|
ŞİİRİMİZİN ASİ ÇOCUĞU İLE
SÖZCÜKLERİN VE HAYATIN CEHENNEMİNİ KONUŞTUK
Söyleşi:Derviş ŞENTEKİN, Yeni Binyıl Gazetesi Kitap Eki, Mayıs 2000
Hepimiz biliyoruz: “Cilalı İmaj Devri”nde yaşıyoruz. En iyi ambalajlanan, reklamı yapılanlar “en iyi”lerin baş köşesine kolaylıkla kuruluyor. Elbette yazın dünyamızda da köşebaşları var; iyi-kötü edebiyat kulisleri, edebiyatın anayolları, başarıya götüren ekspres yollar var. Bazı parmakların işareti önem taşıyor en iyi romancının, en iyi şairin, en iyi hikayecinin belirlenmesinde...Oysa sanıldığının aksine okurlar her zaman bu işaretlere itibar etmiyor; gidecekleri yöne anayollardan gitmiyor. Okurun romancısı, okurun hikayecisi, okurun şairi bambaşka... Yılmaz Odabaşı da okurun şairlerinden biri. Kendisini işaret eden bir parmağa, ambalaja, reklama asla ihtiyaç duymayan; edebiyat dükalıklarına, “efendilerine” restini çekmiş bir şair. Onun için de asi! Anadolu insanını canıyla, kanıyla dizelerine buyur etmiş bıçkın bir şair...
Şair Yılmaz Odabaşı neden içeride? Kim azmettirdi?
Verili alanın nesnesi ve öznesi olmayı reddedip, bilincimi özgürleştirme serüvenimde kafamdaki hapishaneyi yıktığım ya da yıkmak konusundaki çabamda ısrar ettiğim için hapishanedeyim... Suçum, birileriyle “aynı çağda ve aynı ülkede yaşamaktan utanç” duymak; azmettirici ise vicdanımdır... Çünkü vicdanımla yazmak ve vicdanımla yaşamakta geç kalmamak gibi bir kaygım da var benim.
“Süren insan kalitesi yozlaşmasında kir, karmaşa ve hız artık yaşadığımız... Her türden aşkın da bir tükenme durağına sevkedildiği şu atmosferde, sistemin iğdiş ettiği duyarlılıklarımızla yeniden yüzleşmenin bir penceresi de olacaktır şiir... Bu kitabım da, süren karmaşaya, her türden örselenmeye, küskünlüğe kendimce bir misillemedir; aşkla ve isyanla!” diyorsunuz. Aşk için kavga eden şiirler olarak da tanımlayabilir miyiz şiirlerinizi?
Aşkın ve isyanın ateşini harlamaya gereksinimimiz var. Şimdi müthiş bir deformasyon sürerken, aşk sözcüğü de anlamından yalıtılıp içeriği boşaltılıyor, metalaştırılıyor. Artık insanlar birbirlerini satın alınabilen, takas edilebilen vitrin giysileri gibi görmeye başladılar; pazarlığa yatırılıp, çoğu kez salt cinselliğe indirgenen aşk, anlamından kovuluyor... Aşkı tanımlayan, tamamlayan bir öğesinden, dahası ilk öğesiden söz edecek olursak, “tutku”dan ve aşkın öznesi ya da objesinin “tekil”liğinden, eşsizliğinden söz etmek gerekir. Tutku yoksa aramaz, bulmaz, özlemezsiniz; örneğin doğaya tutkun değilseniz erozyonu, buzulların erimesini vb. dert etmezsiniz. Biz biraz da tutkuyla yaşamayan, tutkuyla dövüşmeyen, tutkuyla çalışmayan, tutkuyla sevişmeyen bir toplum olduk. Kavga da bir tutkuyla edilir, aşk da ancak tutkuyla ifade bulur oysa...
Kökleri nerededir Yılmaz Odabaşı’nın şiirlerinin?
Benim şiirim hayattan ve insandan esinleniyor. Bir de Güneydoğu... O sosyal ve coğrafi doku, oradan edindiğim kültürel ve siyasal beslenme; aradaki bütün tanıklıklarım, aşklarım, çığlıklarım ve anılarım kuşkusuz harcımı oluşturuyor. Ben bu harcın üzerinde endikasyon alanımı genişleterek sadâkatle oturuyorum. Bugün dallarım, çığlıklarım ve savruluşlarım nerede durursa dursun, köklerim hep oradadır… Ben hayattan, kuşatıldığım nesnel gerçeklikten edindiklerimi şiirime taşıdım; tabii ki gerçekliğin yalınkat alımlanışı değil, öykünmeden estetize etme ve dönüştürüp soyutlama gibi kaygılarımla. Şiirimin bir yüzü feodalitenin muhafazakâr törelerinde, diğer yüzü ise yeni çağın sanayi cehennemindedir. 20 yıl önce şiire koyulurken, Ahmed Arif şiirinin “daha iyi”sini değil de, “daha yeni”sini yazmayı gözetiyordum; şimdi gönül rahatlığıyla “daha yeni” bir şiir yazmayı başardığımı savlayabilirim... Ahmed Arif’i hep önemsedim; onunla aynı kültürel, ideolojik akrabalıkla aynı mecrada buluşuyoruz çünkü.
“Düş ölür, sevda düşer/ Bize düşen yanmaktır/ Yan şair Yaaan!/ Belki tutuşur dünya senin ahından” dizeleri size ait; şaire düşen yanmak mıdır?
Artık iletişim ve enformasyonun “globalleşen dünyası” teranesinde şiir, bireyin uçurum gibi büyüyen yalnızlığına bir panzehir de sayılıyor, bir gereksinme olabiliyorsa, bu gereksinimi güçlü sanat yapıtları karşılayabilir ancak. Güçlü yapıtlar için de şairin ruhunu bu cenderenin içine sokması, hayatla sınanması ve şiirini de hayatla sınaması gerekir. Duyumsaması, tanık olması, sanık olması, kalbindeki ve hayatındaki şiiri inadına koruması; kısaca “başı belada bir dünya için başının belaya girmesi” gerekir... Şairin coşkusu hep bir şahlanışta durmalıdır. Sonra ölümün, yalnızlığın bilincine ulanıp, ruhunu acının terbiyesinden geçirerek üretmeye durmalıdır... Bütün bunlar da yanmadan olanaklı değil sanıyorum.Bu da mutsuzlukla özdeşleşmek mi?
Böyle bir yeğleyişim olmamışsa da, kendi adıma artık mutsuzlukla özdeşleştiğim doğrudur. Mutsuzluk izleği, benim yaşadıklarımın, bilinç ve duyarlılıklarımın sonucudur. Mutsuz bir insanım ve bunu da yazdıklarımdan sakınmıyorum. Bu yüzden siyahla, matemle, mahşerle yüzleşiyorum; bu, bir cürettir. Çünkü orada bir yangın, orada bir Nietzsche mutsuzluğu, orada acının hançeri vardır. Ben bilincimde bir volkan susturuyorsam ve kalbimde bir cehennemle dolaşıp şiirimi de oradan damıtıyorsam, okurum da bu cehennemi ve yansıması olarak yazdıklarımdaki mutsuzluğu benimle paylaşmadır. Normal insanlar “mutlu”, mutlu insanlar kapıları yeniliklere örtülü, değişim-yenilik çabaları cılız ve itirazlarını beslemeyen insanlardır. Tabii ki edebiyat dünyası okura çok seçenek sunmuştur; “çok mutlu”lar(!) ya da mutluluklarını boyutlandırmak için okuyanlar, beni okumaz, gider “Polyanna” filan okurlar. Şiirim, bir anlamda gündelik mutluluk oyunlarına, kanun hükmünde ihanetlere, sahtekar jestlere, sahte sevinçlere de bir rest içersin istiyorum.
Medyada yeterince yer bulamayan bir şairsiniz; oysa 9 şiir kitabınız seçilmiş şiirlerinizle 50 kez basılmış ve bugüne dek 150 bini aşan sayıda kitabınız ‘tüketilmiş’. Elden ele dolaşıyor kitaplarınız. Okur ile şair arasında nasıl bir bağdır bu?
Ben şiirle yaşamayı, sözcüklerle, imgelerle didişmeyi bir görev sorumluluğuyla yapmadım. Şairliği marjinalliğin imtiyaz alanı gibi algılamadım. Yazdıklarımı üleşmeyi okuruma bir lütûf saymadım. Şiiri bir yaşam biçimi kıldım ve yaşadığım gibi düşe kalka nice sınanmada, bazen intihar boğuntularında, yaşadığım aşkların ihtişamında, itirazlarımın heyecanında, yanılgı ve yenilgilerimin burukluğunda nasıl yaşıyorsam öyle doğaçtan ve basit olmayan bir yalınlığı ve lirizmi gözeterek yazdım. Okur da beni yaşam pratiğim ve yazdıklarımla birlikte kabullendi.
Okur, belki büyük oranıyla kolayca uzaktan kumanda edilebilen bir kütledir; ama bilinmelidir ki, azımsanamayacak bir oranıyla da medyada “serçelerin şişirilip kartal yapıldığının” farkındadır. Okur, medyaya güvenini yitirip özgürce kitap seçebilme yetisini giderek geliştiriyor. Kitap tüketimini basın ve görsel medya belirliyor olsaydı, örneğin 40 bin tirajlı Cumhuriyet Kitap Eki’ne kapak konusu olan bir arkadaşımızın kitabının en az 10 bin tükenmesi gerekirdi; ama izlenirse, kitap tüketimine bu tür lobici faaliyetlerin hiç bir katkısı olmadığı görülür.
Medyada yeterince yer bulup bulmamayı doğrusu umursamıyorum; kimseye mürit olmuyor, hiçbir grupsal çıkışta, hiçbir derginin yayın kurulunda, hiçbir ödülün seçici kurulunda yer almıyorum. Kimseyle paslaşmıyor, lobileri ve onay masalarını umursamıyor, şiirin onuruna tutunarak tek tüfek gidiyorum. Bir şairin medyada sıkça görünmesini pek doğru da bulmuyor, şiir adına çok konuşmayı değil, şiirin kendisiyle konuşmayı önemsiyorum. Seda Sayan imzasına(!) otuz kişi gittiğinde haber oluyorsa,ama benim gibi muhalif bir şarin Anadolu’da imza günleri miting gibi kalabalıklarla geçmesine rağmen medya kayıtsız kalabiliyorsa, bundan utanması gereken kuşkusuz ben değilim… Böyle şeyler sanırım daha çok ahbap çavuş ilişkileriyle oluyor; o üslupta da ben yokum, olmam…
Bakın, bugüne dek çok dert etmediğim için ilk kez burada söylüyorum: Örneğin, kendini “medya lağımı” dışında tanımlayan Cumhuriyet gazetesi, Orhan Pamuk ile benim için “sayfa kapama” kararı almıştır. Kemalizme eleştirel baktığmız için benim ve Sn. Pamuk’un hiçbir kitabının tanıtımını, bizimle bir söyleşiyi o gazetede göremezsiniz. Beni etkilemez, hele Sn. Pamuk’u hiç etkilemez, ama irkiltici ve düşündürücüdür. Geçmişte Nâzım Hikmet’e de aynı şeyi yaptılar, sonra Yaşar Kemal’e; Cumhuriyet statükoculuğunun dışladıklarının, neden böyle haklı ve ihtişamlı durduklarını da biraz düşünmek gerekir..Bir ufuk sorunu var orada,Statükocu bir konumlanış var..
Kendini mevcut medya hegamonyası dışında sayan, ama daha muhafazakar bir medya da var. Medyaya karşı olmakla temellenen bir medya yani...
“21. yüzyıl siyah bir çağ olacaktır” diyorsunuz. Şiir de mi kurtaramayacak? “Mesih şiirdir” demiştiniz...
Bir öngürüydü bu. “Mesih Şiirdir” ise, çok daha önceleri yazdığım bir şiirimin adı ve kanımca ikisi de doğru... “21. yüzyıl siyah bir çağ olacaksa, mesih şiirdir” biçiminde okuyabiliriz de bunu... Yeni bir çağın sunduğu tüm yeniliklere, olanaklara rağmen insanlık hâlâ büyük oranıyla tedirgin, mutsuz ve acı içinde. Biz ise yüzleşmekten korkuyoruz; daha çok iyimser olmanın oluşturduğu anestezik etkinin hazzına kapılıyoruz. Artık insana yaşatılan çürümeyi, erozyonu, şiirin imgesel tasarımla sıgaya çekip siyahı da imlemek gerekiyor. Şiiri, giderek soğuyan bu dünyada, 21. yüzyıl insanının giderek büyüyen yalnızlığında, insanın lehine bir olanak kılmak gerekiyor.
Silaha ve paraya sahip olanların galibiyet çığlıklarından başka sesin giderek işitilmez kılındığı, toplumların bukağılarının liberalizme endekslendiği ve hayatlarımızdaki şiirin amansızca katledildiği yeni bir çağın alacakaranlığında, “mesih” de diyebileceğimiz şiir, elbette koruyan, onaran, saran ve soran bir sığınaktır da. Şiir, alternatif bir dil de oluşturarak bizi unuttuğumuz içtenliklerle yüzleştirmeye adaydır. Bu yüzden, bir kez daha yinelemek gerekirse: Kalplerimizdeki ve hayatlarımızdaki şiiri korumaya mecburuz!
Yabancılaşma olgusunun boyutlanacağı bu yeni çağda, heba edilenin, yitenin çürümeye terk edilen cesetlerine baka baka, hayatı ve insanı savunacak şiire yapılabilecek yüzlerce tanımdan biri olarak “mesih” demek, elbette uygundur.Sağolun;çok selamlarımla…
|