.
Biliyorum, bu soruyla siz İsmet Özel hakkındaki fikirlerimi kastetmemiştiniz; ancak, herkesin bir cümlesinde ya da her söyleşi sorusunda bir İsmet Özel alıntısı olunca, üstelik bu alıntılar çağdaş–hümanist değerleri benimseyenlerce dolaşıma sokuldukça, arada bir çatlak ses olmak bazen kaçınılmaz oluyor. Çölde vaaz vermek bir tür çağdaş dervişliktir ve bir şaire yakışır.Fakat bu ülkenin çöllerinde kimse bulunmuyor, herkes tribünlere bakıyor ve bu yüzden bu cümleyi söyleyenler bile yazık ki tirübünlere oynuyor. Belki bu yüzden çölde yalnız vaaz vermek yerine, tirübünlerde yanlış imamların insafına kalmışları çöle, orada bir bedevi olmaya çağırmak gerekiyor…Önce tiribünlere gidip oradakileri çöle çağırmak gerekiyor…
Bize biraz son çalışmalarınızdan ve yeni çıkacak kitaplarınızdan bahseder misiniz?
Ekim ayı Alkım Yayınları’ndan “Sakla Yamalarını Kalbim” adlı, elli bin adet ilk basımla bir şiir kitabımın çıkacak.Sonra “Şair, Ayağa Kalk”ile “Açık Pusula” adlı kitaplarım yayınlanacak.Önümüzdeki yıllar içinde yayımlamayı planladığım çok sayıda kitap var... Patika Dergisi’ne ve uzayacağı için kimilerini yanıtlayamadığım bu güzel sorularınız için teşekkür ediyorum.
|