|
BİLİNCİNİ ÖZGÜLEŞTİMEYE ÇALIŞAN BİR UZUN YOL KOŞUCUSU YILMAZ ODABAŞI
EVEREST BÜLTEN, AĞUSTOS 2001
Bazı yazarlar için, çocukluklarında temel edebiyat pedagojisi için hazır ortamlar vardır. Sizin ortamınız nasıldı?
Her insan biçimlendiği dönemlerde, çocukluğunda yaşadığı sosyokültürel koşuların izlerini, renklerini, trajedilerini bilinçaltına taşır. Ancak, bir yetişkin olduğunda o izleri ahlâkında, bilincinde nasıl kotardığı ve nasıl yönlendirip yaşam pratiğine nasıl taşıdığıdır önemli olan. Çünkü her birey, bu izleri yetişkinlik yıllarına farklı biçimlerde yansıtabilir.
Güneydoğu’nun doğası, kültürü sizi nasıl etkiledi?
Kimilerinin bu soruyu Muğla’da ya da Tekirdağ’da doğan bir yazara sormamaları bana öteden beri ilginç gelir; sanki oralarda doğan yazarların biçimlendikleri atmosferlerde doğa, kültür yokmuş ya da sanki oralarda doğan yazarların yazıyor olmaları olağan, ama Güneydoğulu birinin yazar olması şaşırtıcı bir sürprizmiş gibi yaklaşımlarla çok sık karşılaşıyorum.
Bizler bu azgelişmiş ülkede tabuların, geleneklerin, yasakların ve yoksulluğun kuşattığı bir kültürde kuşkusuz bir varoluş sınavı vermek zorundaydık. Kimileri bu vasat sosyokültürel ortamdan edindiklerini bir sadist, bir mazoşist ya da bir yobaz, bir uşak olmak gibi bir tercihlerle de yansıtabilir. Yani çocukluğa ait örselenmeler, dramlar, her zaman kişinin yaşam pratiğine pozitif yansımazlar.
Kuşkusuz feodalitenin bilincimde açtığı gediklerle, o şiddet kültürünün, mistik inanışların yansıttıklarıyla ben de kendimce boğuştum. Büyümeye can atan, çocukluğundan çok erken caymak zorunda kalan bir çocukluk geçirdim;ancak daha ergenlik dönemimde verili olana eleştirel bakan, şiddet karşıtı, feodaliteyi reddeden ve çağdaş-hümanist değerleri benimsemeye çalışarak yüreğindeki adalet duygusunu geliştirmeye çalışan biriydim.
Çocukluğunda edebiyata yönelmesinin nüveleri bulunan, yoksulluklar, destanlar yaşamış nicelerinin bir sosyopat vaka, bir işkenceci filan olabildiklerine de tanıklığımız sayısızdır.
Kişinin duyarlılığı bilincini, bilinci de ahlakını belirler diye düşünüyorum. Ben, şiddetle iç içe büyüdüm; kan davası güden bir aşiretin çocuğuydum. Ama o çocuktan, dünya halklarının kardeşliğini isteyen, feodaliteyi reddeden bir adam yaptım; bilincini özgürleştirmeye çalışan bir uzun yol koşucusu yaptım. Demek ki, çocukluğun harcı yetmez, o harcın üzerine yapıyı kuran kişinin tasarrufunda bulunan ve iradesini gerektiren, müdahalesini gerektiren boyutlar da vardır.
Benim ülkemde insanlar, mutsuzlukla, kederle, çaresizlik duygusuyla henüz çoçukken tanışmaya başlarlar; ben de tıpkı öyle bir çocukluk yaşadım ve o süreci, kendimin, yaşamın ve ortak kederleri paylaştığım insanların lehine kılmak için elime kalem aldım.
Tersi de olabilirdi; ama ben tercihimi böyle kullandım... Hazır değildi, hazırladım.
Çünkü kimilerine göre orası sadece bir masal diyarıdır; kimlik sorunu, ulusal talepleri olmayan, iktisadi, sosyal talepleri de feodalizmden dolayı yok sayılan ve sadece otantik renklerin öne çıktığı gizemli, acınası bir masal diyarıdır.
Evet, beni önce orada doğa, kültürel yapı elbette etkilemiştir. Ama beni hayat, beni insan her yerde etkilemiştir. Beni dünya da etkilemiştir, beni uzay da etkilemektedir. Yalnız Güneydoğu’nun değil, hayatın ve insanın hallerinden sorumludur benim yazdıklarım.
Hayatı ve insanı yazdıklarımızla estetize edebildiğimiz oranda, hayatın nabzının attığı ve insanın soluk aldığı her yerde elbette yazdıklarımızda bir karşılık bulacaktır. Kürt olduğumu asla yadsımam ve unutmam; ama Türkiye’den, dünyadan ve uzaydan da etkilenmiş bir “Türkiyeli” yazar olduğum da başkaları tarafından unutulmamalıdır...
Okuma oranının düşük olduğu bir yöreden çıkıp da, ülkenin en çok okunan yazarlarından biri olmak nasıl bir duygu?
Okuma oranının o coğrafyada daha düşük olduğu sanırım istatistiklerle doğrulanmıştır; fakat bugün, o bölgenin eğitimli insanlarının kitap tüketimi, metropolün eğitimli insanlarıyla kıyaslanamayacak oranda fazladır. Dünyayı, yurdunu, yazgısını değiştirmek için her şeyi göze alan insanların oranının orada fazla olmasından dolayı, son yıllarda okuyan, düşünen, dünyayı her yönüyle izleyen; mesela dünya müziğini izlerken Ciwan Haco vb. dinleyen, dil öğrenen, bilgisayar kullanan, ama kendi yazgısına da kafa tutan müthiş bir genç potansiyel oluştu oralarda.
Bugün ortalamanın biraz üzerinde okunduğum ya da “çok okunan şairlerden biri” olarak gösterildiğim doğrudur, ama hiç kimse sakın ola “ben çok okunuyorum”diye küstahlık etmesin;yarın kimin, kimi bir kilogram portakal alıp bir darülaceze odasında ziyaret edeceği belli olmaz bu ülkede.
Ben öfkeli bir adamım... Bugüne dek yazdıklarımı bir tür “ısınma turları” olarak niteliyor, belki dansetmek için yaşlı, ama yazmak için henüz genç sayıyorum kendimi. Bu yüzden, eğer tasarladıklarımı yazmama sağlığım elverirse, yargılanmalar, mahkûmiyetler beni engellemezse ve okunuyor, seviliyor olmamın rehavetine kapılmazsam, sanırım önümüzdeki yıllar içinde, asıl kırk yaşımdan sonra daha çok okunacağım. Daha çok okunmak, eğer ki daha çok anlaşılmamın nedeni olacaksa, bunu kesinlikle reddetmem...
|