HEP “ÖTEKİ” OLMANIN YÜKÜYLE YAŞADIM VE YAZDIM | YILMAZ ODABAŞI WEB SİTESİ


   HEP “ÖTEKİ” OLMANIN YÜKÜYLE YAŞADIM VE YAZDIM
      04.10.2009 tarihinde yazılmış ve 519 kere okunmuş.

     YILMAZ ODABAŞI: HEP ÖTEKİ OLMANIN YÜKÜYLE YAŞADIM VE YAZDIM 

 

        EVRENSEL KÜLTÜR, SAYI:102, HAZİRAN 2000

      

         Söyleşi: Nuray SANCAR

     1980-2000 yıllarında yazdığı ve dokuz şiir kitabına dağılmış şiirleri “Konuşsam Sessizlik Gitsem Ayrılık” ile “Aşk Bize Küstü” adlı kitaplarıyla iki ciltte toplayan ve kimliği, şiirleri, edebiyat çevrelerine ilişkin söyledikleriyle sık sık tartışılan şair Yılmaz Odabaşı ile yaptığımız söyleşiyi sunuyoruz:


    Bu topraklarda şiir sık sık tutuklanıyor. Siz de bu bakımdan mağdur edilen bir şairsiniz; şiiriniz, özgürlük ve tutsaklık arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Yaşamın nabzı her yerde  ve özgürlük, içeride olmadığı gibi, aslında dışarının içerisinde de tam ve gerçek değil. Kafalarındaki hapishaneyi yıkarak bilincinin belirlenmiş sınırlarının dışına çıkanlar, dışarıda sığlıklarıyla ve nice koşullanmada ruhsal sakatlanmalarıyla özgürlüğü bir yanılsama olarak algılayanlardan daha özgür sayılmazlar mı?

    Bu yüzden özgürlük, bilinç ve algı sorunudur; içselleştirilip bilince dahil kılınarak harcı karılır ve birey, “kabul”leri gibi “itiraz”larının da öznesi olur o zaman. Özgürlük, asıl bilinci özgürleştirmekle başlar; bu nedenle salt mekanla ilgili olmasa gerek... Fakat, mekanın da insanın bilinç ve duyarlığı üzerindeki etkilerini büsbütün yadsıyamayız...

    Benim kısa aralıklarla cezaevinde olmam, şiirimden dolayı değil, yaşam pratiğimde vicdanımı koruyup bilincimi özgürleştirmeye çalışmamın, 1978’lerden bugüne ait olduğum siyasal geleneğe yaraşmaya çalışmamın sonucudur. Bu yüzden şiirlerimin mahkûmiyetlerimle birlikte anılması bir haksızlık olabilir; o ayrı bir kulvar, ayrı bir siyasal duruş ve bir siyasal tercihtir.

   Tabii şair de yaşamın orta yerinde bir bireydir; elbette o da yaşamın her haliyle yüz yüze kalabilir. Örneğin, kimi zaman sevdiği bir insan için uzak yollara, yolculuklara nasıl katlanıyorsa, günü geldiğinde düşündükleri ve inandıklarının arkasında durmak için bedel ödemeye de öyle katlanıyordur. Yine de bütün bunlar şiiri bağlamaz; çünkü, konu şiir olunca, şairin konumu ve halleri değil, asıl yazılanın şiir olup olmadığı belirleyicidir. Şiir dışı faktörler şair olmayanı şair yapmaz ...Demek istediğim, şairin Allah belasını verebilir(!) veya bir yerlerde ölebilir, hatta kokabilir; yani şair mağdur olabilir, edilebilir, ama şairin mağduriyeti, şiirin mağduriyeti değildir. Şair tutuklanınca, şiir tutuklanmaz. Yazılan şiirse eğer, şair yok olsa bile, bu şiirlerinin  yok olacağı anlamına gelmez... Şiir, ait olduğu yerde; onu üleşende, onunla özdeşleşende, okurundadır ... 

 

    Şiiriniz bir ülke atlası gibi, metropolden kırsala, kentlere değin çarşı çarşı, iklim iklim dolaşmak mümkün. Dokunduğunuz her kara parçasından canlı portreler çıkarıyorsunuz, ama tarafsız da değilsiniz. Güneydoğu’yu “Seni ben bile döverim Beyoğlu, İkitelli depresif estetiği, şizofren imgeleri” diye tanımladığınız metropole tercih eder gibisiniz. Neden? 

 

   Aslında daha çok hayatın ve insanlığın hallerinden sorumlu tuttum hep yazdıklarımı; fakat dünya görüşüm, soluduğum atmosfer ve otuz iki yaşıma dek kaldığım Diyarbakır ve oradaki aşklarım, çığlıklarım, savruluşlarım tabii yansımıştır elbette şiirlerime, sinmiştir… Oradaki siyasal-kültürel atmosferin, o sosyal ve coğrafi dokunun, hep söylediğim gibi benim  şiirimin harcında payı büyüktür.

    Tabii ki herkes kendince hüviyeti olan bir atmosferde doğar; o atmosfer o insan üzerinde derin izler bırakır ve ona biçim verir; ben Diyarbakır’da ve Kürt olarak dünyaya gelmiş olmayı bir imtiyaz saymıyorsam, İstanbul’da, İzmir’de veya Lüksemburg’ta dünyaya gelmiş olmayı da benim üzerimdeki bir aşağılama gerekçesi olarak kullanamaz bir başkası da.

    Herkes dünyanın bir yerinde, bir toprak parçasında -henüz uzayda doğumlar gerçekleşmediği için- doğmak zorundadır. Doğulan, yaşanan her yere bir ad vermiş, bir vali, bir kaymakam, bir muhtar filan tayin etmişler. Bu yerlerin birinde dünyaya hiç seç(e)meden gelip, dil-din gibi bir takım aidiyetler almış olmak, salt kişinin gerçekleştirdikleri, seçtikleri değildir ki onun üzerinde bu faktörler bir yadsıma, dışlama mazereti olabilsin...

    İsrail’de doğan birinin kütüğüne “İslam” yazılması nasıl ki mümkün değilse, örneğin, Diyarbakır’da doğan biri de “İngiliz” filan olamıyor(!). Ama görün ki, doğum yerim hanesinde Diyarbakır’ın yazılı olması, dün olduğu gibi bugün de cezaevlerinde bulunmamın yegâne nedenidir. Dışlanmanın -edebiyat dünyasında, yargı önünde vb.- nedenidir... Bunun böyle olduğunu, karşı çıkabileceklerden önce en iyi ben bilirim. Zira o,  benim kimliğimdeki yaradır çünkü...

    Bilirim, çünkü ben hep bir “öteki” olmanın yüküyle yaşadım ve yazdım...

    Yazdığım şiirler daha çok lirizme amâdedir; “Talan İklimi” gibi epik denemelerim de olmuştur. Kendi realitemden damıttıklarımı kimileri direkt “Türk kimliği”ne, “Türk şiiri”ne bir müdahale, saldırı saydılar; örneğin “yurdum” dediğimde, “K…..tan” anladılar; “Bayrakları bayrak yapan: Bayrak imalatçılarıdır” dediğimde, “bayrağa, şehitlere hakaret” davaları açtılar. Bu dünyada Türk’ten başkasının bayrağı yok muydu? “Bayrakları” diyordum, “Türk bayrağı” demiyordum;  ama hep yanlış ya da eksik anlamaya hazırdılar.

   Çünkü metropole ait olmayışım, “öteki” sayılıp dışlanmam için yeterliydi...Bu yüzden ben öncelikle bu nedenlerle metropole, oradaki mantaliteye ve iktidara sıcak bakmam, bakamam! Çünkü farklılığım, özgünlüğüm ve elbette dışlanmalarım ve aldığım ithamlar -sonuçta bilinç ve duyarlılığım da- madem metropolün dışında olmamla şekilleniyor ve öyle açıklanıyor, öyle açıklanınca, ben de o birilerinin gerekçeleri olan gerçeklerime tabii  sahip çıkacağım!

   Bu, feodolizme değil, bizi biz yapan paydalara sahip çıkmaktır. Mağdura, kendine (ve sana ısrarla atfedilen dışlama gerekçelerinin içerdiği her tür şiddete ve önyargıya) yazınsal düzlemde de bir tür  karşı çıkmaktır…

   Elbette çok hassas bir siyasal-toplumsal evrede, 80’lerde o sıkıyönetim günleri Diyarbakır’ ’da oturup Louvre Müzesi’ni, Venedik’teki gondolları veya Boğaziçi’ni yazamazdım.Ben de kendimden bunu istemiyordum...

   İstanbul dükâlığı, 80’li yıllarda farklı estetik ve ideolojik tercihleri görücüye çıkarıp okura İstanbul’daki onay masaları kanalıyla apolitik şiirleri, transseksüel iniltileri pazarlarken, ben  Diyarbakır’dan Türkiye’ye giderek yaygınlaşarak okunduğum için, adımı hep ıskartaya çıkarmaya çalıştılar.

    Aynı dergilerde yazdığım, hatta kimileriyle aynı yayınevlerinde çalıştığım ve aynı etkinliklere birlikte  katıldığım, tanıştığım bazı uğraş arkadaşlarım, kimi zaman adımı “terörist”(!) diye andılar. Hatta daha ileri giden sözde bazı edebiyat otoriteleri: “Kendini Türk hissetmiyor sa eğer, Türkçe yazmasın ve Türkiye’yi terk etsin!”(Özdemir İnce) diyebildiler. Bütün bunlar bana metropolden yansıyordu hep…Bütün bunlara kırılmayı, ama bu söylemlerle, böylesi bir Şovenizmle didişmeyi de kendime bir hak sayıyorum. 

 

      Bazı yaklaşımlarda üslup buyken, siz kendinizi nerede ve nasıl görüyordunuz? 

 

   Dediklerinin hepsiydim belki de ve hiçbiri değildim. Tarafsızlık da bir “taraf” olmaksa eğer, ben sınıfsal konumum gereği de bütün “öteki”lerin hepsi olmalı ve sonra onların hiçbiri olmamalıydım; şair olmalıydım sadece ve onlardan şiir yapmalıydım…Böyle düşünüyorum.

   Ben yalnız Kürtleri, Sosyalistleri değil, bütün muhalifleri, bütün mağdurları, çevrecileri, anarşistleri, nihilistleri, âşıkları, orospuları, yalnızları, yoksulları, aylakları, şizofrenleri, bütün yanıp yakılanları; dünyada A. Cabral’dan Zapata’ya, Unabomber gibi prototiplere, ülkemde ise Hallacı Mansur’dan Ergüder Yoldaş’lara dek bütün aykırıları, ayrıksı ve öteki olanları seviyor, yıllardır bütün “ötekiler”le bir empati kurmaya çalışıyorum. Ben hepsi ve hiçbiriyim!

    Bütün aykırıların, mağdurların, maktullerin çığlıklarını üstlenmeyen bir muhalifliğe de  inanmıyorum; oysa bize bir zamanlar muhalif olmak adına yalnız proleteryanın çığlıklarını üstlenmemiz öğütlenmişti.

    Hepsiyim, hepsi olmak istiyorum ve şiire koyulurken ise hiçbiri! “Nihilistleri” sevince “nihilist” olmuyor, “orospuları” sevince “orospu” olmuyor, ama Kürtleri sevince neden “bölücü” oluyorum?Bunu anlamıyorum.Yıllarca ben sadece bütün “öteki”lerin kederli aynalarında bir buğu olmak istedim yazdıklarımla… Salt camiyi değil, kiliseyi de, sinagogu da anlamak, ama belki kendi adıma hiçbirine gitmemek, hiçbiri olmak, ama şair olmak! Şairin asıl işi, öncelikle iyi şiir yazmaktır. Başka derdim olmadı benim...

   Dileyen dilediği yere yakıştırdı; ithamlar, çelmeler birbirini izledi. Fakat 1995’ten bugüne kimseye ithamları için bir yanıt da vermedim ve hiçbir süreli yayında da daha bir süre vermeyeceğim. Bir şövalye, her önüne gelene kılıç çekmez.Sonuç olarak,  İstanbul’daki  “edebiyat sosyetesi”nin değil, okurun şairiyim ve bütün olumsuzluklara rağmen okurumla diyaloğumu sürdürüyorum, sürdüreceğim.

 

   Sizin şiirleriniz, kuşağınızın içinden geçtiği bütün çalkantılara, hareketlere ayna tutuyor. ‘78’lilerin serencamından, Güneydoğu’da yaşananlara dek hareketli bir ülke yansıyor bu aynaya. Ama bunca devinimin ardından gelip çöken bir yalnızlık duygusuyla yüzleştiriyorsunuz okuru; neden? 

 

   Hep sormuşumdur kendime: Hayatı yaşamak mı, hayatı anlamak mı? diye… Sonra anlamayı, dahası anlamaya çalışmayı ve anladıklarımı da yazmayı seçtiğimde, gördüm ki hayatı anlamanın yolu aslında yalnızlıktan geçiyor…“Notaları kurşunlanmış bir şarkıdır yalnızlık” demiştim ve “yalnız değiliz” derken de aslında yalnızız… Evet, bir yanı hep kalabalıklara karışsa da, “insan bir yalnızlıktır” aslında Bunu orta yaşlarda daha iyi anlıyor insan.

   Yalnızlık, insanın özüdür; insan yalnızlıkta özgürdür ve yalnızlık, belki de en çok şairlerin özürüdür. Çünkü yalnızlıkta özgürleşir asıl şair de, imgeler de…

   Üstelik her insanın yalnızlığı bile unutmak isteyecek kadar yalnız kalmak, olmak istediği dönemler, günler vardır. Bu yüzden yalnızlık hakkında kalabalık sözler etmeye gerek yok; yalınlığı, yalnızlığı bozulur o zaman belki yalnızlığın… 

 

    2000’li yılların başlangıcında Türkiye şiirinin bulunduğu noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce şiirimiz geleceğe dair neler vaat ediyor?

 

   Şiirimiz, siyasal etki ve tezahürlerinden yalıtılmış bir mecradadır.Şairler ideolojik yeğleyişlerinden, uzaklaşırken veya uzaklaştırılırken, önerilen ya da imlenen estetik ve etik de değildir malesef…

   İstanbul’dan patent almak, olmazsa olmaz bir start kılındığı için, onların, yani kimi onay masalarının -buna yazınsal erk de diyebiliriz- beğenileri 90’lı yılların şiirlerine yansıdıkça, ortak esinlenmelerle şiirimizde homojenleşme süreci boyutlandı.

   Kimi genç şairler, bu yazınsal iktidardan patent almak adına kendilerini bu iktidarın ölçütlerine tâbi kılınca, büyük oranda özgünlüklerini yitirdiler “Şiirlerinizi….... seçecek” mantalitesiyle bir seçme-yarıştırma oyununda  genç şairler kopyalar çoğaltmaya mecbur bırakıldılar. Bu da şiirimizin geleceğini ve genç şairlerin manipüle edilmelerini amaçlayan bir yöntemdi kanımca…

   ‘80’li yıllardan bugüne  toplumcu şiirimiz de önemli açılımlar katetmediği için, bugün finans kapitalin ve basın-yayın tekellerinin koordinatörlüğünde “körler sağırlar birbirini ağırlar” oyununu izlediğimizi düşünüyorum(!) Bu reel duruma bakarken, her şeye rağmen ‘80’li yıllarda çok iyi şiirlerin yazıldığı ve bazı şairlerin bugünleri aklayıcı yapıtlar ortaya koyduklarına inanarak ayrıca seviniyorum.

    2000’li yıllarda, şiirimizin hâlâ 70’li ve 80’li yılların şairleriyle soluk aldığını düşünüyorum. Bu dönem şairlerinin sınanmışlıklarının; şiirimizin kentlileşmesine katkı sunan tecrübeleri ve yenilik arayışlarının, dilsel-imgesel vb. deneylerinin Türkiye şiirine, XXI. yüzyılın ilk çeyreğinde yazılacak şiire de bir katkı sunacağına inanıyorum…Aslında başlı başına bir kitabın konusu olabilecek sorunuz hakkında özetle böyle düşünüyorum.

 

  

  Yazdır Facebook'ta Paylaş Arkadaşına Gönder SÖYLEŞİLER





      DUYURU

ŞARKISI BEYAZ


3. Baskısı çıktı!
(Roman, 265 sayfa-Nemesis Yayıncılık)



KONUŞSAM SESSİZLİK GİTSEM AYRILIK


5.Baskısı çıktı!
(Bütün şiirleri:1.kitap/120 S.-Nemesis Yayıncılık)


FERİDE


13.Baskısı çıktı!
(Bütün şiirleri 2. kitap/96.s.-Nemesis Yayıncılık)



 



Uzun süredir yeni basımlarını yaptırmadığım ve okurun ısrarla aramaktan caymadığı yeni baskılar yayınlanıp raflarda yerlerini aldıktan sonra, yeni kitaplarım 2012 yılı içinde sırasıyla yayınlanacaktır. Bilginize sunar, selam ederim...(Y.O.)


      MULTİMEDYA



      GALERİ




   KENDİ SESİNDEN ŞİİRLERİ