|
YILMAZ ODABAŞI:EDEBİYAT KAVGALARINDAN UZAK, ŞİİRE YAKIN
Söyleşi: Erdal DOĞAN
Bir süredir dergilere, gazetelere konuşmuyordu Yılmaz Odabaşı. Birbiri ardına yayımladığı kitaplarıyla yetiniyordu bir anlamda. Edebiyat tartışmalarından, kavgalarından uzakta... Aslında şairin sessizliği, şiirini yazmadığı anda başlar. Dergilere, gazetelere konuşmamak daha çok bir tepki olarak algılanabilir. Biz de öyle düşündük ve ‘Bütün Şiirleri’nin üçüncü basımını yayımlayan Odabaşı’nın hem yeni bir şiirini hem de tepkilerini okurla paylaşmak istedik. İşte böylece aşağıdaki söyleşi ortaya çıktı.
Yazdıklarınızda Doğu hep oldu. Muhtemelen bundan sonra da olacak. Ama Ahmet Erhan gibi siz de yaşadığı şehri bırakıp ‘Batı’ya göç ettiniz’, neden?
O bölgede, o siyasal, sosyal atmosferde yazmanın, yazdıklarımı üleşmenin koşulları hiçbir zaman olmadı. Ama gereğinden fazla zorladım bunu. 1994 yılına dek hep oradaydım. Yani bir mektubu bile rahat atamazdık. Kargo, APS vs. gönderilerimiz dahi kaybolurdu. Devlet orada kitap okuyan insandan alabildiğine tedirgindi. 1980’lerde Diyarbakır’da Cumhuriyet gazetesi okuyan insanların takip edildiğini biliyorum ben. Bu yüzden kendi yazdıklarımı güvence altına alabilmek için, okuduğum kitapları, çalışma dosyalarımı, yani üretimimi ve duruşumu güvence altına almak için ve daha birçok nedenle buraya geldim. Zorunlu göç diyebiliriz buna. Bir tür sürgün...
Bu coğrafyada yazılan şiiri gerçekten bir Doğulu ve Batılı şiir olarak ikiye ayırmak gerekiyor mu? Biliyorsunuz Batı şiiri etkisinde kalan hayli şairimiz var.
Ahmed Arif’in de yıllar önce söylediği bir şey var. O söylediği için yinelemem veya benim ona benzer bir şey söylemem çok ahlâklı olmaz. Diyor ki, “Türkiye’de Orhan Veli gibi yazmak modaydı. O yıllarda Fransız şairlerinin bohemliğine öykünen çok şair vardı ve onlar pek popülerdi. ””Fakat ben, ” diyor, “azgelişmiş bir coğrafyadan geliyordum ve onları izlemedim, kendi göbeğimi kestim. ” Aslında kendi adıma Doğu şiiri yazdığımı hiç öne sürmedim. Hiçbir yerde böye bir ifadem yoktur. Ama, kendimi de yazsam, şiirlerimin imgesel kuruluşu Doğu tınısı taşıdığı için, şiirim Doğulu algılanıyor. Çünkü o sosyal ve kültürel doku vardır şiirimin harcında. Halbuki ben hayatım boyunca asıl insanın ve hayatın hallerini yazmak sorumluluğunu verdim şiirime.
Böyle algılanması rahatsız ediyor mu sizi?
Hayır, etmiyor tabii. Ama benim şiirlerimdeki izleklere bakarsanız, çok geniş bir yelpazeye sahip olduğunu görürsünüz. Siyasa ile lirik olanı katıştıran bir üslubum var benim. Bu bir dilsel, estetik, hatta yedeğinde ideolojik de bir tercihtir. Türkiye’de politik şiir yazan çok insan oldu. Ama onların çoğu Doğulu algılanmadı.
Size göre hâlâ Batı şiiri etkisinde şiir yazılmıyor mu Türkiye’de?
Ama bir de, şiirinin kurgusuyla, harcıyla Doğulu olanlar var. Hem şiirinin kurgusuyla, hem duruşuyla, hem söylemiyle, hem de temalarıyla. Şimdi diyelim ki bir şair arkadaşımız bir kitap yazmıştır, ama şiirinde Doğu’dan söz etmemiştir. Doğu coğrafi, kültürel, sosyal doku olarak yer almamıştır o şiirde, ama sesi, üslubu onu vermektedir. Türkiye’de kendini oradan edinen insanlar da var. Mesela Şükrü Erbaş, hiç Güneydoğu’ya gitmediği halde benden 1993’te birtakım slaytlar aldı, o slaytlara bakarak ‘Dicle Üstü Ay,’ diye bir şiir yazdı. Şimdi o şiirde de bir Doğulu tını var. Şiirin adı da öyle, ama Şükrü Erbaş o güne, yani kırk yaşına dek hiç Güneydoğu’ya gitmemişti, örneğin.
Hilmi Yavuz’un kitabına adını veren Doğulu şiirleri de var.
Onun ‘Doğu Şiirleri’ gerçekten Doğu şiirleriydi. Yıllar önce okuduğumda çok sevmiştim. Türkiye’de Doğu şiirlerini sanırım Ahmed Arif’ten sonra en iyi Hilmi Yavuz yazmıştır. Murathan Mungan’da da o tını var yer yer. Ama Murathan Mungan’ı, bütün olarak aldığımız zaman, bir Doğu şairi diyemezsiniz. Hilmi Yavuz’a da bir Doğu şairi diyemezsiniz. Ama Murathan Mungan da, Hilmi Yavuz da Doğu’yu yazdılar. Murathan Mungan, ‘Sahtiyan’ıyla Doğu şairi, ‘Metal’ adlı kitabıyla Batı şairi midir? Demek ki böyle bir ayrım yok. Böyle bir ayrım olursa, örneğin Murathan Mungan’la Hilmi Yavuz’u nereye koyacaksınız? Hilmi Yavuz’u da ‘Doğu Şiirleri’yle doğu şairi, son iki şiir kitabıyla Batı şairi yapabilirsiniz. Bu tınıda kalmış tek istisna var, Ahmed Arif. Yani o tınıda, şiirini kardığı harcın içinde duran, o söylemin, o izleğin dışına taşmayan. Ahmed Arif zaten her anlamda çarpıcı, özgün bir örnek.
Türkiye’de edebiyatın politikayla ilişkisizliği yaşanıyor mu? Öte tarafta “ben siyasi bir eser yarattım” diyenler var, size göre onlar yanılıyorlar mı?
Şairin bir siyasal misyon, şiirinin dışında bir siyasal misyon üstlenmesi gerektiğine inanmıyorum. Bir şairin belki siyasal bir misyonu vardır, siyasal bir uğraş içindedir, duruş içindedir ama şiiri bu nüveleri taşımazsa o şair politik şiir yazmıyordur.
Ben de politik şiir yazmak için özel bir çaba sarf etmiyorum. Fakat yıllardır şiirimin omurgasını Eliot’ın bir tanımlamasından beslediğimi düşünüyorum. Eliot, “nesnel karşılık” der, yani üretilenin nesnel karşılık içermesi. Benim bütün şiirlerimi yazarken böyle bir kaygım var. Yazılanın yaşamda bir karşılığı olmalı, hayat kadar zarif, hayat kadar vahşi, hayat kadar çarpıcı, hayat kadar şaşırtıcı, hayat kadar da barbar. “Nesnel karşılık” dediğim biraz da bu. Yani yaşamdan damıtmak. Sanırım sizin de kastettiğiniz budur. Böyle olunca, şiirinizde gündelik hayatın sözcüklerine yer verince, imgesel örgünüzü şiirinizin müziğini, sesini hayatla besleyince, okur yapıtla çabuk özdeşleşebiliyor. Bunu denemeyen şairler ülkelerinde biraz turist kalmaktalar. Çünkü yaşamdan beslenmiyorlar ve bu ülkenin şairleri değillermiş gibi yazıyorlar. Fransız sembolistleri gibi yazıyor adam, okur anlamıyor; yani bir Aragon çevirisi bile ona daha çok şey veriyor. Neruda da öyle. Bu ülkenin şairlerinden fazla okunuyor. Niye diye düşündüm. Çünkü çok daha iyi şairler var.
Benim izlediğim, çok sevdiğim birtakım şairlerin çevirileri Türkiye’de hiçbir zaman okunmadı. Örneğin, Puşkin’i çok severim. Rus şiirinde de çok ayrı bir yeri var Puşkin’in. Fransız şairlerinden mesela Baudelaire, Rimbaud, bence Aragon’dan çok daha önemlidir veya Amerikalı Whitman, ama Türkiye’de bu adamlar okunmadılar. Niçin? Türkiye’de Neruda niye sevilir? Çünkü, Enver Gökçe gibi yazmaktadır. Ya da onun çevirisi Türkçe’ye Enver Gökçe gibi kazandırılmıştır. Ben orijinallerini okumadığım için bilmiyorum. Pablo Neruda gerçekten anadilinde de bu kadar yalın ve anlatıyı, nesiri, az imgeyi yeğleyen bir şair midir, yoksa böyle mi çevrilmiştir, bilmiyorum.
Enver Gökçe, dediniz. Bazı eleştirmenler onun şiiriyle sizin şiiriniz arasında bir ilişki kurarlar. Siz bunu olumluyor musunuz?
Bunu ilk kez sizden duyuyorum. Enver Gökçe kendime hiç akraba saymadığım bir şair, ama Türkiye’de beni Enver Gökçe’nin yanına koyanlar belki var. Ahmed Arif’in, Hasan Hüseyin’in yanına koyanlar da olabilir. Çok çabuk taklit edilebilecek, çok çabuk tükenecek, tüketilecek şairler var. Ama Türkiye’de insanlar sanırım yalın, hayır yalınlık iyidir de, basit, sığ şiiri seviyorlar.Bu yüzden kimilerinin yaptığı da sanırım televizyon izleyicisi bir kitleyi arabesk bir şiire yakınlaştırmak…
Bu olguya farklı bir açıdan bakarsak; bir şekilde okurun şiirle ilişki kurmasının yolunu da açmıyor mu?
Belki okurun bu tür ara duraklara gereksinimi var. Şiirle hiç tanışmamış okur, o lise edebiyat kitaplarında şiirden irkiltilmiş, korkutulmuş genç insanlar sanırım bu ara durağa girecekler. Oradan çıkıp belki başka şairlerle tanışacaklar. Belki şiirde ufuklarını böyle açacaklar. Türkiye’de yeni bir okur tipi oluştu, bir manipülasyon süreci yaşandı. Derinlikten kaçan, sığ bir okur tipi oluştu. Türkiye’de gerçek şiir okuru aslında çok az.
Anlattığınız tablo biraz da yazar ve şairlerle de alakalı bir tablo aslında. Siz şairlerin ya da edebiyatçıların hayattan uzaklaştığını söylüyorsunuz bir anlamda.
Şiiri hayattan beslemek, o ara şiiri yazmak, dahası şiirsizliği yazmak değil tabii! Bazı okurlar şiir denince o arabesk imzaları, onları hatırlıyor. Bu adamlar şiiri aşağıya çekiyorlar; beğeni dibe vuruyor! Bu çok talihsiz bir şey. Bu ülkede Necati Cumalı’nın adını çoğu okuyucu bilmez. Ayrıca, şiiri çok marjinalleştiren şairlere de, mesela Sina Akyol’a saygı duyuyorum, ama o ve onun ardıllarıyla ruhsal, düşünsel, estetik bir akrabalığım olduğuna inanmıyorum. Bunlar adeta anlaşılmamak için yazıyorlar. Mesela 1982 yılında yazdığım şiirlerin 2002 yılında insanların defterlerinde, bilgisayarlarında, internet sitelerinde, okul panolarında hâlâ yer alıp okunduğunu görerek moral buluyorum, aksi halde şiiri bırakırdım. Çünkü aradan geçen 20 yıla rağmen benim bazı şiirlerim hâlâ okunmaktalar, hâlâ o kitapların yeni basımları yapılmakta. Bu yüzden diyorum ki, ola ki bugün uğradığımız haksızlıklar, tanık olduğumuz bu okur düzeyi, yirmi yıl sonra da yine bu şiirleri belki bir yerlere taşır. Belki yirmi yıl sonra öldüğüm zaman da okunabilir bir şair olabilirim. Bu belkilerden dolayı yazmayı sürdürüyorum. Yoksa Türkiye’de şu an yazmayı sürdürmek için çok fazla gerekçemiz yok. Benim bugündeki şiirden anladığım Yılmaz Erdoğan olmadığı gibi, Sina Akyol da değil. Benim anladığım, örneğin Turgut Uyar, Edip Cansever, Ahmed Arif’ten İsmet Özel’e, Ülkü Tamer’e dek uzar gider.
Peki kimlere yakın buluyorsunuz şiirinizi?
Ben kendilerini sözde toplumcu-gerçekçi olarak adlandıran birtakım yerlere de artık pek yakın değilim. Eleştirel gerçekçiliğin kulvarında sayıyorum kendimi. Mesela, sözde bir toplumcu dergiye bakıyorum; isim vermem doğru olmaz, çabaları var, saygı duyuyorum, ama 2002 yılında 40 kuşağına öykünen bir şiir arıyorlar. Müthiş bir sığlık var. ‘Proletaryada Şiir’, ‘Proletaryaya şiiri nasıl ulaştırabiliriz?’ gibi yazılar yazıyorlar. Öbür tarafta da fantastik edebiyat tartışılıyor. Fantastik edebiyatın, postmodern edebiyatın okuruna nasıl ulaşacağı tartışılıyor, üstelik modern bile olamamış bir toplumda. Bugün bazı toplumcu dergileri açınız, hâlâ 40 kuşağına öykünen şiirler yayımlıyorlar. Toplumculuk değil bunların yaptığı. Bu tür dergileri gençlere öneremiyorum. Bir yanda büyük sermayenin çıkardığı bir iki dergi var, bir yanda da bu kendine toplumcuyum diyen, ama birçoğu içerik olarak çok sığ, yani 40 kuşağı tartışmasında kalmış, sadece emekçi ve şiir tartışmasında kalmış, dünya edebiyatını incelemeyen, incelikleri görmeyen, hiçbir derinliğe ve yeniliğe yanaşmayan bir mantalite var. Kimi dergilerin içeriğine bakıyorum da, Türkiye’de milenyumda şiirin geldiği yer burası mı?
Özgünlük de kayboluyor tabii bu durumda.
Her şair, şiirine kendi rengini karmalıdır. Şairler, yüreklerinin kıpırtılarını, her biri ayrı bir kültürel atmosferden mayalanan duyarlıklarını şiirlerine taşıdıkları zaman özgünleşirler. Özgünleşirlerse özgürleşirler, özerkleşirler. Ama bizde özgünlük değil de bir homojenleşme söz konusu. Çok acıdır, çok talihsizdir, Türkiye’de birçok şiir kitabının basım sayısı bin adede düşmüştür. Ama şiir adına işte çok dramatik bir sesle, “Ah o kuru fasulyeyi yiyemedik ulan Rıza” diyen ve böylece şiir yazdığı yanılmasında olan insanlar kasetleriyle best-seller oluyorlar. Burada, oturup düşünmemiz gerekmiyor mu bizim? Ne yaptık da böyle oldu; 80’den beri şiir üzerine bu kadar kuramsal yazı yazıyoruz, bu kadar laf söylüyoruz, bu kadar çok güzel dergi çıktı, bu kadar çok dergide bu kadar çok insan yazdı. Türkiye’de ‘80’den bugüne dergilerde yayımlanan şiir konulu tartışmaları toplayın, 20 ciltlik bir ansiklopedi çıkar ortaya. Bu ülkede sokaktaki insanın Ece Ayhan’dan, Edip Cansever’den, İlhan Berk’ten haberi yoksa, oturup düşünmemiz gerekiyor. Türkiye’de şairin önü kapalı. Bir merkezi hiyerarşi oluştu. O merkezi hiyerarşinin dışında kalanlar çok nadirdir; ben dışında kalanlardanım. Ben de nasıl gittiğini çözebilmiş değilim. Bazen kendi durumuma şaşırıyorum. Mesela bir buçuk yıldır dergi ve gazetelerde görünmüyorum, hiçbir yerde konuşmuyorum, hiçbir dergiye yazmıyorum. Ama Adana’ya, Konya’ya, Zonguldak’a gidiyor, büyük bir kalabalıkla karşılaşıyorum. Nasıl oluyor, neler oluyor, ben bunu pek çözemedim, anlayamadım.
Öykü de yazıyorsunuz. Öykü nerede başlıyor sizin için?
Anlatı şiiri öldürüyor çoğu zaman. Şiir bir okyanussa eğer, benim için düzyazı bir liman. Orada soluk alıyor, rahatlıyorum. Düzyazıda değişik türler de denedim; anlatı denedim, denemeler, aforizmalar, film öyküleri, hikâyeler. Orada bir güzel temizleniyorum, arınıyorum ve şiir devam ediyor. Düzyazı beni tafralarımdan arıtıyor. Kafama takılan şeyler oluyor, yazmasam yapamayacağım şeyler. Onları düzyazıya gönderiyorum. Çünkü onları şiirde denersem, şiirimi katlederim. Çünkü şiir fazla anlatı kaldırmıyor, hikâye kaldırmıyor. Düzyazılarım, şiirlerim kadar ilgi görmese de, her biri en az dört beş basım yapıyorlar yine de.
Şiir ve öykünün yanı sıra antolojide de hazırladınız. Neden antolojiye gerek duydunuz?
Memet Fuat’ın antolojisi, Cumhuriyet dönemi şiirini derleyen, içeren seçkin bir antolojiydi. Bunu İlhami Soysal’ın, Ataol Behramoğlu’nun antolojileri izledi. O zaman çok az sayıda antoloji vardı ve bunlar bir boşluğu doldurmaktaydılar. Sonra çok daha tecimsel kaygılarla bir antoloji furyası başlatıldı. Herkes antoloji hazırlamaya koyuldu. Mehmet Fuat, en kapsamlı, en titiz ve en seçkin kabul edilen antolojisini 1940 doğumlularla bitirince, onun muadili, yani ona öykünen başka antolojiler de hep ’40 doğumlularda bıraktılar şairleri. 2002 yılında 1940 doğumlu adam demek, 62 yaşında demek. Türkiye’de de yaş ortalaması bilinir. Bu, çok talihsiz bir durumdu. Bırakın 43 doğumluları, Türkiye’de 50 yaşında yiten iyi şairler de vardı. Mesela Metin Altıok ya da onun gibi gençliği filan aşmış, usta sayılan şairler. Bunların şiirleri belli bir yerde duruyor. Son 25 yılın şiirini dikkate alıp, lütfedip de antolojisine alan yok ya da “bak burada böyle bir şiir var, 80’liler iyi şiirler yazmaya başladılar” diyen, (ki bana göre de öyle; 80’liler Türkiye’de kentli bir şiir yazdılar). Türkiye şiirini Atatürk’ün mavi gözleri ya da köyüm, köylüm söyleminden kurtarmakta en büyük katkı İkinci Yeni’nin ve 80’li yılların şairlerine aittir. Ben de bir sorumluluk duygusuyla, bir çoğu dönemimin şairlerine de jest olsun diye sadece son 25 yıl şiirini derleyen bir seçki yayınladım. Kimse de “Bu ne biçim iş?” demedi. Hayli ilgi gördü.
Bir tarafta da sizin için önce Ahmed Arif. Kendinizi onun şövalyesi olarak ilan ediyorsunuz. Bir yazıda var. Ondan sonra gelen şövalye?
Hayır, ben sadece bir şövalye her önüne gelene kılıç çekmez, demiştim. Okur söylüyor bunu, “Ahmed Arif’ten sonraki sesimiz,” diye. Sonunda bunu biraz üstlenmek zorunda kaldım. Ahmed Arif, İkinci Yeni’nin çok uzağında bir şair de değil. Yani Enver Gökçe’den, Hasan Hüseyin’den çok, Edip Cansever’e, Cemal Süreyya’ya daha yakındır. Ahmed Arif’in Cemal Süreyya ile hem duygusal hem düşünsel, hem politik dostlukları var. Ahmed Arif’i neden İkinci Yeni şiirinin tamamen uzağına koyalım. Ama Ahmed Arif’i bir yere koymakta da güçlük çekiyoruz aslında. Çünkü çok özerk, özgün bir ses olduğu için, tamamen İkinci Yeni’ye de dahil edemiyoruz.
Bu noktada son günleri gündemindeki bir tartışma hakkında düşünceleriniz sormak istiyorum; Mehmet H. Doğan’ın hazırladığı antoloji hakkında kopan fırtınaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir eleştirmenin, bir antoloji hazırlayanın her koşulda, bütünüyle nesnel olabileceğine inanmıyorum. Mehmet H. Doğan da 20. yüzyılın Türkçe şiirini derlerken, hem nesnel hem öznel kriterlerini elbette ortaya koyacaktı. Benim şiirimi kendine yakın bulmuyor ve seçkisine almıyor mu: “Bu sadece onun tercihidir” der, geçerim. Almışsa da, noterden ihtar çekmek filan bana şov yapmak gibi geliyor. Bu emek, bu kadar sataşmayı, polemiği, ithamı hakketmiyordu. 70’li ve 80’li yılların şairleri kendi eleştirmenlerini çıkaramadılar. Bu derlemeyi iyi yapabilecek en uygun insan da Mehmet H. Doğan’dan başkası değildi, diye düşünüyorum. Severiz, sevmeyiz, şiire otuz kırk yıl emek vermiştir. Ama adalet duygusunu, vicdanını yitirmiş bir toplumun adalet duygusunu yitirmiş bazı şairleri, bu emeği büyük bir hazla yerden yere vurdular. Bu konudaki polemikleri, restleri her zaman olduğu gibi uzaktan, burkularak izledim; neyse ki bazı arkadaşlar daha sağduyulu davrandılar. Eklemeliyim ki, ne Mehmet H. Doğan beni bir şair, ne de ben onu bir eleştirmen olarak birbirimize pek yakın bulmayız, ama sanırım biraz daha kadirşinas olmaya ihtiyacımız var.
Bildiğim kadarıyla şiir dışında başka bir işle uğraşmıyorsunuz. “Şiirle geçiniyorum” diyorsunuz.
Geçiniyorum; okurla da geçiniyorum. Ama edebiyat dünyasıyla iyi geçindiğim söylenemez. İktidardan, kavgalardan uzağım. Hiçbir şiir seçici kurulunca yer almıyorum. Sonyıllarda hiçbir dergiye, gazeteye neredeyse hiçbir şey yazmıyorum, dahası hiçbir gazetede yazmıyor, televizyonlara çıkmıyorum. Yani kendimi göz önünde tutacak, afişe edecek, kitaplarımın satmasını gerektirecek birtakım şeyler yapmak için özel bir çaba sarf etmiyorum. Sadece şiirimi yazıyorum, başka bir şey yapmıyorum. Ama yılda asgari kırk elli bin civarı şiir kitabım tükeniyor.Bir de bestelenen şiirlerimden şimdilik iyi kötü geçimimi sağlıyorum.
Edebiyat tartışmalarından, kavgalarından uzak. . .
Edebiyatımızda kavgalar hep olur. Bu vesileyle ortaya çıkmak, birilerini sömürmek, birilerini ifşa etmek bana uygun değil. Bu tür tartışmaları hep dışarıdan izlerim. 20 yıldır şiir yazıyorum. Edebiyat dünyasının ithamları, tartışmalar, çelmeler, okurun ithamları, ne yapsanız yaranamıyorsunuz. İmzalara gidersiniz “ticaret” derler, gitmeseniz “ukala” olursunuz. Hapse giriyorum, tavır kokuyorum bu kez “şov yapıyorsun” diyorlar. Yazsam “çok yazıyor”, biraz ara versem “tükendi, bitti” oluyor. Bir dönem 7-8 yıl ödüllere katıldım ve ikisi uluslar arası 15 ödül aldım; bu kez “ödül avcısı” oldum. 200 yılından itibaren katılmama karanı aldım. Bunlar, sağlıksız bir toplumun sağlıksız bireyleri, bilinçleri yaralı insanlar. Bunlarla boğuşmak çok zor.
Edebiyat dünyasındaki kimi insanların bilinçleri yaralı. Kaprisleri var, zaafları var. Gidip onlarla didişmek, onların zaaflarına, komplekslerine yanıt olmaya çalışmak filan, çok zor işler.
Bu yüzden çok uzakta, dağ başını duman almış bir yerde, bir kent merkezine on kilometre uzakta yalnız yaşıyorum. İstanbul’a bir saat uzaklıktayım, ama ayda bir kez ya giderim ya gitmem. Artık bu ülkede bir şairin kendini aşması zaruretini bir kenara bırakın, kendini koruması da başlı başına bir sorun... Sözlerimi bitirirken, 1981’den beri hep izlediğim Gösteri Dergisi’ne ve size teşekkür ediyorum.
Hürriyet GÖSTERİ DERGİSİ, MAYIS 2002 |