|
DERGİ VE GAZETELERDEN ALINTILAR:
.jpg)
Yılmaz Odabaşı, sevdiğim bir şair. Yazdıkları yaşamın içinden fışkırıyor. Yapmacıksız, içten, çoşkulu. Sevgiyle ve öfkeyle dolu. Onur Akın’ın ‘Ey Hayat’ albümüne adını veren şiirini birçokları gibi ben de ezber ettim. Müzikle edebiyatın uyumlu bir buluşmasıydı bu yapıt. Sadece müziğin bir şiir nasıl yaygınlaştırabileceğini değil, bir şiirin müziğe neler katabileceğini de gösteriyordu. Odabaşı’nın şiirleri konusunda bilgim, sadece bestelenmiş yapıtlarıyla sınırlı değil elbette. Kitaplarının sayfalarını sık sık karıştırmaktan da haz duyuyorum...”
-Ülkü TAMER, Milliyet, 7 Ekim 2001-
"(...)İkinci Yeni'nin çıkış noktasını burada aramak en inandırıcı gerekçe olabilir.Kimilerine göre de, siyasetin baskı dönemi onların kapanmasının nedeniydi. Güç anlaşılır şiir yazılıyordu.Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan bu şiirin öncüleriydi, ancak ustalar da Behçet Necatigil olsun, Oktay Rifat olsun, bundan etkilenmişlerdi.Eski şiiri yenileme çabasıydı bu. Divan şiirine göndermeler vardı...Siyasallaşan şiirde Ataol Behramoğlu, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin, Ceyhun Atuf Kansu, İsmet Özel, Kemal Özer, Gülten Akın öndeydiler. Şiire başlama tarihleri farklı da olsa, aynı anlayışın içindeydiler, Kansu'nun Anadolu gözlemlerinden doğan şiirini ayrı tutmak gerekir.Bu çizgi Nevzat Çelik, Yılmaz Odabaşı, Müslim Çelik'te yeni ürünlerini verdi."
-Doğan HIZLAN, Hürriyet, 1 Kasım 2003-
“…En çok ilgimi çekenler genç kuşaktan şairler oldu. 50 ve 60 doğumlu olanları tanıyorum. Nasıl unutabilirim bir Yılmaz Odabaşı’yı ve diğerlerini ?”
-Server TANİLLİ, Cumhuriyet, 7 Ocak 2000-
“...Böyle yazmaya, yaratmaya devam ederseniz, eminim sizi şiirde çok güçlü bir gelecek bekleyecek.”
-Prof. Talat Sait HALMAN, 1987, New York-
“Yılmaz Odabaşı, şiirini bütünüyle yaşanandan kurdu. Sanatsal bir ürüne akademik söylemi hiç sokmadı… Odabaşı’nın şiiri, mekânla içselleştirdiği tarihsel ve gündelik kaygıların da ortasına düşer. Dilin yer yer imgeyi absorbe ettiği bir noktada o, vurguyu anlamdan yana yeğlerken, sessel çağrışımların da zenginliğiyle şiirini duruluğa eriştirir, doğallaştırır. Okurun önünde duran bu sanatsal metin, bütün biçim ve içeriğiyle okuru korkutmayan, ama kuşatan bir okuma sürecine bırakır kendini. Onda mekân ve olay, şiirini besleyen en güçlü kaynaklar olarak belirir. Vurgularının güçlü oluşu da bundan kaynaklanır. O, sözün bütün doğallığına yaslanmasına rağmen, biçemin sağlamlığına ulaşmayı ve bunu her şiirinde derinleştirmeyi de başarmıştır.Onun şiirinde, en olmadık yerde gülümseyen bir yüzün belirivermesi, alaysılamayı doğaçtan bir söyleme dönüştürmesi, bütünüyle bu toplumun renginin söze, şiire ulandırılmasıdır. Bu bakımdan Yılmaz Odabaşı, her haliyle bizim şiirimizi, insanlığımızın şiirini yazan bir şairdir…”
-Metin TURAN,Damar Dergisi, s.89-
Mezopotamya toprakları öyle verimlidir ki, birçok güçlü sanatçı o topraklarda boy verir…Onlardan biri de Yılmaz Odabaşı. O, lirik şiirler yazan duygulu bir yürek, güçlü bir kalem. Onun şiirlerine vurgun olmayan, dilinden düşürmeyen kaç duyarlı yürek vardır bu ülkede… Onun şiirleriyle dünyayı gezen kaç güzel insan milyonlara karışır…Onun dizelerini okumadan kapadığım hafta yok gibidir(…) O, güçlü, o yürekli dizelerinin bedelini çok ağır ödemiştir."
Yaşar Seyman, 21 Haziran 2009, Birgün Gazetesi
Bir şairi hiçbir olgu anlatamaz aslında. Ne kendisi, ne şiiri, ne de eleştirmeni. Yazılan, kendimizi görüyorsak şiirdir ve gördüğümüz de kendimiz olduğundan yazarla bağımız kopmuştur çoktan.Bir şiir kitabını tanıtmak işte bu denli zor. ”Yılmaz Odabaşı “dendiği zaman okuyucusunun içindeki titremeleri anlatmak da bir o kadar Odabaşı, modern Türk Şiiri’nin en önemli isimlerinden birisi.Çizgisinden hiç taviz vermedi, kendini kapattı ve uzak durdu medya olgularından. Buna rağmen bilinen, okunan ve kendisine ait bir hayran kitlesi olan ender şairlerden biri olmayı başardı şiirleriyle. Keşke görse bazı yazar(!)lar, keşke anlasalar asıl kalıcılığın ortalıkta dolaşmakla değil de yürekten gelen nehri dürüstçe üretmekte geleceğini(…)Adı kelimelerde anlamını yitirecek bir imin kekemeleyişlerine dönüşür Odabaşı şiirinde kendini kaybetmiş okuyucu. Bu yüzden genç mutsuzların sığındığı şair oldu Yılmaz Odabaşı. Zeki… Karmaşık…Bir o kadar sade…Bir yandan “kalkın yumruk olalım”, bir yandan “otur oturduğun yerde, seni senden başka kim anlar” diyen dizeler…Gerçekçi…Gerçekçiliğin umutsuzluğuyla okuyucuya güçlü olmasını salık veren… Derin…Derinleştikçe sersemleten… Unutulagelmiş diyarların, yarların özlemini damla damla bahşeden(...)Umut yoksa umudu anlatmayı yediremez kendine. Özlemişse “özledim” demekten çekinmez. Aşkı bile bilinçle sarsmayı sever(…) Daha ilk paragrafımda anlatamayacağımı anladığım ve kibriti bitmiş tiryaki gibi şiire sığındığım bir kuş bakışı…Gerek “Aşk Bize Küstü”, gerekse “Konuşsam Sessizlik Gitsem Ayrılık” yıllardır tekrar tekrar okuduğum; her okuyuşumda içimi bulandıran, daha da derinime işleyen başucu kitaplarından."
Barış Kuran, Düşle Edebiyat Dergisi
“…Kuşatmaların artarak ve boyutlanarak sürdüğü bir dönemde ‘meta’ değil, sanat yapıtı ürettiğini öne sürdüğü şairin ve şiirin onuru adına sorular üreterek yanıtlar arıyor Odabaşı. Coşkuları yağmalanan bireyin yanıbaşında: ‘Artık şiir, bir uzaktan kumandalı potansiyele, mevcut piyasa ilişkilerinin ve medya kuşatmasının kirine hiç bulaşmadan nasıl ulaşacaktır?’ diyerek(…)Geleneği reddetmeden çağdaşa uyarlamayı benimsiyor, ama geleneğe körü körüne bağlılığın da çağdaş şairi geriye götüreceğini savlıyor… Odabaşı’nın şiiri, okuruna ve özgünlüğüne ulaşmış, ilk dizelerinden itibaren rengini belli eden imge yoğunluklu bir şiirdir. Şiir, biraz da bilinçaltı bir bildiriyse eğer, Yılmaz Odabaşı, okurunun bilinçaltıyla da iletişim kurmuş, yapıtları büyük bir okur kitlesine ulaşmış bir şairdir. Ayrıca, onun şiirinde dinmeyen bir hınç ve tükenmeyen bir imge sağanağıdır da onu özgünleştirip bir nicel kalabalık içinde seçikleştiren…Yılmaz Odabaşı, şiirini yaşamın içinden ve gerçeklikten damıtıyor; bunu yaparken de hiç de sahte bir umut tellallığına, popülizme düşmüyor… O, bazen nihilizmin varoşlarında, bazen anarşizmin ütopyasında, bazen de toplumculuğun hüznünde geziniyor…”
-Elif YILMAZ, Varlık Dergisi, Haziran 1997, s.1061-
Yılmaz Odabaşı, Diyarbakır doğumlu bir şair. Denemeleri, öyküleri, anı, araştırma kitapları da var. Ama onu hep şair olarak anımsıyoruz, çünkü asıl ününü şair olarak yaptı.Yaygınlık ve tepki alan denemeleri de daha çok şiirle ilgiliydi, ben “Türk şairi, Türkiye şairi” benzeri başlıklı ve şiirin diliyle ilgili denemelerini hatırlıyorum örneğin. Ahmet Kaya, Ferhat Tunç, Onur Akın, Grup Kızılırmak, Grup Yorum, Edip Akbayram tarafından bestelenen şiirleriyle de yaygınlık kazandı. Düzenlediği şiir antolojisi (1975-2000 Son Çeyrek Yüzyıl Şiir Antolojisi) ile edebiyat dünyasıyla hesaplaşmayı seçti. Epey kalabalık ödül listesinde de şiir ödülleri başta geliyor(...) Bence şiirinde lirik bir toplumsal eleştiri havasına gerçekleşemeyecek bir tutkuyu eklemiştir Yılmaz Odabaşı. Son yılların satış rekorları kıran kitaplarını yazışında okurun anlatıya tutkunluğu ve Odabaşı şiirinin bölge şiiriyle akrabalığı vardır.
Dr.ömer Uluçay, Yılmaz Odabaşı’nın şiiri için yazdığı “Asi ve Yalnız” adlı inceleme kitabında, onu “sosyal gerçekçi, serbest üsluplu şiir geleneğimizde, Nâzım Hikmet ve Ahmed Arif’ten sonra gelen önemli bir durak” sayıyor. Özellikle Doğulu şairler için bir örnek, bir kilometre taşı, bir çıta” olarak tanımlıyor. “Asi ve Yalnız”, Odabaşı’nın yaşam öyküsü ve şiir anlayışını şairin kendi sözcükleriyle veren, şiirinde kullandığı yerel sözcükleri açıklayan yanıyla da önemli bir çalışma(...)
Yılmaz Odabaşı, edebiyatımızda bir olaydır. 12 Eylül’ün büküp savuramadığı bir ozan oluşu da onun “olaylığını” pekiştirir... “Şarkısı Beyaz”ı da “Asi Ve Yalnız”ı da onu daha iyi tanımak için okumak gerekir.kitaplarını uzun süredir Everest Yayınları’nın bastığını anımsatayım.
Sennur Sezer, "Yılmaz Odabaşı Olayı" adlı yazısından, Evrensel, Temmuz 2004
“…Şair, 1992’de ‘edebiyat ortamındaki deformasyonu, piyasa ve ilişkilerini protesto niteliğinde şiiri bıraktığını’ açıklamıştı. Söyleyecek sözünü hiç sakınmamış, acısını başkalarının sırtına yük yapmadan yaşamış, zor durumlarda ‘hamaset’ yapmanın sadece “anestezi’ye yaradığını farkederek kendi lirizminden vazgeçmemiş iyi bir şairin okurları için tatsız bir gelişmeydi bu. Ama Yılmaz Odabaşı, üç yıl aradan sonra önce ‘Cehennem Bileti’, sonra ‘Aşk Bize Küstü’ ile şiire döndü (…)Odabaşı, yalnız bir şair olarak değil, siyasal ve toplumsal alanda yüreğini çarpıştırdığı düzyazılarıyla da ilgi çekiyor. Hâlâ Mesih bekleyenlere de tek yanıtı var Odabaşı’nın: ‘Mesih Şiirdir!’ (…) Odabaşı’nın şiiri hiç kandırmıyor insanı, boş umutlar sunmuyor, gerçeği unutkan bir bellekle değiş tokuş etmiyor: ‘Günleri kirlettiler! Günleri, çocuklar biz yıkayacağız, ama kan lekeleri hiç çıkmayabilir…"
-Yeni YÜZYIL Gazetesi, 20 Nisan-10 Eylül 1997-
“Savaş cephesini şiirle seçmiş İrlandalı şairlerin tutumuydu bu; iki dilli bir hayatta Batı’dakine dönüktü yüzü, ama Doğu’dakini anlatıyordu. Yalnızca yerel değil, evrensel bir yabancılaşmayı da görüyor, sertçe sarsmaya çalışıyordu insanı. Şiir işe yarasın istiyordu aslında; coğrafyasında yaşananları bir çığlık gibi işledi şiirine. Bunun için, bütün öbür kimliklerini boşlayarak yalnızca şair kimliğiyle kalmayı yeğledi (…) kendisiyle tutarlı kaldı. Bu tutarlı duruşu mahkeme yargıçlarına söylediği sözlerle de pekişti: ‘Sizinle aynı çağda ve aynı ülkede yaşamaktan utanç duyuyorum!’ Verilen cezaların karşısında boyuneğici olmadığı gibi, ataklığı kastederek, iradeyle belirlenmiş bir ömre sahip olmasını sağladı. Israr ve inat onu açıklayacak iki anahtar sözcüktür…”
-Mahmut TEMİZYÜREK, Virgül Dergisi, Mayıs 1999-
“Yılmaz Odabaşı, insanın tükenişini, yapaylığa bezenmiş bir dünyaya terkedilişini, mutsuzluğu, düşlerdeki ve aşklardaki yenilgileri, paranın kirlettiği yüzleri, üşüyen haziranları, aşksız aşkları sözcüklerle rus ruleti oynayarak anlatıyor(…)Yılmaz Odabaşı, on beş yıllık şiir serüvenini birçok kitap ve birçok ödülle süsledi. Acıların ateşi ve şiirin coşkusuyla besledi yüreğini. Karanlık ve puslu bir dünyada şiirin de kanat çırpabileceğini gösterdi. Karanlıklardan ışık biriktirdi. Bu kitabında da güzel şiirlerle, yeni imgelerle buluşturuyor bizleri (…) Odabaşı, şiddet kasırgalarına karşın ayakta kalmak için mücadele veren kişiliğiyle, şiirin iç yapısında derinleşen tavrıyla, okuru siyahın kalbindeki ışığa götürmeyi başarıyor.”
-Orhan TÜLEYLİOĞLU, Milliyet Sanat, 15 Mart 1999, s.452-
“…Bütün engellere, işkencelere, mahkûmiyetlere karşın şair olma savaşımını büyük bir zaferle kazanan Yılmaz Odabaşı, acılardan damıtılmış dizelerle sesleniyor insanlığa ve kocaman harflerle yazıyor insanın evrensel tarihine: Direnmek şiirin harcı, şairin onurudur…”
-Celal BAŞLANGIÇ, Radikal, 10 Ocak 1999-
“Ama yine de, bu tarz edebiyatı daha işlevli kılacak olan özellik, metinlerin anlatım zenginliğidir. Hem mücadeleyi ele alan, hem de edebi değer çıtasını aşan örnekler de var 80 sonrası -Türk diliyle yazılan Kürt romanlarda(...) Yılmaz Odabaşı’nın, hapislere düşen, işkence gören, bir ayağını yitiren ama partisini de eleştirdiği için dışlanan, inançlı bir Kürt gencinin trajik öyküsünü işlediği “Şafak Kaya’da Çıplaktı” adlı uzun öyküsü, bu yeni edebi hareket açısından umut verici çalışmalar.”
A. Ömer Türkeş, Radikal Kitap Eki,....
“Sözcüklerle bir savaşı taşıyor, deyimlerle bir müzik kuruyor, Kürtçe ezgilerde dolaşıyorsun. Türkçe şiirde böyle bir Doğulu tını olur mu? Oluyor … Seni okuyanların aklına hemen Ahmed Arif’in geldiğine ve onunla seni kıyasladığına eminim. Ahmed Arif, pastoraldi, naif denebilecek bir şiir tınısı vardı; oysa Odabaşı, tren yolcusudur, yurtsuzdur… Ahmed Arif’i okurken nereli ve nerede olduğunu sorgulamayız, ama Yılmaz Odabaşı, aklımıza ‘yurt mu? O da neresi?’ sorusunu düşürür…Sen kavramların yerleşik değerleri temsil ettiğini bilerek, isteyerek ‘taammüden’ bozuyorsun. Bu bir ideolojik savaştır; sözcüklerin ideolojik kodlarına vuruyorsun. Bu, bir sanatçının yapabileceği en önemli şey olarak görünür bana…”
-Gürsel KORAT, 24 Şubat 1999-
“Ülkemizin en çok okunan şairi Yılmaz Odabaşı’nın bütün şiirleri, iki cilt halinde çıktı. ‘Konuşsam Sessizlik Gitsem Ayrılık’ ve ‘Aşk Bize Küstü’ adlarıyla yayınlanan kitaplar, Odabaşı’nın şiir atlasına uzun bir yolculuk. Hepimiz biliyoruz: ‘Cilalı imaj devri’nde yaşıyoruz. En iyi ambalajlanan, reklamı yapılanlar ‘en iyi’lerin baş köşesine kolaylıkla kuruluyor. Elbette yazın dünyamızda da köşebaşlarıyla var; iyi kötü edebiyat kulisleri, edebiyatın anayolları, başarıya götüren ekspres yolları var. Bazı parmakların işareti önem taşıyor en iyi en iyi romancının, en iyi şairin belirlenmesinde… Oysa sanıldığının aksine, okurlar her zaman bu işaretlere itibar etmiyor; gidecekleri yöne anayollardan gitmiyor. Okurun romancısı, okurun şairi bambaşka… Yılmaz Odabaşı, okurun şairlerinden biri. Kendisine işaret eden bir parmağa, ambalaja, reklama asla ihtiyaç duymayan… Edebiyat dükalıklarına, ‘efendileri’ne rest çekmiş bir şair. Onun için de asi!”
-Derviş ŞENTEKİN, Yeni Binyıl Gazetesi, 5 Mayıs 2000-
“Yıl 1989, elimde ince bir kitap. Arka kapağında ince ve güler yüzlü bir adamın resmi var. Yaşım henüz çok genç… Memleketimde on beş yaşlarındaki kızlar, İpek Ongun’u okuyup kendilerini tanımaya çalışırlarken, ben o yaşlarda ‘göç’ hazırlığı içinde tanıştım Yılmaz Odabaşı ile. Büyük ve arsız bir heyecanla okudum kitabını. Her şey ilkini yaşadığım 1989 yılının 30 Ağustos’unda, tasarlanmış bir şair romantizmi ile Mersin’e yol alıyorduk. Kendinden başka çıkacak sokağı olmayanlardandım. O gün kamyonun arkasında, Malatya sırtlarında Yılmaz Odabaşı’nın kitabında kaybolduğumu farkettim…Sevdim Odabaşı’nı… Onu sevmekle tüm şairleri bilme hırsına, öğrenme hırsına aşılandığımı farkettim. Bir şairi seviyordum durmadan. Ağlayan sokaklarım olduğunu öğreniyordum terkettiğimde, ninemin ağıtlarını duyuyordum şiirlerinde. Diyarbakır’ın akşamlarında bir kadının sancılı ölümünü, bir ergen çocuğun ilk bıyığını sevişini ve ilk kanın gelmesiyle yüreğini döven bir onüçlük kızı görüyordum. Ben Diyarbakır’ı hiç bilmedim, görmedim surlarını. Ama öğrendim; Yılmaz Odabaşı’nı sevdim, sonra tüm Diyarbakır’ı (…)”
-Güler YILDIZ, “Yılmaz Odabaşı’nı Anlamak”adlı yazısından, Çağdaş Türk Dili, Haziran 2000-
“Üretken gençliğini kan, ateş, ölüm deryası bir ülkenin geleceğine adamış bir şair Yılmaz Odabaşı. 'Bu sevdayı kurda kuşa yedirtmem!' diyen şair, 'Kanayan susuşlar gibi' aykırı dizeler sunuyor bizlere; bir Diyarbekir akşamında hasret kokan cıgaralara selam duruyor dizeleriyle. Yürekli bir ozanın yurdunu, kavgasını anlattığı dizeleriyle tanışın!”
-Kitap Gazetesi, 30 Aralık 1992, s.16
“Yasaklı şair, elinden yazı makinası alınıp şiirleri, bir bir yakıldıysa da, şiirden elini çekmedi; hep bir şiir haritası birikti beyninde... Odabaşı'nın şiiri, içinde bin derinliği, bin umudu, bin kavgayı taşıyan bir şiir. Yıllardır A.Arif şiir tadına susamışlar için de susuzluk giderici...”
-Hüseyin ALEMDAR, Varlık Dergisi, Ekim 1987, s. 961-
“... Odabaşı, atak, bıçkın diliyle, hırçınlığı ve duygularının doğallığıyla özgün bir konumda bulunuyor ötekiler arasında... Umulmadık dize, imge kırmaları, anlam sıçramaları, sessel atılışlar ve şiirinin müziği... Belki de günümüzün duygusuz-ruhsuz(ya da kayıtsız) insanını böyle bir dil sarsabilir, uyandırabilir ancak...”
-Hayri YETİK, Yazıt Dergisi, 1990-
"Pantolonunun çok sevdim, çıkar onu güzelim/Haydi gel bize gidelim…’ Genç popçularımızdan Gökhan Tepe’nin bugünlerde ekranlarda sıkça görülen klibindeki bu sözleri yadırgayan yok, yargılayan yok, tepki gösteren yok, cezalandıran yok. Bu umursamazlığa itirazımız da yok… Ne de olsa burada bir sanat icra ediliyor(!)Şair Yılmaz Odabaşı da kendi sanatını icra ediyor. Sanatı, işi yazmak. Yazdıklarından dolayı 10 ay hapis yattı, çıktı. Şimdi de düşünce suçlarından dört ayrı iddianame ile yargılanıyor. Yılmaz Odabaşı’na önümüzdeki günlerde yine cezaevi yolu görünüyor…‘Pantolonunu çok sevdim, çıkar onu’ diye şarkı sözü yazsaydı, hem özgürlüğün nimetlerinden yararlanacak, hem de para kapacaktı. Ama başkalarının kafasından geçenlere uymayan düşünceleri, dizeleri kâğıda döktüğü için, şimdi mahkemelerde süründürülüyor…”-Melih AŞIK, Milliyet, 15 Kasım 1996- “Düşünce suçlusu şair Yılmaz Odabaşı, cezaevine atıldı. Derin bir nefes alalım; devletimiz şiir yoluyla yıkılmaktan kurtuldu(!)”
-Melih AŞIK, Milliyet, 14 Mart 1999-
“…Haziran’da ölmek zor… Ölen kim? Bir sürgün. Bu dilin, bu şiirin ustası, ilahı! Kısa dalga 30.83’ten yayın yapan Bizim Radyo anons ediyor: ‘Büyük Şair Nâzım Hikmet Moskova’da bu sabah…’ Evet, Haziran’da ölmek zor. Daha zoru ve daha kötüsü, Haziran’ın üşümesi. Onu da bir başka şair söyler: ‘biz bu kentlerde/bu ömürlerin gecelerinde çürüsek bile/şimdi eski dağlarda vakur bir şafak yırtılmaktadır/ve dışarıda üşüyen bir haziran/kalbimde yılların tufanından artık bir hazan…’Sürgün ve ölü kutsanır. Çünkü artık ne şanı kalmıştır Haziran’ın, ne destanı. Bizim radyo çoktan susmuştur. Adım başı radyo şimdi bütün memleket. Hepsi kısa dalga! Her yan kaçak yayın, serbest anons. Kalbinde yılların tufanından artık bir hazanı taşıyan şair Yılmaz Odabaşı hapiste! Ondan belki de Haziran’ın olanca şenliğine karşın üşümesi… Şairin kalbinde hazan : ‘ve şairdir elbet/sözcüklere rus ruleti oynatıp yazan!’ Haziran’ın üşüdüğünü ancak o duyabilir: ‘dışarıda üşüyen bir haziran/dışarıda aşksız aşk, aids, hepatit b/dışarıda hormonlu sevinçler, kokmayan güller’ Çalınmış Bir Mahşer İçin Ahvâl’ın şairi Yılmaz Odabaşı içerde…Filozoflar her şeyi anlamaya, açıklamaya uğraşır ve hep eksik bırakırlar gerçeği. Örneğin, insan insanın kurdudur der birisi. Bakarsın çevrene, hayata, söz tümüyle doğru. Fakat daha da gerçek olan, zamanın kendi kurdunu içinde taşımasıdır. İşte Haziran. Tüm yüklerinden, geçmişin izlerinden arınmış şimdi, çırılçıplak karşısında. Tarihin tasfiyesi dolayısıyla maliyetinin altına elden çıkartılıyor her şey.Onun için acıya çalar şairin dili; ‘dışarıda üşüyen bir haziran/dışarıda öldü insan/öldü insan/hiçbir kitaba yakışmadan!’Sözün özü bu: Ölüm yakışmaz Haziran’a. Doğuma, dirime, yola açılır çünkü zaman. Kalbini alırsın eline, düşersin yola. Yedeğinde birkaç Haziran, nesilden nesile...”
Zeki COŞKUN, “Nesiller Boyu Haziran”adlı yazısından, Radikal 26 Haziran 1999-
“…Osmanlı İmparatorluğu döneminde şiirleri yüzünden şairlerin kellesini vururlardı. Cumhuriyet sonrası kelle vurma bitti. Onun yerini hapis cezaları aldı. Nâzım Hikmet şiirleri yüzünden dolaşmadık hapishane bırakmadı, sonunda canını zor kurtardı. Ülkemizin neredeyse bütün önemli şairleri hapishanelerde ömür tükettiler. Ahmed Arif’ler, Arif Damar’lar, Can Yücel’ler ve daha niceleri, şiir yazmanın bedelini fazlasıyla ödediler. Yılmaz Odabaşı’nın da cezası bir yıldı, ancak yayın yoluyla işlendiği için, ceza yarı yarıya arttırıldı ve 1.5 yıl hapis, 933 milyon Türk Lirası oldu. Mart 1997’de Odabaşı, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin mahkûmiyet kararının ardından tepkisini şu sözlerle dile getirdi: ‘Sizinle aynı çağda ve aynı ülkede yaşamaktan utanç duyuyorum!’ Duruşma bitmişti, yine de hakkında dava açıldı.Yılmaz Odabaşı, ‘terör suçundan’ hüküm giydiği için, yani bir başka ifadeyle kanun önünde terörist sayıldığı için 18 aylık cezanın yüzde 75’ini yatmak üzere 12 Mart 1999 yılında hapse girdi ve cezasını tamamlayarak çıktı. Henüz yeni dışarı çıkmıştı ki, duruşmanın sonunda söylediği bir cümle nedeniyle bu kez başı yeniden derde girdi. Kısa bir aradan sonra, 8 Mart 2000’de yeniden cezaevinin yolunu tuttu.Yılmaz Odabaşı, şiir yazdığı için hapse giren, mahkemeye hakaret ettiği için yeniden hapse giren dünyanın ender şairlerinden. (…)Bu ülkede aykırılığa bir türlü tahammül edilemiyor, farklılığa bir türlü tahammül edilemiyor. Öyle olduğu için aydınların önemli bir kısmı güce boyun eğiyor, karşılığını da alıyorlar. Onlara iyi paralar ödeniyor, iyi işler veriliyor. Aykırı olan ise ya işinden oluyor ya da hapishanenin yolunu tutuyor. (…)”
-Oral ÇALIŞLAR, “Yılmaz Odabaşı İçerde” adlı yazısından, Cumhuriyet, 3 Mayıs 2000-
“…Yılmaz Odabaşı, yazdıklarından hapse girerken, şiirlerini berrak bir Türkçeyle yazan bu parlak Kürt şaire sahip çıkacak bir Türk, orta halli bir mağazada yanarak ölen Türkler için ağlayacak bir Kürt yok mu? Öyle gizli gizli, korkakça, bir kuytuda değil, açıkça, yüreklice sesini çıkaracak birileri yok mu?”
-Ahmet ALTAN, Aktüel Dergisi'ndeki bir yazısından
“Yılmaz Odabaşı ile yüz yüze hiç gelmedik. Şiirlerinden tanıyorum onu. Daha önce de hapisteydi. Şiir yazdığı için. Şimdi de hapiste. Ama bu defa mahkeme heyetine hakaretten. Geçen hafta hapse girerken şöyle diyordu: ‘Ben utancımı ifade ettim. Düşünceyi yargılayan, mahkûm eden bir anlayışla övünmeye mecbur olduğumu kim öne sürebilir? Herkes utancını ifade edebilse, başlarımız öne eğik olmazdı belki.’Bizde şair dediğin cezaevi kapısından geçer. Devlet hoyrattır öteden beri. Nâzım Hikmet’e de öyle davranmadı mı? Sonra devir değişti. Onu bir zamanlar ‘vatan haini’ görenler, sonradan şiirlerini okumaya başladılar… Şairler öfkeli olur. Şairleri öfkeleriyle baş başa bıraksak, çok daha uygar bir davranış olmaz mıydı? Bu demokrasi korkusu niye? Fikirden bu denli korkmak niye? Arif Nihat Asya’nın bir şiiri vardır: Sessizce düşünsek duyacaklar bir gün/Olmazları olmuş sayacaklar bir gün/Onlar, bu vehimleri ellerinden gelse/Rüyalara sansür koyacaklar bir gün…”
-Hasan CEMAL, Milliyet, 16 Mart 2000-
Not:Sınırlı sayıda eklenmiş bu alıntılar, daha sonra kapsamlı bir arşiv taramasıyla geliştirilecektir...
|